Okuma süresi: 6 dakika

“Anlamayacaklar nasıl olsa,” diyerek iç geçiren adam, düştüğü yerden kalkıp kalabalığa karışırken, kamera gökyüzüne yükseldi ve mavi ekranda “Son” yazısı belirdi. Sinema salonunun maviyle aydınlanan karanlığında, seyircilerin son sahneye şaşkın bir şekilde bakan gözleri de net bir şekilde seçilebiliyordu artık. Film bittiğinde, salon tamamen aydınlandı ve salondaki kalabalık dışarı çıkmak için hızla toparlanmaya başladı.

Gri dağınık saçları, tıraş olmadığı için uzamış sakalı ve yorgun yüzünde artık eğreti duran donuk mavi gözleri ile Özgür, arka koltuklardan birinde oturmaya devam ediyordu. Salondan çıkan insanların aceleci halleri, birilerini dikizleyen insanların yakalanma korkusuyla, aniden kendilerine çeki düzen vermesini anımsatmıştı ona. O ise salondan çıkanlar için, aynı filmi izleyerek bir sırrı paylaşan, birbirine yabancı onlarca insandan biriydi. Bir bakıma görünmezdi. Salon giderek tenhalaşırken, gözlerini kısa bir an için kapattı.

Salondan sert ve ağır adımlarla yürüyerek çıkan birinin ayak sesleriyle aniden uyanıp Kadıköy kalabalığına karıştı. Bahariye caddesinde yürürken, akordeonda “Dünyanın Sonu” şarkısını çalan küçük bir çocukla göz göze geldi. Çocuğun neşeli güzelliği ile çaldığı şarkıdaki tezat onda yavaşlama ve biraz daha, bu durumu izleme isteği uyandırdı. Şarkı hiç bitmiyordu sanki! Aynı hüzünlü ezgi ve aynı neşe sonsuza kadar birlikte sürüp gidecek gibi duruyordu. Bir süre çocuğu izledikten sonra, önünde duran kutudaki bozuk paralara bir yenisini ekleyerek yürümeye devam etti. Akordeonun sesi artık giderek ondan uzaklaşıyordu.

Parti bayraklarının arasından beliren, “Değişime oy ver!” afişinin yanından geçip Beşiktaş iskelesinin önüne geldiğindeyse, yaklaşan seçim nedeniyle, parti standlarından gelen gürültü de yoğunlaşıyordu. Parti liderinin fotoğrafının olduğu bayrağı sıkıca tutarak, çalan parti marşına eşlik eden genci dikkatle izlerken; “su ister misiniz?” diyen yaşlıca bir kadının sesiyle duraksadı ve “teşekkürler,” dedikten sonra bir şeyler arayan birinin acelesiyle denize doğru hızla yürüdü.

Moda sahiline geldiğinde bir kayaya oturdu ve gökyüzüne baktı. Bu sahilin Özgür için, sokağın gürültüsünü dışlayan bir güzelliği vardı. Güneş batmak üzereydi. Uzakta yaprakları dökülmüş ağacın arasından güneşe bakınca, her şey ulaşılabilir görünmüştü ona. Özelikle de geçmiş… “Güneş ile dünya arası mesafe,” demişti Uygar, “yüz elli milyon kilometre. Bu süreyi ışık hızı ile hesap edince güneş ışınlarının dünyaya ulaşması sekiz dakika yirmi saniye. Bu yüzden bizim gördüğümüz güneş, o andaki güneş değil; onun sekiz dakika yirmi saniye öncesinin hali. Yani gördüğümüz şey, bir bakıma, sekiz dakika yirmi saniye önce çekilmiş bir fotoğraf.”

“Sekiz dakika yirmi saniye…” insan hayatında ne uzun ve ne kısa bir süre! Oysaki güneş bizim için ne kadar ulaşılmaz. Tıpkı, sekiz dakika yirmi saniye öncesinde çekilmiş bir fotoğraftaki an’a, asla ulaşamayacağımız gibi!” demişti Özgür, Uygar’a.

Oturduğu o taş, baktığı ağacın hemen ardındaki güneş ve Moda’ya kadar yürüdüğü yolda zihninde çarpışan dilsiz kelimeler ordusu… Neyi anımsadığını bilmeden, hızla denize doğru gitme isteği… “Dünyayı kurtaracak,” insanı bulmanın anlamsız coşkusuyla, elindeki bayrağı sıkıca tutarak, parti marşına eşlik eden o genç… “Değişimi” fazla renkli bayrakların ardından vaat eden afişteki o sıkıcı yüz… Akordeon çalan çocuğun “Dünya’nın Sonu” şarkısını söylerken, ona eşlik eden neşesi… Sinemada onu uyandıran sert adımlar ve kısacık derin uykusundan önce gökyüzünde biten o film… Hiçbirini, sekiz dakika yirmi saniye önceki haliyle algılayamayacaktı!

“Anlamayacaklar nasıl olsa!” demişti filmde ona dayatılan her şeyden kurtularak, gerçek arayışının peşine düşen adam. Onun bu cümlesinin suretine bürünen Uygar, yeniden bakmıştı sanki Özgür’e. Ardından, Özgür tüm uykusuzluğunu bir köşeye itmiş; unutmak ya da bir şeyleri gerçekten anımsayabilmek için, bir dakikalığına da olsa derin uykuya dalabilmişti. Onu, zihnine vururcasına uyandıran, o sert adımların sesi olmuştu Uygar. Sonra akordeon çalan çocuğun neşeli sesinden: “Dünya’nın sonu gelse de, buradan geçip giderken, aynı neşeyle yürüyeceğim,” demişti sanki.
Sokağın gürültüsü her şeyi bastırmaya çalışsa da; Özgür, aslında Uygar’ın sesiyle gülmüştü tüm bu anlamsızlığa. Ardından gerçek susuzluğunu anımsar gibi hızla yürümek istemişti. Şimdi ise, tam burada, batan güneşi izlerken o, Uygar onun yeniden yanındaydı.

“Gökyüzü hala çok güzel ama sen sadece görmemeyi seçiyorsun artık.” diyerek gülümsüyordu ona Uygar.

“Görmemeyi seçmek mi?” Böyle bir yeteneğim olsaydı eğer, biliyorsun şu an yanımda olmazdın! ”

“O gün gerçekten “Gitme!” deseydin, şu an yanında olurdum.”

Özgür içini çekip, yavaşça gözden kaybolan güneşe bakarak, “Geçmişi” dedi, “her an zihnimde değiştiriyorum. Şimdi ve geleceği, sadece o birkaç dakikalık anı geriye alabilmek ve değiştirebilmek için geçmişe savurmaya çalışıyorum. Sana, daha ne kadar “gitme” diyebilirim?”

“Şu an, sen ve ben, sadece zamanda donmuş bir fotoğraf karesiyiz ve bu andan başka gidebileceğimiz yer yok, biliyorsun. “Gitmek” şu an bir eylem değil; artık, içinde bulunduğumuz an.”

“Bir fotoğraf karesindeysek eğer, neden tüm sokaklara senin sesinden haykırıyorum ve neden tüm sokak -her şeyiyle- senden ibaret olmasına rağmen, sesimi duyuramadığım sadece sen oluyorsun? Sessizliği seçmek istediğimde, yaşamım neden seyircisiz bir salonda oynayan ve bitmekte olan bir filme dönüşüyor?

“Gözlerini kapat ve filmi geriye sar. Hiç konuşmadan sadece izle.” Tek seyircisi sensin ve bu film zaten yalnızca senin için.

….
O gece eve geldiğimde abilik rolünü hızla üzerine geçirip “Saatin kaç olduğunun farkında mısın?” demiştin önce. Ardından “Yine leş gibi içki kokuyorsun! Ne zaman bu aylaklığı bırakıp düzgün bir hayat seçeceksin kendine?” diyerek, gözlerinin en uzak yerinden bakmıştın bana.

Hiçbir şey demeden odaya gitmiş ve üzerimdeki ceketi çıkarıp kendimi yatağa atmıştım. Sen, “Tanıdığım en zeki insansın. Yarıda bıraktığın okulu şu an bitirmiş olsaydın her şey çok farklı olabilirdi hayatında!” diyerek bağırmaya devam ediyordun. Ben ise, seni duymamak için, o an uykuya dalabilmenin benim için en büyük özgürlük olduğunu düşünüyordum.

Uykudan vazgeçip, yatağın hemen yanı başındaki pencereden gökyüzüne bakıyordum o an. Sen, düzenli ve iyi bir hayatın altın kurallarını ezbere sıralarken, aklıma gökyüzüne bakmanın aslında hiç ulaşamayacağımız geçmişe bakmak olduğu gelmişti. İmkanım olsaydı eğer, geçmişte değiştirebilmeyi istediğim şeyler gerçekten var mı diye kendime sorduğumda; cevap, “büyük patlamadan sonra olan her şey!” olabilirdi. Fakat “big bang sonrası büyük yalnızlık bilinmeyeni” içinde olduğumuz için, zaman yoktu aslında ve biz sadece zihnimizde ileri ya da geri gidebiliyorduk.

Hukuk okumayı bıraktığımda, sinemayla ilgilenmek istiyordum sadece. Ne senin gençliğini verdiğin o partinin bir şeyleri değiştirebileceğine, ne de dediğin gibi “doğru” tercihlerin, her zaman geleceği belirleyebileceğine inanıyordum.

“Bir boktan haberin yok, hala ergenlikten çıkamamış gibisin. Paran bittiğinde gelip, yiyip içip uyuyacağın yer değil burası!” dediğin an ise “mutlu yuvandaki” misafir yatağında asla uyuyamayacağımı fark ederek, gitmek istemiştim.

“O berbat hayatında, her şeyi anladığını sanıyorsun! ‘Kendinden’ bir kez olsun geçip gitmeden, sana öğretilen “doğru” ve “ yanlışı” birbirinden ayırabildiğini sanıyorsun değil mi?

“Defol git buradan o zaman!”

Sana son kez bakarak, “Hiçbir zaman anlamayacaksın!” demiş ve hızla kapıyı çekip, gitmiştim. O gece, beyaz tavşanı takip ettim. “En yüksekte olduğum anın, düşüşe en yakın an olduğu” konusunda beni uyarsa da, onu yine de takip etmeye devam ettim. Alice gibi, yükseldim ve düştüm.
,,,
Dur, biraz lütfen! Filmi yeniden geri sarmaya ihtiyacım var Uygar.

Sen, sert adımlarla merdivenden hızla inerken, arkandan öylece bakmıştım. Öfkenin ilk anında zaman duruyor. Öfkeden birkaç saniye ileri ya da geri gitmenin boş bir çaba olduğunu, öfkenin kollarındayken anlıyorsun. O an, nefes alan bir canlı olmanın ötesinde, bir sese ya da bir düşünceye dönüşüyorsun sadece.

Sen gittikten sonra, yine de nefes alabilen bir canlıya dönüşebilmek için öyle çok çabaladım ki! Geceyi izledim önce. Güneş gecenin karanlığını içine almaya başladığında; ben, bir şeylerin geçip gitmesini hâlâ bekliyordum. O kapıdan geri gelmediğin her an, zamanı zihnimde geri aldım ve sana “Gitme!” dedim.
Zamanın hiç durmadan ilerlediğini, sabah gelen telefonla anladım. “Kardeşiniz Uygar Güneş’i otel görevlisi odasında ölü buldu maalesef, başınız sağ olsun Özgür Bey,” cümlelerini duyduğumda, kendi filmime seyirci koltuğundan bakmaya başladım sadece. Yalnızca, senden oluşan bir kalabalık, filmin tam içinden gözlerime “anlamayacaksın!” diyerek bakıyordu sanki.

“Kardeşim! Uygar… Kardeşim…” diyebildim telefonda yalnızca.

Senin gidişinin ardından “doğru” ve “yanlışın” içinden -ikisi de anlamını yitirene kadar- milyonlarca kez geçtim zihnimde. Anların sonsuzluğa özlemini ya da mahkûmiyetini anladığımda o geceyi defalarca yaşadım ve her seferinde “Gitme!” dedim sana. “Gitme Uygar!” Sen her seferinde gittin. Oysa ben, o andan ileri ya da geri gidemedim ve “değişim” partide çalışırken haykırdığım bir slogandan ziyade yaşamımın mecburi adı oldu.

“Filmler ya da kitaplar” demiştin, bir şeyleri asla tamamen değiştirmeyecek. Sadece biz onları gerçekten hissedersek, içimizdeki “ben” dediğimiz her şeyi, üstelik bilinçli bir çaba olmaksızın dönüştürmeye başlayacak ve yaşamlarımız değişimin adı olacak.

Bense, tüm bunları, sana sarılırcasına gittiğim, adlarını bile hatırlamadığım onlarca filmde; derin uykuya kavuşmayı beklediğim anlarda anımsıyorum. Her an, “gör beni, yaşa beni ve her saniyede bilinçli olmanın huzursuzluğunu, yorgunluğunda hisset!” diye çekiştirirken sen; geçmekte olan her anı, seni zihnimde susturmaya çalışarak, daha keskin bir biçimde algılıyorum sanki.

Dediğin gibi gözlerimi kapattım ve filmi geriye sardım. Fakat, “son” yazısını görmek için kaç kere daha izleyeceğim her şeyi? Zaman, filmde ileri doğru giderken, filmin başını özlediğim için, kaç kere daha her şeye “dur!” demek isteyeceğim?

Hiçbir şeye, aynı gözlerle geri dönemeyeceksin Özgür! Yine de, gözlerin hep açık olsun. Çünkü her şeyin sonuna daha yakınsın artık!”
“Gitme Uygar!”
….
Gökyüzü kızıl renginden koyu maviye dönüyordu artık. Gün, tüm renklerinden geçip, karanlığa doğru ilerlese de; sahilde bir şeyler içerek, neşeli şarkılar söyleyen insanlar için yeni başlıyor gibiydi. Onların sesiyle kısacık bir düşten aniden uyandırılmış gibiydi Özgür. Kendine geldiğindeyse, sevdiği eski bir fotoğrafa uzun süre baktıktan sonra, onu yerine tekrar koymuş gibi hissediyordu.

İzlediği filmin bir sonraki seansı başlamak üzereydi ve filmi kaçırmayı istemiyordu. Sinemaya zamanında yetişebilmek için, geldiği yolu hızla yürürken, partinin seçim standının çoktan dağılmış olduğunu gördü. İşçiler yerdeki parti bayraklarını temizlerken, “Sokaklar, gece yaklaşırken gerçek sahiplerine hazırlanıyor.” diye düşündü Özgür. Bir süre sonra, Bahariye Caddesi’ne vardığında, “Dünyanın Sonu” şarkısının çoktan bittiğini, şarkıyı söyleyen küçük çocuğun akordeonunu bir kenara koyup, kutudaki paraları büyük bir ciddiyetle cebine attığını gördü.

Sinemadan içeri girdiğinde, gişedeki kadın, Özgür’ü tanımıştı. Ona biletini verirken, “film başlamak üzere.” diyerek gülümsedi ve Özgür de ona gülümseyip, bileti alarak, hızla salona doğru ilerledi. İçeride birbirine sarılarak oturan bir çift ve o vardı sadece. Filmi birkaç saat önce izlemiş olmasına rağmen, film ilerledikçe bambaşka bir şeyi izliyormuş gibi hissediyordu. Filmdeki karakter, İstanbul sokaklarını “tutunacak” gerçek bir şeyleri bulmanın umuduyla yürüyordu.

Filmin sonunda “Anlamayacaklar nasıl olsa!” diyerek, düştüğü yerden kalkarken, Özgür de, oturduğu koltuktan karakterin omzuna dokunup, ona sarılmak istercesine “… ve bunun bir önemi yok artık.” diyerek fısıldadı ve film biterken salonun maviye dönen karanlığında gülümsedi. Salondan ağır adımlarla çıktıktan sonra, gecede, sokakları bir yabancı gibi, meraklı ama tanıdık bir şeyler arayan gözlerle yeniden yürüdü.