Ben Halis, adımdan da anlaşılacağı gibi has adamımdır. Nedense uyumam geceleri, uzun yıllar oldu ki bu böyledir. Sanki uykularım bir emanetçide kalmıştır da geri alamamışımdır. Doktora mı? Gittim, gittim. Beyhude bir çabaydı.

İki oğlum var. Kadir ve Yiğit, aslan parçaları, varım yoğum onlar. Duydum ki, Yiğit abayı Süryani bir kıza yakmış. Aldım karşıma Kadir’i, Kadir büyük olan, baksan daha küçük gösterir. Dedim ki, “kardeşin bu sevdadan vazgeçmeden sana düğün dernek yok. Yiğit sırasını bilir. Sorarsa gönlüm birine düşmedi dersin. Burası küçük yer, yaşı geçer korkusuyla, kızı da çok sürmez evlendirirler.” Kadir ne desin? Baba sözü bu, karşı mı gelecek?

Bu konuşmanın üstünden uzun zaman geçti. Çok şükür, oğlanlar askerliklerini yaptı, geldi. Dükkânın başına geçtiler. Ama Yiğit gözlerimin önünde eriyor. Hareketlerinde bir dalgınlık… Kadir desen sürekli içiyor. Genç adam diyorum içmesin mi?

Hanımsa, Kadir’e münasip bir gelin bulup evlendirme derdinde, o olmaz dedikçe, söyleniyor. Geceleri hep Allah’ıma dua ediyorum. İki oğlumun mürüvvetini göreyim, torunlarımı kucağıma alıp seveyim. Şu kızı da bir everseler artık, sonra da hayırlısıyla…

Ben bir sardunyayım pencere kenarında oturur, insanların aklından geçenleri dinlerim. Halis’di düşünen duymuştum adını geçerken içinden. Çiçeklerime hiç bakmadı. O gündü; döküldü çiçeklerim. Görseniz severdiniz. Mora çalan pembeydiler. Aylar var ki açmadılar yeniden… 

Yemeğin ortasındaydık, fırladı masadan, döndüğünde rengi sararıp solmuş, eli ayağı titriyordu. Su koydum bardağına, bir yudum alıp, bir sigara yaktı. Garson gelip bir isteğimiz olup olmadığını sorduğunda, o kadar dalgındı ki, ben yanıtladım. “Hayır, teşekkürler.”

Sigarası bitince anlatmaya başladı: “sevdiğim kızı görünce fırladım,” dedi. Meğer ailesiyle nişan alışverişindelermiş. “Bekleyemedi” dedi. “Ah Kadir!” dedi. “Ah!” dedi, sustu. Susması iyiydi belki, susmak belki iyiydi. 

Sustular dedi sardunya, yapraklarım solmaya başladı onların susuşlarıyla. O gün bugündür geçiyor günler sararıp, soluşlarımla…

“Halis Amca ‘nur içinde yatsın’, düşündüğü gibi oldu. Yiğit’in âşık olduğu kızı yaşı geçer korkusuyla evlendirdiler. Kaderin cilvesine bak Nazlı, onun görebildiği tek mürüvvet de bu oldu.”

“Nereden geldi şimdi bu aklına?”

“O kız ölmüş. Yiğit’in sevdiği kız.”

Kulağından kalbine doğru ilerleyen bir ateşle pencerenin dışında yağan kardan bakışlarını çekip soruyor Nazlı:

“Nasıl?”

İçine yayılan ürpermeyi hissedince sormasam da olurdu diye geçiyor aklından. 

“Aslında tam olarak bilinmiyor. Balkondan düştü diyen var, kendini attı diyen var, itmişler diyen var.”

Bir “ah,” çıkıyor Nazlı’nın dudakları arasından, yüreğinde çözülen buz, gözlerine kavuşuyor. Hiç farkında değil ama ağlıyor Nazlı. Hatırlamak istemediği her şey, bir girdabın içinden, dışarıdaki kar taneleri misali üstüne savruluyor. Bir süre içinin, karanlık, dipsiz bir kuyuya andıran derinliklerinde kalıyor. Çok değil, bir iki yıl öncesi… 

Derin bir soluk alıp, sayıklar gibi konuşuyor sonra:

“Ya gitmeseydim Hande! Ya kalsaydım! Ben de o kız gibi olabilirdim, biliyor musun? Artık dayanamayıp…”

Lafın tam burasında susuyor Nazlı, bakışlarını Hande’ye çeviriyor. Hande de onun baktığını anlamış olmalı ki yüzünü Nazlı’ya dönüyor. Birbirlerinin gözlerine baktıklarında nedensiz gülmeye başlıyorlar. Gerilimi çözen bir gülüş bu, rahatlamış bir gülüş. Yaşıyor olmalarının gülüşü, geçmiş olmasının gülüşü…

Sardunya bu gülüşle silkeleniyor. Döküyor sararan yapraklarını, yüzünü yeniden ışığa dönüyor. Tam o sıra, pencerenin dışında bir kardelenin, başını çıkarıp karlar arasından, kendisine gülümsediğini görüyor.