Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Ahlat Ağacı, seyirciyle buluşmaya devam ediyor. İzledikten sonra “edebiyatın taşrası neresi?” diye soran çıkmış mıdır? Bilemiyorum. Ne de olsa Ahlat Ağacı filmi taşra edebiyatı alıntılarının telifiyle de gündeme geldi. İzleyici, neler olduğunu anlamak için tarafların birbirine söylediklerine kulak vermiş olmalı. Filmden sonraki telif tartışmaları da “edebiyatın taşrası neresi?” diye sordurmuş olabilir. Film bu eksende gündeme gelse de “edebiyatın taşrası neresi?” sorusuna yanıt aramıyor.

Film, insanın zihninde bir kafes olabilecek taşrayı kahramanların hikayeleriyle görünür kılıyor. Bu kafesin parmaklıkları bu sefer Çanakkale’nin ilçesi Çan’a ve onun bir köyüne taşınmış. Bu taşra anlattığı hikayeyle onu izlemeye ayrılacak üç saat sekiz dakikaya fazlasıyla değer.

Ahlat Ağacı’ndan Sonra

Duygusal olarak sarıp sarmalandığım bu filmi Başka Sinema gösterimleri yapan Karaca Sineması’nda izledim. Filmin etkisinden çıkmak için biraz yürümek iyi gelebilirdi. Böylece tüm o görsel şölenin aktarmaya çalıştığı düşünceleri de aklımdan geçirebilirdim. Kısa bir süre sonra vardığım Pasaport Kordon’da herhangi bir akşamüstüydü. İşlerinden çıkıp yürüyenler, gezmeye çıkmış olanlar, kahvelerdeki hoş beş, bisikletliler, balık tutanlar, her zamanki gibi ışıkla oynaşan dalgaların önündeki manzarada yerlerini almıştı. İnsanların bu rahat halleri filmin gerilimini çözmeye yeterliydi. Filmdeki gerilimi yaratan unsursa, Nuri Bilge Ceylan’nın filmlerinde ustalıkla vermeyi başardığı yabancılaşma ve bu yabancılaşmanın kahramanları çıkardığı acı bir yalnızlık olmalıydı.

Neyse ki İzmir’de insanlar böyle acı bir yalnızlıkla yaşıyor görünmüyorlardı. Eğer Ahlat Ağacı filminde yan yana gelen aile bireyleri, bir kere olsun sarılıp, öpüşselerdi bu etki kırılabilirdi. Örneğin, Sinan askerden döndüğünde babasıyla karşılaşmalarında şöyle bir kucaklasalardı seyirci hafifleyebilirdi. Oysa seyirciye verilmek istenen bir hafifleme değildi. Yine de yönetmen bu sefer seyirciyi tümüyle umutsuz bırakmak istememiş olmalıydı.

O Kuyu Kazılacak

Film üstüne yaptığımız muhabbetlerde genel kanı filmin sonundaki kuyu sahnesinin etkisiyle ilgiliydi. Sahnenin çarpıcılığı ve  “o kuyu kazılacak,” fikri sabiti.

Ahlat Ağacı’nın “umut” motifi Sinan’ın kuyuyu kazma sahnesiyle kuruluyordu ve filmin üstüne konuşabildiğim herkes bu “umut ilkesine” tutunmuş görünüyordu. Onca film dururken gidip Ahlat Ağacı’nı sinemada seyreden bir izleyici kitlesinden de sanırım bu beklenirdi.

Ne de olsa herkesin kendi varoluş serüveninde muhakkak ki bir kuyusu vardı. Gelenekselin ya da çevrenin “su çıkmaz,” dediği bir kuyuyu kazmıştı/kazıyordu/kazacaktı. Belki baba İdris gibi vazgeçip, “bari bu konuda haklı çıkmasalardı,” denilen bir kuyu, birçok kişi için olmuştu/oluyordu/olacaktı. Nuri Bilge Ceylan’ın evrensele çıkan bu metaforuna, bari bu konuda haklı çıkmasalardı denilerek kazması bırakılan kuyuya biri ya da birilerinin el atması da elbet iyi gelmişti/gelirdi/gelecekti.

Ne de olsa Ahlat Ağacı gibi filmler yapmak da su çıkmaz denilen yere kuyu kazmaya benzerdi. Öyleyse bu evrensel metaforu Nuri Bilge Ceylan film yaparak anlatamayacaktı da kim anlatabilecekti?

Ahlat Ağacı Olmuş Kahramanlar

“Doğduğum şehirde bir babayla, öğretmen bir babayla karşılaştım. Bu tanışma beni çok etkiledi.” demiş Nuri Bilge Ceylan. Bu tanışmadan damıttığı filmin kahramanları, filmin adına uygun düşecek şekilde Ahlat Ağacı’na benziyor. Kusursuz, net ve “işte budur,” demeye imkân tanımayacak bir gerçeklikte sunulmuş kahramanlar, bu nedenle aslında kahraman değil, antikahramanlar.

“Tamir edilen bir kapı bile olsa çıkarsız, sadece iyilik olsun diye bir şey yapılamaz mı?” diye soran Baba İdris, öğretmen olmak için sınava giden oğlundan para istiyor. Bir sefilliğin cisimleşmiş hali mi yoksa tüm ters giden şeylere karşın bir şekilde sağduyuyu koruma hali mi, anlamak mümkün olmuyor.

Sinan okulunu bitirip eve döndüğünde kimi zaman sert, yargılayıcı ve kendi bencilliğini zerre sorgulamadan sadece kitabını bastırmaya ve babasını zapturapt altına almaya odaklanabiliyor. Babasının durumunuysa “onun ganyan oynaması aslında bir başkaldırı” diye sunabiliyor.

Dedeye göre su çıkmaz denen yere kuyu kazmak için harcanan çaba el alemi güldürecek cinsten, millet o kadar zamanda ev yapıyor. El âlemi kendine güldürme mevzusu köyün yeni imamın, eski imama ezan okumayı emanet etmesinde de sergilenen bir durum ve köylünün bir iyilik timsali olsa da yaşlı imamı bile diline düşürebileceği acımasızlığına işaret ediyor.

Kısası

Nuri Bilge Ceylan’ın, Koza (1995) Kasaba (1997), Mayıs Sıkıntısı (1999), Uzak (2002), İklimler (2006), Üç Maymun (2008), Bir Zamanlar Anadolu (2011), Kış Uykusu (2014)’ten sonra dokuzuncu filmi olan Ahlat Ağacı’nın senaryosunu Ebru Ceylan ve Akın Aksu Akın yazmış.

Nuri Bilge Ceyla’nın en diyaloglu ve diyalogları seyircide dinleme isteği uyandıran bu filmi günümüz gerçekliğinin bir kesitini sorgusuz gösterirken, kahramanlarını ahlat ağacına benzetse de seyirciyi umutsuz bırakmıyor.

Özellikle Hatice ve Sinan’ın konuşmaları ve Sinan’ın kuyuda sallandığı sahnedeki görselleriyle çok etkileyen filmin kompozisyonları izleyene “komşu köyü” bir uzak doğu masalı gibi sunmayı başarıyor. Bu başarının görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki.

İki komedyen Doğu Demirkol ve Murat Cemcir’in başrolü aldığı ve dramın hakkını verdiği filminde yer alan oyuncular; Ahmet Rıfat Şungar, Hazar Ergüçlü, Tamer Levent, Kadir Çermikli, Kubilay Tunçer, Ercüment Balakoğlu.

İzlemeyenleri düşünerek çok ayrıntılı bir yazı yazmak istemedim. İsteyenler filmdeki on beş detay için linke bakabilirler ya da en iyisi gösterimden kalkmadan filmi sinemada izlemelidir galiba.