Mitos zaten bir aydınlanmaydı, artık aydınlanma da bir mitosa dönüşüyor.”
Theodor Adorno

İnsanlığın yeryüzüyle ilk sevişmesinde aradığı şey yemek, su veya barınak olmadı. Ne kutsal anlatılar, ne de tarihsel dokümanlar bunun aksini iddia eder. İnsanlık, metaforik cennetten somut yere ilk düştüğünde önce kaybettiği tanrıları aramaya başladı. Kutsal metinlerde de böyle anlatılır bu, tarihi kayıtlarda da. Tarihi kayıtlara göre, insanlığın ilk dini fetişizmdi. Kelime anlamı “bir nesneyi aşırı yüceltmek” olarak ifade edebileceğimiz fetişist dinler, adından da anlaşılabileceği gibi, doğa kuvvetlerinin yüceltilmesinden ibaretti.

Yunan mitolojisine göre, Apollon görselliğin tanrısıdır. “Yüzü Güneş’te yıkanmış bir oğlan” olarak tasvir edilebilecek bu tanrı modeli, zarif bir bedensel görünüşün arkasına sığınmış, hayvani ve ilahi bir yok edicilik yeteneği üzerine kuruludur. Apollon, sabahın tanrısıdır. Onun varlığının ayeti (kanıtı), görülebilmesi ve görüntüsünden pek de beklenmeyecek ölçüdeki kuvvetidir.

Onun mitolojideki zıttı olan tanrı modeli ise gecenin tanrısı olan Dionysos‘tur. Dionysos sezginin, gecenin, karanlığın tanrısıdır. Gözlerin göremediğini diğer duyular ve hayal gücü aracılığıyla kavrar. Bu yüzden, kendisine bağ bozumu zamanı layık görülmüştür ve şarabın tanrısı olarak tasvir edilmiştir Dionysos. Apollon somutluğun, görünürlüğün, güzelliğin tanrısıdır. Bu yüzden, Homeros’un anlatılarında Apollon’dan sıkça bahsedilirken, Dionysos sadece bir iki hikâyede geçer, o hikâyelerde de olabildiğine aşağılanır. Çünkü insan, korktuğunu aşağılar ve Dionysos, gecenin tanrısı olarak, bilinmezliğin korkuttuğu insan tarafından şeytanlaştırılır. (“Şeytan” kelimesi, Kuran’da anlatıldığı üzere, aslında “uzaklaştırılan” anlamına gelir.)

Dini anlatılara göre, İbrahim tahmini olarak Mısır civarında ıssız bir çöldeyken önce yıldızı görür. Gecenin gizeminin arkasından sınavını gözetleyen tanrı, ona önce karanlık denizin ortasından bir kandil parçası uzatır. (Fussilet Suresi, 12. ayet) İbrahim, kendinden büyük bir nesne görür ve onun aydınlığında yolunu biraz olsun görmeye başlar. Ancak sabah olur ve yıldızlar görünür olmaktan çıkarlar. Onu terk eden kandilin, tanrısı olabileceğini düşünmez. Çünkü onun yaratıcısının onu yalnız bırakmaması gerekiyordur. Ardından tüm ihtişamıyla Güneş çıkar ve hikâyeye dâhil olur. Yıldızdan çok daha parlak bu nesnenin, onun tanrısı olabileceğine ikna olur İbrahim.

Tevrat, İncil ve Kuran’da, aynı bu üç kitaptan önceki bütün mitolojilerde olduğu gibi, “bilgi” mefhumu “ışık” ile simgelenir. Tevrat‘a (Tanrının İsrailoğulları ile yaptığı ilk anlaşma) göre, tanrı ışık ve yıldızlarla yol gösterir. İncil‘e (Tanrının İsrailoğulları ile yaptığı ikinci anlaşma) göre ise, hem İsa’nın doğumunu bir yıldız (doğudaki yıldız, aslında Sirius’tur bu) haber verir, hem de İsa zaten bilginin ışığıdır. Kuran‘a geldiğimizde, hem “ışık” (Nur) adlı bir sure vardır, hem de ışığın Arapça’daki karşılığı olan kelime ile ilgili sayısız metafor.

Sümer mitolojisinden Mısır’a, Antik Yunan’dan Tevrat’a kadarki bütün efsanelerde tanrının ilk tezahürü, yansıması, bilginin ışığı ile gerçekleşir. Gecenin acımasız soğuğu ve karanlığında yolunu bulamayan insanlık, en çok muhtaç olduğu şeye, yani ışığa, tanrının bilgeliği sıfatını yükler ve onun aydınlattığı patika üzerinde hayalindeki tanrıya doğru ilerler.

Neil Gaiman‘ın kelimelerle yarattığı ve kısa bir süre önce Amerika’daki Starz kanalı tarafından görsel bir anlatıya dönüştürülen American Gods, Amerikalıların soykırım fatihi atalarının, bu kıtaya ilk ayak basışlarıyla girişi yapılan hikâyesinden, görsel kitabın ilk bölümünün sonuna kadar tamamen bilgi kavramı üzerinde durur. Cehalet yüzünden, ayak bastıkları kıtada başlarına gelen ilk ölüm olayı üzerine, önce kendilerine zarar veren, ardından tanrının dikkatini çekmek için gözlerini yakan, en sonunda birbirlerini katleden denizciler, içlerinden birinin Amerika kıtası yerlileri tarafından öldürülmesi ve geri kalanların salak gibi birbirlerine girmesi sonucu sayıları yarıya inmiş bir halde evlerinin yolunu tutarlar.

Aynı sahile, asırlar sonra yapılan hapishaneden tahliye olan adamın karşısına çıkan ve görebileceği, tanıyabileceği bir formda görünen tanrı modeli, onu ilk olarak bilgisi ve kandırma kabiliyeti ile kendine çeker. Anlatıdaki bütün ilahi karakterlerin ortak özelliği; bilginin tahrik edici ve hükmetmeyi sağlayıcı kudretidir. Asırlar öncesinin silahı kılıç ve oktu. İnsanlığın bilgi düzeyi ancak buna yetiyordu. Tarihsel süreçlerin devamında, bilim insanları insan neslinin birbirini öldürmesi için çok daha pratik ve kolay yollar keşfetti. İnsan önce varoluşunun, yaşayabilmesinin sırlarını aradı ve bunu bulduğu gibi, hemen bir başka insanı yok etmenin yollarını keşfetti.

İnsanlık, mitosları hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadığı çevresini anlamlandırabilmek için yarattı. Önce göremediği tanrılara yalvardı, doğanın onu yok etmesini önlemesi için. Sonra görebildiği büyük nesnelere tanrı sıfatını yakıştırdı. Bir sonraki aşama, tanrılara suret vermekti. Burada da hiyerarşiyi kullandı insanlık ve önce hayvan şekilleri verdi tanrılarına. Anlatılar biraz daha karmaşıklaşmaya başladığında tanrılar tam olarak insan suretinde gösterilmeye başlandı. İnsanın güzelliğinde ve bilgeliğinde, vahşi hayvanların yok ediciliğindeki Mısır tanrılarını, güzelliğin ve vahşetin muhteşem diyalektiğindeki (aslında ”karşıtlık” anlamına gelmez diyalektik, birbiriyle yüz yüze gelen iki anlatının savaşını tasvir eder; diya-lekt, yani ”karşılıklı konuşma”) Yunan tanrıları takip etti. Bu anlatıların modası geçtiğinde, artık tanrı tekti ve farklı kitaplar indirerek varlığını bilgi yoluyla kanıtlamayı seçmişti.

Yaşadığımız çağa ”bilgi çağı” denmesinin aslında basit bir sebebi var; tanrı bütün anlatılarında, insanların bilgiye hükmetmesini ve bilgi aracılığıyla hem onu kavramasını, hem de çevresine hakim olmasını ister. Bugün bunu başaranlar ise, büyük ölçüde, onu reddedenlerdir. Çünkü; tek gerçekliği duyu sınırlarıyla kavrayamayacakları kavramlara hapseden insanlar, soyut düşünceler ve somut veriler ışığında ilerleyen diğer insanların kavrayışından uzak kalmışlar ve evrenin asıl dinamiğini, yani değişimi, göz ardı etmişlerdir. İnsanlığın tahayyülündeki tanrı formları hep değişmiştir ama bu tanrı formlarının bir ortak özelliği vardır; bütün tanrılar, bilginin efendileridir.