Pink Floyd 1970’lerdeki rock müzik dalgalanmasının en büyük halkalarından birisi olarak sisteme eleştirel bakan ve zor olanı başaran ender gruplardan biri. Birçok albümü rekor kırmış geniş bir dinleyici kitlesine ulaşan grubun bana göre en çarpıcı albümü “The Wall“. Bu albümün tüm şarkılarının nasıl bir bütünlük içinde olduğu, Roger Waters ve Syd Barett’ın hayatlarından izleri taşıması hayranlık uyandırmayacak gibi değil.

Müzik temalarını sistem ve otorite karşıtı eleştirel bir bakışa sahip olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin Animals albümündeki domuzun otorite sahibi, koyunun olaylara dâhil olmadan yaşayanları, köpeğin ise isyan edenleri temsil ettiğini öğrenince bile nasıl bir toplumsal bilinçle müzik yapıldığını anlaşılıyor. Ayrıca bu albümdeki domuz The Wall konserlerinde seyircinin üzerinde de uçurulur.

Floyd’un 30 Kasım 1979 yılında çıkardığı The Wall albümü ve Alan Parker’ın yönetmenliğini yaptığı belgesel film toplumsal olanı ve eleştiriyi sembollerle etkileyici bir şekilde anlatmıştır.

Filmin genel konusu şöyle özetlenebilir: İkinci Dünya Savaşı yılları sırasında doğan ve babasız büyüyen Roger Waters’ın hayatından kesitler sunuyor. Tabii bu kesitleri sunarken bireyselleşme, yabancılaşma kavramları başarılı bir biçimde aktarılıp dönemi ve dönemin bireyler ve toplum üzerindeki etkisini, çatışmayı müthiş bir alt yapı ile bizlere sunuyor.

Albüm ve filmde yer alan “Another Brick in the Wall” temelde eğitim sistemini eleştiren bir parçadır. Şu sözü neredeyse hepimiz duymuşuzdur. “We don’t need no education“. Bu söz otoriter ve geleneksel eğitime karşı bir başkaldırı olarak sayılabilir. Gelişmiş toplumlarda modern okullar öğrencilere baskı kuran, hayal güçlerini törpüleyen, onları uyumlu ve pasif hale getiren yapılar olarak görülmektedir. Ivan Illıch’in tezi olan “Okulsuzlaşma” kavramı tam olarak bu noktada bu eğitimin gerçek amacının yerleşik düzene kitlesel uyumu sağlamak olduğunu savunur. Bunu da gizli müfredat sayesinde başarırlar. Öğrenciler bu geleneksel ve otoriter eğitim sistemi içerisinde sorgulamayı, kendi düşüncelerini savunmayı öğrenemezler. Bilgiyi almak için öğretmene bağımlıdırlar ve öğretmenin otoritesi sorgulanamaz konumdadır.

Filmde öğrencinin derste şiir yazdığı sahnede öğretmen bu durumla dalga geçer ve sinirlenir. Öğrenci kendi kendine yetenek ve becerilerini keşfetmiş olsa bile bahsedilen eğitim sistemi içerisinde bu beceriyi geliştirmesi pek mümkün değildir. Sonuç olarak karşımıza metafor olarak çıkan “yüzsüz öğrenciler” okulun öğrenciyi ve bilgiyi nasıl meta olarak gördüğü ve kendine ve topluma nasıl yabancılaştırdığı anlatılmaktadır.

Yabancılaşmanın kaynağı olarak görülen otoriter okul, yönetim, anne figürü, iletişimsizlik, anomi hali, savaş ve toplumsal değişim, radikalizm sonucunda birey kendi insani doğasını tanıyamaz hale gelmektedir. Bireylerde şiddetli bir öfke doğuran bütün bu etkenler soyutlanmışlığın sonucudur.

Ardından gelen sahnedeki solucan imgesi de sistemin tek bir tornadan çıkarttığı, otoriter sistemin bireylerinin temsilidir. Kendi yeteneklerini, karakterlerini kaybetmiş bireyler yalnızlaşarak bütün bunların sonucu olarak dev bir duvar yaratırlar ve çürümeye yüz tutarlar. Kendi içsel sorgulamalar sonucunda yıkılmayacak gibi görünen duvar artık yıkılmaya başlamıştır.

Kaynakça:

Illıch I. (2015). Okulsuz Toplum. İstanbul:Şule
Slattery M. (2011). Sosyolojide Temel Fikirler. İstanbul:Sentez
The Wall Nedir? Ne Anlatır?