“Anayurt Oteli”nde geçen mekânların analizi ile birlikte kitaptan yola çıkılarak “taşra” olgusu ve bireyin yabancılaşması üzerine…

Bilinç akışı tekniğiyle kaleme alının bu romanda Atılgan, Zebercet adındaki başkahramanın “…perşembe gecesi gecikmeli Ankara treniyle gelen kadının…” ( Atılgan, 2016: s.7 ) kitaba da adını veren kâtipliğini yaptığı Anayurt Oteline geri dönüşünü heyecanla beklemesini, önce ortalıkçı kadını daha sonra da kendini öldürmesi konularıyla başkahramanın kendine karşı yabancılaşıp yalnızlaşması temalarını işlemiştir.


Cumhuriyet’ten önce konak olarak yaptırılan otel, Cumhuriyet’in kuruluşu ile otele çevrildiği için kuşkusuz mekânın “zaman içinde” dönüşümü bağlamında çok şey anlatmaktadır. Zebercet’in uzun süre kâtipliğini ve yöneticiliğini yaptığı otel başkahramanın “yalnızlaşmasının” zeminin atıldığı, dayısı tarafından evlendirilen bakire çıkmadı diye geri gönderilen ortalıkçı kadın üzerinde kurduğu “erkeklik” ve gecikmeli Ankara treniyle gelen kadına karşı kurulan “dişilliğinin” gerçekleştiği yer olduğundan incelenmesinin kesinlikle beyhude yere olmayacağı bir mekândır.

Karar tarihi

Roman, Zebercet’in gecikmeli Ankara treniyle gelen kadının otele geri dönmesini, bunun için de hazırlıklı olmak adına traş olması, odayı kimseye kiralamaması, odanın ışığını 1 hafta kadar açık bırakması, otele gelen müşterileri geri çevirmesi gibi eylemlerle bireyin “kendine yabancılaşması” – bundan dolayı da “anlam kaybına” maruz kalarak iğrenci (abjection) hissetmesini – konusunu sembolik bir isim taşıyan “Anayurt Oteli” gibi bir mekânda işler. Romanın başkahramanı Zebercet’in beklediği kadının otele geri dönmeyeceğini anlamasına üzerine okur/okuyucu, kahramanı içsel çöküşünün yansımaları olan içkili aşevlerinde, sokaklarda, horoz dövüşlerinin yapıldığı yerlerde, Ekrem adında bir genç tarafından uyarılan homoseksüel dürtülerini yaşayacağı sinema gibi mekânlarda görür. Cinselliğini yaşamak isteyen Zebercet, cinsel ilişki sırasında bile, uyuyan ortalıkçı kadını boğarak öldürdükten sonra, karısını gerdek gecesi öldüren bir damadın mahkemesine katılır ve damat ile kendini özdeşleştirip kendi içindeki mahkemesini kurar. 28 Kasım’a ertelenen duruşma aynı zamanda Zebercet için de karar tarihi olur. O tarihe kadar beklemeyen Zebercet “duruşmadan” 18 gün önce yani 10 Kasım tarihinde boynuna bir ip geçirerek otelde intihar eder.

“Anayurt Oteli” 

“İstasyon arkasındaki alandan ana caddeye çıkan sokağın karşısında, eskiden zengin rumların da oturuduğu bir semtte olduğu için yanmadan kalmış yapılardan biri, üç katlı bir eşraf konağı. (Keçecilerin Rüstem Bey Yangın’dan bir süre sonra İzmir’e yerleşince eskiden nüfus kâtibi olan Ahmet Efendi’nin üstlenmesiyle konağı otel yaptı.)”

(Atılgan, s.10) diye tanımlanıyor otel romanda.

Otelin küçük bir kasaba ya da kentte yer almasını Özgür Cangüleç “Franz Kafka’nın Die Verwandlung ve Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli Adlı Yapıtlarında Yabancılaşma ve Yalnızlık” adlı tezinde tesadüfü olmadığını, “yabancılaşmanın entelektüel bir sorun olmadığı, küçük kent ya da kasabalarda da insanın aynı sorunu yaşayabileceği gerçeğidir.” (2006: s, 56) düşüncesinin okuyucuya verilmek istendiği için seçildiğini ifade ediyor.

Otele dair en önemli noktalardan bir tanesi; “istasyonun arkasındaki alandan ana caddeye çıkan sokağın karşısında…” (Atılgan, 2016: s.10) oluşudur. Bir uğrak yeri, geçiciliği temsil eden otel ne özel alana ne de kamusala ait bir mekândır. Özel ve kamusal alanı bünyesinde bulunduran otel roman boyunca “dişilleşen” Zebercet’in “ikizi” görevinde olan melez bir ortamdır. Hem özel alanı hem de kamusal alanı temsil ettiği için Zebercet’in kurmaya çalıştığı kimliğinin yansıması ve arada kalmışlığının temsili mahiyetinde romanın “ikincil” karakteridir. Otel ve tren arasındaki ilişkiyi Burak Boysan ve Deniz Erksan’ın çevirdiği Michel Foucault’nun “Öteki Mekanlara Dair” makalesindeki şu ifadeleriyle anlatmak daha sağlıklı olabilir:

“İçinde yaşadığımız, bizi kendi dışımıza çıkaran, hayatımızın, zamanımızın ve tarihimizin erozyonuna sahne olan, bizi yitip bitiren mekân, aynı zamanda bizatihi heterojen bir mekândır. Başka bir değişle fertleri ve nesneleri içine yerleştirebileceğimiz muhtelif ışık tonlarıyla renklendirilebilecek bir boşlukta değil, birbirine indirgenmeyecek ve katiyetle birbirlerinin üzerlerine oturtulamayacak mahalleri resmeden bir ilişkiler seti içinde yaşıyoruz…ulaşım mahallerini, caddeleri, trenleri ( tren fevkalade bir ilişkiler kümesidir; çünkü birincisi içinden geçilen bir şeydir, sonra insanın bir noktadan diğerine gitmesine aracılık eden bir şeydir, ve son olarak da insanın önünden geçip giden bir şeydir.) (s. 9)
Bu bağlamda; otel ve tren arasındaki ilişkinin dolayısıyla Zebercet ve gecikmeli Ankara treniyle gelen kadın arasındaki ilişkinin devamlılığının olmayacağını, kadının hayatındaki olayların öncelik sonralık bağlamında geçişliliği sağlanması için kullanılan otel ve istasyon mekânlarının Zebercet’in tıpkı özel ve kamusal alanlardaki geçiciliği ya da heteroseksüel ve homoseksüel dürtüler arasındaki yaptığı geçişliliği anlatmak için kullanıldığını söylemekte haklılık payımız olabilir.
Evli olmayan çiftlerin, oteli cinselliklerini yaşamak için kullandıkları bir mekân olarak anlatımını göz önünde bulundurduğumuzda ise yine “Öteki Mekanlara Dair” adlı makale de bahsi geçen; “… cinsel uyanışın ilk belirtilerin evden uzak ‘başka bir yerde’ tezahür etmesi…”(s.10 )

Yine aynı makaledeki; “Uygarlığımızdan hemen hemen tamamen silinmiş bu heterotopya türünün belki bir örneği de erkeklerin arabaya atlayıp metrestleriyle gittikleri meşhur Amerikan motel odalarıdır. Bu odalarda gayrımeşru cinsel ilişki mutlak olarak himaye edilir, gizlenir, tecrit olur, fakat açıkta yapılmasına izin yoktur.” (s. 14) ifadesi de bir önceki düşünceyi destekler niteliktedir.

Öteki Mekanlara Dair 

Zebercet’in ikincil karakteri olarak yorumlanabilecek otelin, tıpkı başkahramanın kendini toplumdan soyutlayıp herhangi bir dış ilişkiye karşı kendisini kapatması gibi, zamanla sembolik açıdan dönüştüğü gerçeği de yadsınamaz. Zamanında konak olarak kullanılan daha sonra otele çevrilen bu mekân, Zebercet’in yönetimine geçtikten sonra günbegün işlevini yitirecek ve başkaramanın sebep olduğu cinayetlere ve intihara ev sahipliği yapan bir mezar/mezarlık hâline gelecektir. Otelin romandaki tasviri göz önünde bulundurulduğunda – “(istasyon alanından otele çıkan sokağın başında bir çam ağacının gövdesine tenekeden kesilmiş, koyu yeşil üstüne ak harflerle OTEL yazılmış ok biçimi bir gösterge çakılı, ama yıllar sonra çivilerden biri çürüyüp kopunca okun ucu aşağıya dönmüş toprağı gösteriyor, otelin yeraltında olduğu sanısını veriyor insana.)” (Atılgan, 2016: s.12) – kapısına “kapalı” yazısının asıldığı otelin artık tamamen işlevsiz olduğunu, sahibinin ise ölmüş olacağını/ölüyor olduğuna dair bir önseme (foreshadowing) olduğu söylenebilir. Bu bağlamda otelin sürekli bir oluş içinde – önce konak, sonra uğrak yeri olan/geçici bir konaklama imkanı sağlayan otel daha sonra da mezar – olduğunu söyleyebiliriz. (Aynı zamanda Zebercet de bu otelin bir numaralı odasında doğmuştur. ) Mezarı/mezarlığın zamanla değişimini Öteki Mekanlara Dair adlı makalesinde Foucault şöyle anlatır:

“Batı kültüründe neredeyse ilk günden beri varolmuştur mezarlık. Fakat mühim değişikliklere de uğramıştır. 18. asrın sonuna kadar, mezarlık şehrin göbeğinde, kilisenin hemen yanında yer alırdı. Her çesit mezarı kapsamına alan bir hiyerarşisi vardı. Bir yandan ölü kemiklerinin toplandığı ve vücutların son bireysellik kalıntılarını da kaybettiği mahzen, bir yanda birkaç şahsi mezar ve son olarak da klisenin içindeki mezarlar…” (s.10)

Mezar/mezarlığın farklı türlerde oluşu “…içinde yaşadıkları topluma ve beşeri çevreye nazaran kriz halinde bulunan fertlere…” (s.11) ve “…her halükarda, herkesin kendi kalıntılarını içeren küçük birer kutu edinme hakkı 19. asırla birlikte başlamıştır…ölümün bireyselleştirilmesi…ölümün bir ‘hastalık’ olduğu saplantısı…” (s.-12) gibi ifadeleriyle beraber okunduğunda şizoid/şizofrenik bir karakter olarak tanımlanabilecek Zebercet’e uyarlandığında karakterin moderniteyle beraber bireysel ve toplumsal yabancılaşma çekmesi sonucu moderniteyle beraber değişime uğrayan “Anayurt Oteli”ni mezarı olarak seçmesi tesadüfi olamaz. Müşterilere kapatılan dolayısıyla işlevini yitiren mekân olarak otelin de ölümü gerçekleştirilmiş ve “ikincili” olan diğer karakterle beraber otel de artık “ölmüştür.” Oteli bir mezarlık düşündüğümüzde otelin kedisi, ortalıkçı kadın ve Zebercet’in ölümleri de birer mezar olarak değerlendirebilinir.

1 numaralı oda

Otel kadar önemli bir diğer mekân ise gecikmeli Ankara treniyle gelen kadının kaldığı 1 numaralı odadır. Kadın otelden ayrıldıktan sonra odaya giren Zebercet, 1 hafta boyunca ışığı bile söndürmez ve hiçbir şeye dokunmadan kadının anılarını/arkada bıraktığı izleri – tam içilmemiş sigaralar, bardakları dudak izleri vs. – dolayısıyla kadının kendisini yaşatmak istermişcesine hayatına sürekli onu düşünürek devam eder. Romanın devamında gelmeyeceğini anladığında o odada yaşamaya başlayarak kadından kalan izlerin yerlerini değiştirmiş ve artık kadına en uzak hâle gelerek, kadının hafızasındaki ölümünü de gerçekleştirmiştir. Bu açıdan okunduğunda otelin bu odasının Zebercet’in zihnindeki kadın için de mezar görevi gördüğünü söylemek doğru olabilir.

Taşra

Romanda değinilmesi gereken bir diğer konu ise; taşradır. Romanın sonlarına doğru anlatıcının otelin tarihi hakkında bilgi vermesi üzerine konağın Keçecizade Malik Ağa’a ait olduğunu, Tanzimat Fermanı’nın ilan edildiği 1839 yılında yapıldığını öğreniriz. Cumhuriyet’in ilanından sonra otele çevrilen konak “moderniteye” geçiş bağlamında sembolik olarak kullanılmış olabilir. Atılgan’ın romanda anlattığı üzere; “Düşman elindeyken belirli bir direnme göstermemiş kasaba ya da kentlerde kurtuluşun ilk yıllarınki utançlı yurtseverlik coşkusunun etkisi belki.” (2016: s. 11) ifadeleri ise modernizme karşı yapılan bir eleştiri mahiyetinde değerlendirebilir zira romanda tasvir edilen taşra, Yunanlılar tarafından 1922 yılında yakılmış ve buna kimse direnmemiştir, dolayısıyla “Anayurt” ismi satirik olarak işlenmiş olabilir. “Geniş arsalar yıldan yıla yüksek yapılarla doluyordu.” (Atılgan, s. 2016: 21) ifadesi de yaşamış olduğu çevrenin değişmekte olduğunu gösteriyor. Tek düze bir hayat yaşayan Zebercet’in berbere bile ne zaman gideceğinin belli oluşu, belli zamanlarda belli başlı görevlerini yerine getirmek için taşrayı temsil eden otelden dışarı çıkması, her ne kadar taşranın tam bir tanımını yapmamaya özen göstersem de – moderniteye karşı tutumunu anlatıyor olabilir.
Özel ve kamusal alan arasında sıkışıp kalmış olarak yorumlanabilecek otel modernite/taşra karşıklıklarıyla okunduğunda ise ikisi arasında eşik görevi gören bir mekân olarak okunabilir.

Romanlar ve taşralar

Mehmet Narlı’nın Romanlar ve Taşralar: Türk Romanında Taşra Üzerine Bir Değerlendirme adlı makalesinde de belirttiği gibi “…taşradaki rol, cemaatten cemiyete geçilirken konaklanan bir ara mekândır.” (2013: s.303) Taşrayı günümüz algısıyla düşündüğümüzde, köhnelik, itilip kakılmışlık, unutulmuş olarak tanımlayabilir ve bu özelliklerin her birini de romanda gözlemleyebiliriz. Romanda otel tabelasının betimlenişini göz önünde bulundurduğumuzda ise otelin bir taşra olduğunu söyleyebiliriz. Bu taşra da tekdüzeliğe mâhkum olan, her günü birbirinin aynısı olan, gündeliğinden ödün vermeyen yaşamı onu potansiyel şizoidliğine sürüklemediğinden “normal” bütünlüğünü koruyup “taşra sınırlarını” aşmasına engel oluyor ve gecikmeli Ankara treniyle gelip otelde bir gece kalan kadına karşı geliştirdiği zihinsel/duygusal temasından sonra, taşradan çıkma çabaları olarak yorumlayabileceğimiz eylemlerde bulunsa da “moderniteyi” temsil eden bu kadın ruhsal çöküntüye uğramasına sebep olacak, ona iyi gelmeyecek ve zihinsel çöküntüsünün ilk darbesini alacaktır.

“Köylerin, kasabaların merkezlere öykünüp taşralaşmalarındaki en tipik simgelerinden biri oteldir. O, hem taşranın içindedir hem de taşraya kapanandır. Ona mahkûm olan Zebercet de öyledir. Sokağa, meydana, esnafa kapanan Zebercet, odalara açılır. Hiçbir yerleşik değere sahip olamayan, olmayı da tercih etmeyen ama büyük şehirlerden gelebilecek çağrıları cevaplayacak gücü de olmayan Zebercet için otel, tam bir yurtsuzluk mekânıdır. Otelde bulunan gündelikçi kadın da yurtsuz, evsiz ve kimsesizdir. Zebercet kendi iradesi ya da iradesizliği ile otele mahkûmdur; kadın ise otele atılmıştır. Uykusu arasında üzerine abanan Zebercet’i fark ettiğini gösterecek kadar bile iradesi kalmamıştır. Zebercet ise bütün kasılmalarını tiksintiyle onun üzerine boşaltır. Aslında otelden yani kötücüllüğün cehenneminden çıkmak istediğini gösteren tek davranışı, Ankara’dan gelip bir gece otelde kalıp ayrılan kadının yeniden döneceğini saplantı haline getirmesidir. Oteldeki gündelikçi kadını, Ankara’da gelen kadının geleceğinden ümit kestikten sonra öldürür. Öldürür çünkü o kadın olduğu için, bir kadın tarafından beklenilen olamamıştır; sevgiyle sarmalanmış bir cinselliği bulamamıştır; rahmine sığınacağı bir anası olmamıştır; rahatlıkla sokaklara salacağı bir bedeni olmamıştır. Öldürmüştür çünkü o kadın, bütün yetersizliklerinin, aşağılanmışlıklarının, başarısızlıklarının insanlıktan çıkardığı Zebercet’tir.”

(Narlı, 2013: 305)

Taşra Sıkıntısı

Fiziksel yetersizliği ve ruhsal çöküntüsüyle kendini tamamlayamayan/gerçekleştiremeyen bir bireyin merkezleşememiş bir taşrada yaşadığı bir oluş halini anlatması bakımından romanı bu çerçevede incelemek önemlidir. Taşra Sıkıntısı adlı makalesinde Atılgan’ın romanındaki taşra yansımasını şu sözlerle açıklıyor Nurdan Gürbilek:

“…kendisin mahrum bırakılmış, başka yaşantıların kendisinden esirgenmiş hisseden… Merkez olmadığını fark ettiği merkez karşısında içinin boşaldığını hissettiği, kendi kabuğunu farkettiği, darlığını gördüğünü, bunun sıkıntısını yaşadığı, ama bunu henüz sessizce yaşadığı, bunu ifade edecek dili bulamadığı bir dönem. Karşıtlığıyla karşılaşmanın onda doğurduğu sıkıntıyı henüz bir öfkeye, bir hırsa, bir inatlaşmaya, bir ödeşmeye dönüştüremediği; dışındaki anlam vaadine, yetişkinlerin dünyasına, büyük şehre açılma umudunu koruduğu sessiz yıllar.”

(1995: s. 52)

Bu alıntıyla romandaki taşranın/taşra ruhunun Zebercet karakteriyle nasıl iç içe geçtiğini görebilir, Zebercet’in, gecikmeli Ankara treniyle gelen kadın tarafından uyarılan hislerinkiyle Gürbilek’in taşraya dair yorumunun bu denli örtüşmesi göz önünde bulundurulduğunda, Atılgan’ın Zebercet ve taşrayı birbirlerinin yanılsamaları olarak kullandığını söyleyebiliriz.
Sonuç olarak, modern romanda mekân, olayların geçtiği/olay örgüsünün gerçekleştiği yer olmaktan ziyade “Anayurt Oteli”nde olduğu gibi bir “karakter” görevi görür.

Kasaba. Ya da Kent

Yazarın/yaratıcının duygularını ve hislerini yansıttıkları bu “karakterler” olayları ve diğer karakterleri etkilediği ölçüde bütün metnin bir parçasıdır. Bu bağlamda romandaki mekânların her biri – otel, berber, sinema, meyhane, adliye vs. – “romanın karakterini” belirlemek hususi kullanılmış ve söz konusu ana temaların işlenmesi için özellikle seçilmiş olabilir. (Sarıkaya, 2014: 168-69) Arada kalmışlık temasının en net örneği sayılabilecek “Kasaba. Ya da Kent.” (Atılgan, 2016: s.10) ifadesi başkahramanın roman boyunca yaşadığı “saçma”nın en temel sebeplerinden biridir. Yabancılaşma temasının, eskiden konak olarak kullanılan yapının otele dönüştürülmesiyle anlatarak bunun birey odaklı yaşanan olaylar zinciri ile bir toplumun aynası niyetinde kullanılması takdire şayan bir yetenektir. Mehmet Bakır Şengül’ün Romanda Mekan adlı makalesinde yaptığı tanıma göre;

 (“Kapalı mekânlar, ev, konak, apartman, okul, dükkân, otel gibi yerlerdir. Psikolojik romanlarda daha çok karımıza çıkan kapalı mekânlar, dorudan kişi ve kişilikle ilgilidir. Kapalı mekânlarla özdeşleşen tipler, kendi iç dünyalarında yaşayan, toplumsal ilişkilerinde çeşitli arızalar gösteren özelliklere sahiptirler. Kişi, kendisini ait gördüğü kapalı mekânda daha rahat ve özgürdür. Kapalı mekândaki her nesne veya her köşe, onun kişiliğinin bir parçası olur.”) (2010: 533)

otel bir kapalı mekândır, “sosyal değişimlerin, kültür farklılıklarının, ekonomik durumlarım simgesi olarak kullanılmış…”tır. (Çetin, 2016: 137)

Hazırlayan: Raven

KAYNAKÇA
Atılgan, Yusuf. ( 2016 ). Anayurt Oteli, 34.bs, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul.
Cangüleç, Özgür (2006 ) “FRANZ KAFKA’NIN DIE VERWANDLUNG VE YUSUF ATILGAN’IN ANAYURT OTELİ ADLI YAPITLARINDA YABANCILASMA VE YALNIZLIK.” T.C.YÜZÜNCÜ YIL ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ ALMAN DİLİ VE EDEBİYATI ANABİLİM DALI. s. 56
Çetin, Nurullah (2006). Roman Çözümleme Yöntemi, Ankara: Edebiyat Otağı.
Deler, Zehra (2012). “Batı’dan Doğu’ya Modernizm Bağlamında Değişim, Anayurt Oteli ve Kör Baykuş Adlı Eserlerin İncelenmesi.” T.C. Yeditepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü. s. 21
Faucault, Michel. “Öteki Mekanlara Dair”. Çev. Burak Boysan, Deniz Erksan. s. 9-10-11-12-14
Gürbilek, Nurgül. ( 1995 ) Yer Değiştiren Gölge içinde “Taşra Sıkıntısı”. Metis Yayınları. S.42-68. Burada: s. 52
Narlı, Mehmet. (2013) Romanlar ve Taşralar: Türk Romanında Taşra Algıları Üzerine Bir Değerlendirme. Bilig. Sayı 64. s. 303-305
Sarıkaya, Orhan. ( 2014 ) Türk Edebiyatında Bir Yabancılaşma Prototipi Olarak “Otel Kâtibi”. International Journal of Languages’ Education and Teaching Volume 3. s. 164-177 Burada: s. 168-169
Şengül, Mehmet Bakır (2010) Romanda Mekân Kavramı. Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi. Sayı3/11. s. 533