Okuma süresi: 6 dakika

Film festivalinin ne demek olduğunu öğrendiğim, sinemaya aşık olduğum ve günde 3 film izleyerek toplamda 10’u geçen film izleyebilme şansı bulduğum bir Ankara Film Festivali’nde daha beraberdik. Bu yıl 32.kez Ankaralı sinemaseverlere perde açan festival, coşkulu bir açılış töreniyle başlangıcını yaptı. Bol göndermeli, eğlenceli ve sektörden birçok kişinin bir araya geldiği açılışın ardından, filmleri izlemeye koyulduk. Bu yıl toplamda 10 uzun metrajlı film, 2 belgesel ve 12 kısa film izleme şansı buldum festivalde. Salonların dolup taştığını gözlemlediğim festival, geçtiğimiz yıl yaşadığımız salgın gölgesinde gerçekleşen 31.yılı dörde katladı. Küresel salgının yaşattığı endişe, fiziki etkinliklere de darbeyi vurmuş ve Haziran’da düzenlenmesi planlanan 31. Ankara Film Festivali, Eylül ayına sarkmıştı. Salonların büyük bir bölümü yarım kapasite ve az insanla gösterimler yapmıştı. Ancak 32.yılda aşının gelmesi ve önlemlerin alınmasıyla beraber, festivalde izleyiciler adeta merdivenleri doldurdu. Hatta kısa filmlerin gösterildiği salonda, merdivende filmleri takip eden izleyicilere tanık olduk. Ben de festivalde Belgesel filmlerden “Sıcak Yatak” ve “Doğu’nun Işığı”, iki kez “Lacivert Gece” ve “Okul Tıraşı” filmlerinin ekiplerine moderatörlük yaptım. Dolu dolu salonlarda filmlere dair bolca konuştuk ve izleyicilerden de sorular aldık. İşte festival coşkusunu yeniden bu sayede hatırladık ve fiziki buluşmanın önemini bir kez daha anladık… Sevgili İrfan ve İnci Demirkol çiftini, bir kez daha güzel bir festivali başarıyla tamamladıkları için kutlamak gerek. Ayrıca festival boyunca ilgilerini ekiplerden ve bizlerden eksik etmeyen Büyülü Fener Sineması’ndan Seher ve Nazlı’ya, festival ekibinden Yeşim abla, Hacer abla, Selma, Tutku Mavi ve Ozan’a da çok teşekkür ediyorum.

Ödüllendirilen filmler mutlu etti

Festivalin ödül töreni de, tıpkı açılışı gibi dolu dolu geçti. Ödül alanların kendini değerli hissedeceği bir tören planı yapan festivalde herkes, konuşmasını heyecanla gerçekleştirdi. Festivalin ‘En İyi Film’ ödülünü kazanan filmi ise, ‘En İyi Erkek ve Kadın Oyuncu’ ödüllerinin yanı sıra ‘En İyi Görüntü Yönetmeni’ ödülünün de sahibi olan “Anadolu Leoparı” filmi oldu. Filmin oyuncuları Uğur Polat ve İpek Türktan ile tören sabahında “On Matinesi” adlı sinema programımda bir araya gelmiş ve film üzerine sohbet etmiştik. Üzerine filmin ödüllere kavuşması, hepimiz için aslında büyük bir şans oldu. Sohbetimizi alttaki linkten izleyebilirsiniz.

Seçkinin bana göre en başarılı filmi olan “Çatlak” ise, En İyi Yönetmen ve Siyad En İyi Film ödüllerini kazandı. Tek mekanda kurduğu dinamik aile çatışması ve özverili oyuncu yönetimiyle Çatlak’ın jüri tarafından görülmesi önemli. Bir diğer başarılı film olan “Gölgeler İçinde” nin daha çok ödülle buluşmasını niyet ederken, “Sen Ben Lenin” e Senaryo ödülü verilmesi de filmin göz ardı edilmediğin, gösterdi. “Lacivert Gece” filmindeki rolüyle bizi mest eden ve tanıştıktan sonra da çok sevdiğim Güliz Gençoğlu’nun “En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu” ödülüne kavuşmasına çok sevindik. Gençoğlu’nun filmde çizdiği özverili kadın portresi, gerçekten umut vericiydi. Ayrıca Aslı Akdağ’ın “Bekleyiş” belgeseliyle ödüllendirilmesi, bekar bir annenin yaşadıklarının nitelikli bir belgeselle birleşip sunulmasının görülmesi çok güzel oldu. Ayrıca “Yaşasın Kuir sinema!” diye bağırarak ödülünü alan Can Merdan Doğan’ın “Stiletto” kısa filminin ödül alması da çok sevindiğim anlardandı.

Hangi filmleri izledim?

Festivalde izlediğim ilk film, yönetmenliğini Michelangelo Frammartino’nun üstlendiği Il Buco”oldu.İnsan ve doğa ilişkisi üzerine başlayan bir hikaye süreciyle başlayan film, bir süre sonra merak edilesi ve girdaplı bir delikli mağara anlatısına dönüşüyor. İzleyicine sükûnet dolu bir 93 dakika sunan film, bir yer deliğinin peşinden izleyicisini sürüklerken de aslında merak unsurunu da doğru bir yerden yakalıyor. Filmin uzayan süresi ise bir süre sonra filmden soğuma hissi yaratsa da, aslında deliğin bulunuş serüveniyle, ana karakterin hastalanma süreci de iyi bir birliktelik yakalıyor. Doğuş Algün’ün yönettiği “Sıcak Yatak” belgeseli ise, mültecilerin ülkemizde yaşadığı sorunlar ve yaşayabilmeleri üzerine farklı bir bakış açısı sunuyor. Çoğunlukla gençlerden oluşan göçmenlerin kimi zaman aynı yatağı paylaşmak zorunda kalmaları, çevreden aldıkları tepkiler ve para sorunları da filmde başarıyla anlatılmış. İzleyicini boğmadan, yaşanan sorunları kafaya vura vura anlatan bir belgesel örneği… François Ozon’un uzun süredir merakla beklediğim filmi “Her Şey İyi Gitti – Everything Went Fine” ise, ötenaziyi derinine kadar işleyerek izleyicisini bolca yoran ve kafasında bolca soru işaretler oluşturan bir film olarak dikkat çekiyor. Film, baba kız ilişkisine hem duygusal hem de sert darbeler vuran bir dille yaklaşım sergiliyor. Cana kıyma isteği, vicdani kapışma ve her şeyin yolunda gitmesi dilekleri, izleyicinin yüzüne François Ozon tarafından tokat gibi çarpıyor. Sophie Marceau, ruha hitap eden ve filmle uyumlu bir oyunculuk performansı sergileyerek dikkatleri üzerine çekiyor.

Satranç

Belki de festivalde sinema izlemeyi ne kadar çok özlediğimi fark etmemi sağlayan bir film oldu “Satranç” … Stefan Zweig’in efsane romanından uyarlanan film, Philipp Stölzl yönetmenliğinde yaratılan dünya; güçlü sinematografi, dahiyane mekan tasarımı ve hikayesi başarılı uyarlanmış senaryo olarak karşımıza çıkıyor. Dahiyane anlatım bir dili yakalayan film, otel odasındaki sıkışmışlığı da ustaca bir yönetmenlik performansıyla anlatıyor. Oliver Massuci’nin karakterle bütünleşip büyük bir oyunculuk dersi verdiği yoğun yolculukta, kendimi gemideki yolculardan ve o esareti yaşayan birisiymiş hissini yaşadım. Satranç sahnesindeki denge ve güç değişimleri, gerçek sinema hissinini doruklarda yaşamamı sağladı… Vizyona girer girmez mutlaka takip edilmesi gereken yapımlardan bir tanesi olduğunu kanıtlıyor. Merakla izlemeye koyulduğum “Kan Emiciler – Bloodsuckers” filmi ise, bölümlerle dolu hikaye çokluğuna sahip ve izleyiciyi bol yönlendirerek karmakarışık hikayeler nlatmasıyla dikkat çekiyor. Bir mültecinin türlü numaralara zengin bir kadını etkilemesi ve aşkını tüm söylentilere rağmen hiçbir şeyi bozmaması için elinden geleni yapan bu mülteci üzerinden hikayesini anlatan film, trajedi ve absürtlüğün harmanıyla oluşturulmuş. Ancak mantar yenmesi ve vampirlik üzerine kurulmuş olan bu trajedinin kafalarda soru işareti bıraktıran bazı sorunları olduğunu düşünüyorum. Ama bir yandan filmin oyuncularından Aleksandre Koberidze ve Lilith Stangenberg’in performanslarıyla filme bağlandığımı hissettiğimi söyleyebilirim. Samuel Kishi’nin yönettiği “Los Lobos – Kurt”, hayatta kalmaya çabalayan bir annenin yaşadıklarını, büyüme hikayeleriyle harmanlayarak anlatıyor. Filmin bütününde çocukların yaşadıklarını ve büyüdükleri süreçte bir annenin ekonomik olarak zorlanmasını da anlatan film, aslında ağızda bıraktığı duygusal tatla izleyicide hüzünlü ama umutlu bir düşünce bırakıyor.  Animasyonun hoş eşliğinin yarı sıra çocuk oyuncuların iç kıpırdatan performansları, filmden keyifli vakit geçirdiğiniz hissiyle çıkmanızı sağlıyor. Kuralların uyulmamak için olduğu ve Disney rüyası da filmi süsleyen yanlar olarak yer almakta. Festival seçkisinde yer alan bir diğer büyüme hikayesi ise, Alexandre Rockwell’in yönettiği “Sweet Thing – Tatlı Şey” filmi. Bir kez daha büyüme hikayesi olan ve çocukların başrolde olduğu filmleri sevdiğimi hissettiğim film; içine taciz gibi sert bir konuyu da başarıyla alırken, ailesi ayrılmış çocukların savruluşunu da gerçekçi bir dille ele alıyor. Girişte filme ısınmak zaman alsa da zamanla hikayenin içine giriyorsunuz. Siyah beyaz anlatım diline bayılırken, oyunculuklar da hayran olunası…

Gelelim Ulusal Yarışma’da izlediğim filmlere… Erkan Tahhuşoğlu’nun yönetmenliğini üslendiği “Koridor”;Yaşlı iki kadın kardeş üzerinden, insan ilişkileri sorgulaması ve su akıtmasıyla zamanın geçmesi ve yaş alan insan hayatı anlatımı yapıyor. Tek mekanda izleyiciyi zorlayan bir yapısı var ve rüyalar da filmde soru işaretleri bıraktırıyor. Süresi kısa olsa da filmin anlatım dili ağır olduğu için izleyiciyi zorlayan bir hali var. Filmin en büyük artısı, Emel Göksu’nun güçlü oyunculuğu denilebilir. Filmi götüren büyüleyici bir performansa sahip olan Göksu, karakterin yaşadığı psikolojiyi çözümlemiş bir şekilde performe ediyor. Ayrıca Elif Ürse’nin de oyunculuğuyla filme güzel bir artı sağladığını söylemek mümkün… Muhammet Çakıral’ın “Lacivert Gece” filmi ise, özellikle fonda Fikret Kızılok’tan ‘Ama Babacığım’ şarkısının çalışıyla, çatırdamış bir baba-oğul ilişkisine bakış sahnesiyle dikkat çekiyor. Özellikle Cansu Fırıncı ve Güliz Gençoğlu’nun başarılı performanslarıyla da öne çıkan film, senaryosu ve teknik kısımlarındaki hatalarını gizleyemiyor.

Tufan Taştan’ın ilk uzun metrajlı filmi olan “Sen Ben Lenin”, kayıp bir Lenin heykelini gardına alarak, bir sorgulama seyri yaşatıyor. Sorgulama sahnelerinde aklıma Ümit Ünal’ın ‘Dokuz’ filmini de getiren ama o filmden bambaşka bir yöne kayarak özgünleştiğini kanıtlayan film; zamansız bir ortamdaki hikayesini, mekanların pencerede hayali renklerle birleşimi de efektif bir yolculuk yaşatıyor. Finalin açık uçlu bırakılması ve sonsuz bir son buluşa sahip olan film, hayal gücüyle buluşarak gerçeklerden de esinlenerek dahiyane bir senaryo ile karşımıza çıkmış. Adeta distopik bir dünyayı efektlerle başaran film, her izleyicinin sevebileceği bir film değil. Hikayesine yoğunlaşması gereken ve konuya vakıf olanların çok sevebileceği bir film türü Sen Ben Lenin… Filmi yıldızlarla dolu ansambl kadrosunda; özellikle Barış Falay, Saygın Soysal, Mustafa Kırantepe, Binnur Kaya, Serdar Orçin, Nazlı Bulum, Özgür Çevik Bige Önal ve Salih Kalyon’a hayran kaldım. Ama en büyük parantezi, sorgulamalarda üstün performans sergileyen Binnur Kaya ve Salih Kalyon’a açmak gerek… Her bir oyuncu, en ufak sahnesinde bile şahane bir his yaratıyor. Erdem Tepegöz’ün ikinci uzun metrajlı filmi “Gölgeler İçinde”, distopik bir dünyada işçi sınıfının yaşadığı kapitalizm baskısını, güçlü bir sinematografiyle anlatıyor. Post apokaliptik sinemanın, zamansızlığın yerli sinemadaki kaliteli örneklerinden bir tanesi olan film, kurduğu denge-güç ilişkisiyle etkileyici bir sinema örneği olduğunu kanıtlıyor. Fabrika mekanının da filmde karakter olarak dahil oluşu da büyük bir güç getirmiş filme… Mekân tasarımı, sanatı ve görüntü dili muazzamdı. Numan Acar, Vedat Erincin, Ahmet Melih Yılmaz ve Emrullah Çakay, başarılı performanslarla filme artı katıyorlar…