Bu yıl 31. kez izleyici karşısına çıkan Ankara Uluslararası Film Festivali’ne kavuşmanın mutluluğunu nihayet yaşayabildik. Malum tüm dünyayı etkisi altına alan ‘Covid-19’ her şeyi etkilediği gibi ilk darbeyi sanat alanına vurmuştu. Haziran’da yapılması planlanan festivale Eylül ayında kavuşarak, sezonun ilk etkinliğinde nefes aldık. Öncelikle festivali düzenleyen Dünya Kitle İletişi ve Araştırma Vakfı’nın ekibine teşekkür etmek gerek, çünkü hakikaten bu şartlarda bir festivali gerçekleştirebilmenin gayretini gösterebilmek bile çok zor.

Festivalin törenleri ve film gösterimleri, pandemiye uygun bir şekilde planlanmış ve düzenlenmişti.  Cermodern’in açık hava alanında sosyal mesafeli gerçekleşen açılış töreni, kısıtlı da olda coşkulu bir şekilde gerçekleşti.  Sanat Çınarı Ödülü verilen usta oyuncu Tamer Levent’in Ankara ve festival hakkında söyledikleri çok önemliydi. Ankara’nın sanat merkezli bir çıkış olduğunun dile getirilmesi önemli, çünkü Ankara’da sanatın ayrı bir değerinin olduğu yadsınamaz. Emek Ödülü verilen usta sanatçı Şerif Sezer’in duygu dolu sözleri de unutulmazdı. Oyunculuğa olan aşkının ve bu heyecanının bitmediğinden söz eden Sezer, festivalin ilk yılında aldığı ödül kadarki heyecanını da izleyenlerle paylaştı.

Festivalin Ulusal yarışma ödül sonuçlarında ise beklenen ödüller ve şaşırtan ödülleri bir aradaydı. Benim de Ulusal seçkideki favori filmim “Bilmemek” En iyi film, yardımcı erkek ve yardımcı kadın oyundu ödüllerini kazandı. Bilmemek’in yarıştığı festivallerde nihayet fark edilmesi mutlu edici. Onur Ünlü’nün diyalogsuz ama jest-mimik ve sinema mucizelerine dayalı filmi “Topal Şükran’ın Maceraları” nın da fark edilmesi mutlu ederken;  Selen Uçer’in “Aşk, Büyü, Vs.” ve Serdar Orçin’in “Uzun Zaman Önce” filmlerindeki büyüleyici ve güçlü performanslarını göz ardı etmeyen jüriye bol alkış!

Uzun bir süredir sinema salonunda film izlemediğimiz için, festivalin filmlerini sinema salonunda takip etme fikri ilk başta çok sıcak gelmemişti. Çünkü virüsün kapalı alanlarda kalabalık bir şekilde olunca yayılma riskinin yüksek olduğu en başından beri söyleniyor. Ancak festival ekibi, tüm önlemlerin adlınmış olduğu bir ortam haline getirmişti Kızılay Büyülü Fener Sinemaları’nı. Her noktada dezenfektan, koltuk aralarına birer boşluk ve girişte yeni maske temini sunuyorlardı. Ayrıca film başlamadan önce bir uzman yardımıyla, sağlıklı bir şekilde film izlemenin önemi için bir video da izleyenlerle paylaşılıyordu. Bu açıdan festivalin bu konuya özen göstererek etkinliğini gerçekleştirmesi, çok kıymetli.

Festivalde hangi filmleri izledim?

Bu yıl Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nda yarışan 9 filmi de, daha önceki festivallerde takip ettiğim için festivalde bu yılki tercihlerimi Dünya Sineması’ndan yana kullandım.

Salvador Simo’nun usta yönetmen Bunuel’i andığı animasyon  “Bunuel, Kaplumbağaların Labirentinde” filminde, Luis Bunuel’in ‘Ekmeksiz Toprak’ filmini çektiği 1933 İtalya’sına gidiyoruz. Filmde para bulma çabaları, egolar, istekler, çaresizlikler ve hayatın savurduğu hayaller havada uçuşurken; hayatta tesadüflerin aslında ne denli bir yol çizdiğine de işareti görebiliyoruz. Las Hurdes köyünde ve bu köyün çevresinde yaşanan inanılmaz olaylar, bu olaylarla Bunuel ve ekibinin karşılaşmaları muazzam bir dille anlatılırken; filmden kareler de bu gerçekliklere güzel bir eşlik oluyor. Kimi zaman naifliğin öne çıktığı filmde, egoların fırlamasıyla acıma duygusunun anlık yok oluşuna da şahit oluşumuz çok güzel bir dengeyle sağlanmış. Sanırım filmde en sevdiğim nokta bu oldu. Hayat her bir duygunun varlığıla aslında  bir hayat… Filmde sevdiğim bir nokta da çekim esnasında çocuklarla karşılaşma ve ekibin, o çocukları arabayla bıktırana kadar gezdirmeleriydi…

Yüzündeki Sır ve Transit filmlerini izlerken hayran olduğum ve yönetmenlik başarısını kantılayan bir mertebeye koyduğum yönetmen Christian Petzold’un yeni filmi “Undine” de, başrollerde Petzold’un ‘Transit’ filminde de başrolleri verdiği Paula Beer ve Franz Rogowski yer alıyor. Sevgilisi tarafından terk edilen Undine’nin, bir inanışa göre onu öldürmeli ve kendini çağıran suya geri dönmelidir. Ancak bu sırada karşısına Christoph çıkar ve yeni bir aşk doğar. Her şeyin yolunda gittiği sırada her şey tepetaklak olur ve yeni kararlar gelmek durumunda kalır. Bir ideolojisi olan, anlatım dili kuvvetli ve güçlü oyunculuklara sahip bir film olmuş Undine. Undine karakteri, başkarakter olmayı ve filme adını koymayı sonuna kadar hak eden bir hikâyeyle karşımızda. Su, dalgıç ve aşk üçgeninde oluşan bağı hayranlıkla izlerken; fondaki müziğin muazzam eşliği de filme artı katıyor. Özellikle final sahnesinde Undine’nin inandığı değerden kaçmaması, bunu gerçekleştirmesi ama bunu bir hiç için yaptığını öğrenmemiz hüzünlendirse de senaryoda bu açından kurulan bağa dikkati çekmek gerekli. Paula Beer ve Franz Rogowski yine güçlü oyunculuklarla karşımızdalar… Ancak film bitmesi gereken yerde final yapmıyor ve uzamaya devam ediyor. Asıl hikayesinin bittiği ve senaryoya izleyeni bağladığı noktada final yapması gerekirken, gereksiz bir geleceğe doğru yola çıkıyor ve sona bağlanmakta zorlanıyor.

Arne Körner’in yönettiği “Gasmann” , Alman sanat ve tiyatro dünyasına bir hiciv niteliğinde karşımıza çıkıyor. Daha çnce filmlerde rol almış ve ilk tiyatro başrolü için hazırlanan oyuncu Bernd’in hikayesine odaklanan film, Bernd’ün rolü ile gerçeği arasında kalışının trajikomik hikâyesini işliyor.Bernd karakterine hayat veren Rafael Stachowiak’ın inançlı ve güçlü performansında nefes aldığım filmde; egolar yenide havada kapışıyor. ‘Canlandırdığın rol ile gerçekte yaşadığın ama hayatın dana biçtiği rol arasında nasıl bir sıkışma yaşarsın?’ sorusunda kalan filmde; güçlü oyunculuklar ve şehir-taşra görüntüsünün harmanını başaran bir yönetim öne çıkıyor. Burnu havada o Alman sanatına ve gerçekle ilgisi olmayan tiyatro hicvini izleyenlere hissettiren film, dostluğun kıymetini ve yılların arkadaşları eskitemeyeciğini de gözlere çarpıyor.

1970 yapımı klasiklerinden ve Eric Rohmer anısına gösterilen “Claire’nin Dizi”, Rohmer’in ‘ahlak hikayeleri’ serisinin beşinci fimi olarak karşımıza çıkıyor. Yakın zamanda evlenecek olan Jerome’nin hikayesine odaklanan film; aşk, arkadaşlık ve özlem duyguları arasında sıkışmış ama iyi bir insan olmak için kendini dizginlemenin içsel hesaplaşmasını kaliteli bir dille anlatıyor. Evlilik öncesi bir tatile çıkan Jerome’nin önce Laura ile flörtü, ancak daha sonra kız kardeşi Claire’e olan aşkı anlatılıyor. Ve bu aşka ilham olan şey de çok enteresan, Claire’nin dizine dokuna arzusu… Bu arzu, dizle olan ‘o bir anlık’ yakın temaslar sonrası içte kıpırdanmalara neden oluyor. Tesadüfi buluşmaların oluşturduğu hislerin psikolojisi üzerine güçlü bir anlatım dili görebileceğimiz filmi, ayrıca sinema perdesinde izlemek de zevkliydi. Belki de o dize dokunsa, o his bitecekti. O dize dokunsa içinde aşk kalmayacaktı. O hissi yaşadıktan sonra Jerome mu yenik düşen taraf olacaktı, yoksa başka bir gence aşık olan Claire mi? Jean-Claude Brialy’nin Haranlık bırakacak performansla yer aldığı film, bu sorgulamaları kafamda döndü dolaştırdı film boyunca. Belkide cevap bulamamak filmi sevme nedenim oldu…