-Oh valla bu tatil hepimize iyi gelecek, en azından on gün yemek yapma derdimiz yok.
-Aynen valla! Ben dizime platin taktırdım iki ay kendime gelemedim; doğru dürüst ayağa bile kalkamıyordum ama ocağın yanına oturak koyup yemek yetiştirdim bunlara.
-Geçmiş olsun. Neyse on gün şöyle güzelce dinleniriz artık.

Annemin sabah altıda “Sinan, ha Sinan kumi le!(uyan hadi!)” sözleriyle uyandım. Bugün kampımızın ilk günüydü, erken kalkıp yola çıkmadan odamı toplamam gerekiyordu. Odamı toplamam gerekiyordu çünkü tatilde, yolda başımıza bir şey gelse, ölsek falan polisler komşularla eve girer, araştırma yapıldığı sırada “Berrin de amma dağınıkmış, evde sanki kadın yaşamıyormuş, ayıp ya insan bari çocuğunun yatağını toplar,” konuşmalarının yaşanmasını annem istemiyordu. Ayrıca kırkımızın mevlidi falan okunduğunda; duaları okuyan kişi mutlaka evin son halinden haberi olur “allahü la ilaha illallah hüvel kayyüm ya hüvel kayyüm tamam da ne pasaklı kadınmış arkadaş çocuğun pantolonu bile kitaplıkta ya böyle bir şey olabilir mi neyse Allah günahlarını affetsin” diyebilirdi. Buna engel olmalıydım.

Anneme laf gelmesin diye odamı bir güzel topladım ve yola koyulduk. Yolda annemin yaptığı börekleri afiyetle yedik. Susadık. Annemin hazırladığı soğuk suyla susuzluğumuzu giderdik. Çok seviyorum annemi o olmasa hiçbir tatil güzel geçmez.

Bir buçuk saatlik yolun sonunda biraz erken de olsa kamp yerine ulaşmıştık. Sürenin dolmasını beklemek üzere, girişteki çardakta vakit geçirdiğimiz sırada; bizim gibi erken gelen ailenin kadınıyla, annem on günlük tatilin güzelliğinden bahsetmeye başlamışlardı. Annem yaşadı. On gün yemek yapmak yok. Ona verilebilecek en güzel tatil. Umarım eşim de anneme benzer. Oedipus hipotezini de böyle ortaya çıkarmıştır Freud. Eşim anneme benzesin, on gün yemek yapmamak ona yetsin. Aslında bir de sınıf öğretmeni olursa çok daha güzel olur. Hem maaşı olur hem eve erken gelir. Sabah dokuz akşam üç. Ee üç ayda bir de tatil. Eve geldiğimde ona gönül rahatlığıyla “ne yemek var hayatım bugün,” diye rahatça sorabilirim. Sevdiğim yemeklerden birini yaptıysa ona hak ettiği tümceyi kurar “seni çok seviyorum hayatım,” bile derim, hatta çocuklarımız da varsa “anneniz aslan gibi vallaha, bir tanecik anneniz var,” da diyebilirim. Eskiden ev hanımı olması idealdi ama artık bir eve çift maaş gerek benim tek başıma maaşım yetmez.

Tamam tek maaş yetmez ama bankacı falan olursa da sevdiceğim biricik eşim, işi bıraktırırım ona. Sonuçta çocuklar için bakıcı tutmaya kalksan bin beş yüz, iki bin lira, aynı şeye denk gelecek onun çalışması. Üç beş kuruş için çocukları annelerinden ayırmaya değmez. Çocuklarımın geleceği için en ideal eş sınıf öğretmeni evet. Hem benden az kazanır beni ezmeye de kalkmaz. Ah keşke ben de diğerleri gibi bencil biri olsam o zaman canımın istediğiyle evlenebilirdim. Ama ben onlar gibi olamam çocuklarımın geleceğini düşünmek zorundayım.

Sınıf öğretmenliğinin yanında biraz da güzel bir şey olsun. Benim beğenmem çok önemli değil de dışarıdan bakan “oo Sinan’ın karısı çok güzelmiş,“ desin. Tabii benim için her şeyden önemlisi dürüstlük, dürüst biri olsun, karakterli bir kadın olsun. 

İşte tüm bu söylemlerin integralini aldığınızda ortaya çıkan şey: “Çalışıyorum diye annelikten imtina eden bir kadın aslında kadınlığını inkar ediyor demektir. Anneliği reddeden, evini çevirmekten imtina eden bir kadın iş hayatında ne kadar başarılı olursa olsun eksiktir, yarımdır.”