Atlas’la tanışmamız yıllar öncesine, Ankara Film Festivali’nin 26’ncısına dayanıyor. Ben o sıra “6. Seans” programımı yapmaya daha yeni başlamışken, o da “Sine Günce” programıyla sinemayı başka bir yerinden ele alıyordu. Zaman geçtikçe Ankara’da birçok haberi birlikte takip ettiğim, sektörde tanıdığım en dürüst, nerede ne yapacağını çok iyi bilen ve neye ihtiyacın olursa yanında olan değerli bir meslektaşım oldu.

Yayınladığı kitaplarla da okuyucusuna umut vadeden Atlas’ın yeni kitabı “Babaannemin Kızkardeşleri” ise, okuyanları kısa süren ama sürükleyici bir yolculuğa çıkarıyor. Gerçek hikayeleri okuduğunuzda içinde derinleşip yeni farkındalıklar da kazanabiliyorsunuz. Taze taze raflarda kendine yer bulan kitabın üzerine, can dostum Atlas’la konuştuk… Merak edilenler, işte karşınızda…

“Babaannemle aramızda hep çok özel bir ilişki oldu.

“Babaannemin Kızkardeşleri” kitabını yapma fikri, daha doğrusu bu hikayelerin bir kitap haline getirilme fikri nasıl oluştu?

Babaanne ile büyümüş çocuklardan biriyim ben. Çok şanslıyım ki, sözlü kültürü taşıyan ve muhteşem aktaran bir babaannem vardı. Okuma yazması yoktu, ancak hikayeleri vardı. Gece gündüz ben onun anlattığı hikayeler ve söylediği türkülerle büyüdüm. Babaannemle aramızda hep çok özel bir ilişki oldu. Çok bağlıydık birbirimize. Ve ben bu bağın sevgi bağının ötesinde, Kasım 2012’de onu kaybettiğimde, esasında bir aktarıcılığın da bağı olduğunu anladım. Ve babaannemin hikayelerinin peşine düştüm…

Aslında bu kitapta, babaannenin köyüne gidiyorsun ve orada sırlar arıyorsun sanki. Bu sırlar, seni ve okuyucuları da başka noktalara ve farklı hikayelere doğru sürüklüyor… Birçoğumuzun babaannesi, anneannesi ve dedeleriyle farklı bağları olur. Bir hikâye anlatırlar ve o hikâyede ilginç parçalar bulursun. Senin babaannenle aranda nasıl bir bağ vardı? Ve Babaannenin sana anlattığı ve kitabın da finali olan “Hicran”ın hikayesi de bu noktada önemli…

Esasında ben sır aramadım hiç, yollara çıkışım,kadınları arayışımda “ne aradığımı arıyordum” diyebilirim. Bildiğim tek şey,babaannemin anlattığı o köydeki arkadaşları, komşuları… Çok ilginç bir hikâye ve sır yoktu. Ama yolculukta beni de şaşırtan mucizeler oldu. Mucize diyorum çünkü karşılaştığımda da yazarken de hala inanamadığım ve yüreğimi doldurup taşıran kişiler oldu.

Babaannem çok konuşan, çok çok anlatan bir kadındı. Rüyalarını, inançlarını, sevinçlerini, hüzünlerini hep çok sesli yaşardı. Ve hep ilgimi çekecek bir şeyler vardı onun heybesinde… Bazen anlattıklarını defalarca yeniden anlatırdı ama aynı ilgiyle dinlediğimi fark ederdim. Ben anlatılanlara meraklı bir çocuk ve genç, o ise iyi bir anlatıcıydı. O da beni dinlerdi. Hem de ilgiyle ve unutmazdı anlattıklarımı, bir daha anlatmamı isterdi. Ve sanırım sevgimizle birlikte en çok böyle besledik birbirimizi.

Kitabın sonundaki Hicran’ın hikayesi ise babaannemin bana anlatmadığı benim başkalarından duyduğum ama tuhaf bir şekilde babaannemin hep kaçtığı bir hikayeydi. Ve ölümünden önce bana anlattığı son hikâye olduğundan habersiz dinledim Hicran’ı sonunda babaannemden.

Kitabın adı “Babaannemin Kız kardeşleri” ama kitaptaki kadınların hepsi babaannenin kız kardeşi mi? Yoksa köyde bulduğun gizli hikayelerden parçalar mı?

Buradaki “kız kardeşlik” biyolojik bağla olan bir kardeşlik değil. Kadın mücadelesinde, kadınların birbirine gösterdiği dayanışmanın kardeşliği… “Kirpiğin yere düşmesin kız kardeşim”in kardeşliği… Çünkü bu mücadelede kadınların dostluk, yoldaşlık ve kız kardeşlikle bir arada olması çok değerlidir. Kitapta kız kardeşliğin birleşik yazılması da bundan kaynaklı, çünkü bu kızkardeşlik artık başka bir dil ve kavram taşımalı… Ve işte kitaptaki babaannemin kız kardeşleri de; babaannemin komşusu, köylüsü, akrabası, akrabasının torunu… Mehpare ve Seher yalnızca babaannemin biyolojik kız kardeşleri. Bu arada kitapta babaannem ve annesi dışında köy ve kadın isimlerini değiştirdik çünkü biliyorsunuz ki böyle çalışmalarda kadınların güvenliği çok önemlidir. İsimlerin hepsini kadınların gerçek isimlerinin eş anlamı ya da yakın anlamı olarak arayıp bulduk. Bazen de anlamını araştırmaya gerek kalmadı o kendi ismini buldu.

“Halil olmasa bu kitap eksik olacaktı…”

Bütün köyü Halil ile birlikte geziyorsunuz. Özellikle mezarlık ve evler konusunda sana yardımcı oluyor.

Halil o köyde benim en yakınım, yol arkadaşım sahiden. O olmasa ne olurdu, nasıl olurdu bilmiyorum. Kitaptaki o mucize isimlerden Romanyalı Salih’in evine ısrarla beni Halil götürdü. O ev olmasaydı bu kitap eksik olacaktı ve ben farkında bile olmayacaktım. Yani Halil olmasa bu kitap eksik olacaktı…

Köyde karşılaştığın en ilginç, seni şaşırtan veya en fazla konuştuğun kişi kim oldu?

Köyde benim fotoğraf makinem Halil’in boynunda, biz kapı kapı gezerken çıkmaz bir sokağın sonunda bir çardakta oturan bir grup kadın gördük. Altı yedi kişilerdi… Onlara heyecanla yanaştığımızda Halil makineyi onlara doğrulttu ve kadınların hepsi aynı anda yüzlerini elleriyle kapadı. Halil arkasını dönüp aniden uzaklaştı birkaç adım, ben ne olduğunu anlamaya çalışarak kadınlara doğru gittim. Benim yalnız olduğunu fark edince açtılar yüzlerini… Aslında onlar Halil’i, Halil o kadınları tanıyor ama arada olan fotoğraf makinesi meğer iki tarafı da şaşkına çevirmiş. Halil makinenin heyecanıyla onlara objektif doğrultuyor. Sonrasında bana “abla çok da iyi zum yapmıştım ha” diye anlatıyor. Kadınlar da Halil’den değil objektiften korkup saklanıyorlar. Sonrasında Halil’e fırlatılan terlikler ve kahkahalarla tatlıya bağladık her şeyi…

Fidan ve Gülseven’in hikayesi çok ilginç… Fidan aslında ablasının evleneceği adamla evleniyor ve kaderin çarkı bir nevi bambaşka bir yola savruluyor. Evlat acısı da yaşıyor… Bu hikâye üzerinden soracak olursam, birçok insan anlatmaktan çekineceği hikayeler var. Onlar nasıl ikna olup bu hikayeleri senle paylaştılar?

Babannemin Kızkardeşleri’nde, Konya’daki Havva dışında hepsi babaannemin çok yakından tanıdığı, teması olan kadınlardı. Babaanneme ve dolayısıyla bana duydukları yakınlık ve güven duygusuyla, bana bu hikayeleri anlattılar. Nerede, nasıl yazıp çizeceğimi bile sormadılar, ben anlattım ısrarla. İçlerinin rahat olması için her aşamayı aktardığım yerler oldu.Özellikle Fidan, en yakınımız, en iyi tanıdığımız… Ben de onun en güvendiği kadınlardan biriyim. Bu kitabın önemli güzelliklerinden biri oldu benim içinde, Fidan ilk kez konuştu. Bu hikâyeyi biz Gülseven’den ve çevreden çok dinledik fakat Fidan ilk kez bu kitapta olan röportajda anlattı. Kendi sesini de ilk kez duydu burada. En çok ağladığımız ve en çok zorlandığım röportajlardan biri oldu.

Muhtar Şükran’ın da ilginç hikayesi var. “Bu yaştan sonra ne yapabilirim ki?” diyen birçok kadın için bir umut hikayesi aslında…

Evet, tüm gerçekliği ve dayatımları alt üst eden ve kendi gerçeğini yaratan bir hikaye Şükran… Edip Cansever’in “sarılıp gövdesine sımsıkı, bir kadın kendini doğurabilir isterse” dizelerinin vücut bulmuş halidir benim için Şükran… Üstelik bu seçimlerde yine muhtar adayı Şükran, oturduğu ilçede, mahallede çok sevilen şifacı bir kadın o… Ama Şükran değil yalnızca Babaannemin Kızkardeşleri kitabında tüm hikayeler, kadınlar umut veriyor. Özellikle bu yanıyla ele aldım. Evet hepsinde acılar, sancılar var. Ama hepsinde umut var, güç var…

Kitapta uğradığımız yerlerden bir tanesi de Bade’nin erik ağacı… Ama Bade o ağacı kimseyle paylaşmak istemiyor sanki. Rızalık mı istiyor yoksa?

Bade ve erik ağacı köyde değil, Ankara’da benim büyüdüğüm mahallede. Bade, babaannemin komşusu ve çok yakın arkadaşıydı. Çocukluğum dedim ya işte o erik ağacı bana ve tüm mahallenin çocuklarına yasaktı. Yanından geçemezdik o ağacın… Rızalıktan öte bir anlam taşıyor onun için… Bade’nin paylaşmak istemediği sadece o erik ağacı değil, o bahçede çizdiği sınırları kimsenin geçmesine izin vermiyor. O sınırlar onun güvenliği, var olduğuna inandığı yerler. Onun için geçilirse kendinin tanınmayacağına belki yok olacağına dair derin izler olabilir.

“Gazetecilik kalemini elden bırakmadan, ancak daha edebi bir dille oluşan bir kitap oldu.”

Bu kitapla birlikte “araştırmacı – gazeteci” yoluna girmiş görüyorum seni. Aslında çıkış yolun bambaşkaydı belki, ama hikayelerin içinde dolaşa dolaşa yeraltında gizlenmiş bambaşka hikayelerle karşılaşmışsın…

Ben araştırmacı gazeteciliği en çok ilk kitabım Kişer Pari Mama’da deneyimlediğimi düşünüyorum. Çünkü o tam bir haber dili ve haberci merakıyla sürülmüş izlerdi. Fakat Babaannemin Kızkardeşleri yine gazetecilik kalemini elden bırakmadan ancak daha edebi bir dille oluşan bir kitap oldu. Çok planlı olmasa da varmak istediğim yer tam da burasıydı. İlk kitabımda çok istesem de yapamadığım,kalemimin yetmediği cümleler bu kitapla yerini, yöntemini buldu. Böylelikle ikinci kitabımla birlikte, üstadım Yaşar Kemal’in “röportaj bal gibi edebiyattır” sözünün de hakkını verdiğime inanıyorum.

Yade kitap ile nasıl bir çalışma işbirliğiniz var? Yeni kitap çalışmaların var mı?

Yade Kitap, çalıştığım medya ajansı Aren Tanıtım’ın yayın markalarından biri. Burada metin yazarlığı ve Yade Kitap ile birlikte kitap editörlüğü yapıyorum. Fakat Yade’nin yazarı olmak çok ayrı oldu, ayrıcalıkta oldu diyebilirim. Çünkü kitap fuarları başta olmak üzere okurla buluşma yolunda her zaman yanımda, yanımızda oluyor. Bir de kitap kapağı, ajanstan grafiker Burak Akıncı’nın günlerce uğraştığı bir çizim oldu. Kitabın içeriği kadar biçimi, sunumu, sosyal medyada yer alışı hepsi profesyonel bir ekibin elinden geçti, geçiyor. Bir yazar için muhteşem bir ayrıcalık olduğunu düşünüyorum.

Yade Kitap ile birlikte benim eğitim verdiğim alanlarda da yayınlar hazırlıyoruz. Bunlardan ilki hızlı okuma tekniklerini sunduğumuz Hızlı Okuyorum Zamanı Yönetiyorum Çağı Kavrıyorum isimli kitabım oldu. Kişisel gelişim olarak düşünebileceğimiz teknik bir kitap ve bunun gibi çalışmalar olacak önümüzdeki zamanlarda. Ve bununla birlikte hazırlanan üç ayrı kitap var. Babaannemin Kız kardeşleri altı yılda tamamlandı ve defalarca değişti, düzenlendi. Bu çalışmalarım da kendileri için en doğru zamanda okurla buluşacaktır.