“Bir gizemin içine doğduk. İnsan olduğumuzdan bu yana bizi avlayan bir gizem… Bu küçücük dünyaya, yıldızların örtüsünün altında, nereden geldiğimizi, kim olduğumuzu, evrenin nasıl oluştuğunu ve kozmik yalıtımımızı nasıl sona erdireceğimizi açıklayan bir not olmadan, kapı eşiğine terk edilmiş bir bebek gibi uyandık… Bu soruların cevaplarını artık kendimiz bulmak zorundayız.”
(Neil deGrasse Tyson, Cosmos, 1. Sezon 3. Bölüm)

Tüm bu sorulara çeşitli cevaplarımız var. Kimimiz dini öğretilerle, kimimiz bilimin araştırıp ölçebildiği kadarıyla verdiği yanıtlarla, kimimiz etraftan duyduklarıyla, kimimiz de sezgileriyle cevaplıyor bu soruları… Aslında hepimizin yaptığı ortak şey belirsizlikleri belirli hale getirmeye çalışmak. Bir diğer ortak yönümüz ise orada olmayanı görebildiğimiz için hayatta kalmış ve genlerimizi sonraki nesillere aktarabildiğimiz için de bu özelliğimizi hâlâ koruyor olmamız.

Gözün evrimleşmesiyle beyin ve zihin gelişimi paralellik gösteriyor (ÇBM Evrim Ağacı, 2011). Öyle ki dik durmaya başlamayla birlikte başı yerden kaldırıp dünyayı görmek dünyayı anlama ve anlamlandırma ihtiyacını da beraberinde getiriyor. Anlamdan önce algı, algıdan önce ise duyum geliyor şöyle ki; iç dünyamız ile dış gerçekliğin ilk buluşma yeri duyu sistemimiz olunca kendimiz ve kendimiz dışındaki her şey ile ilişkimiz 5 duyu sistemimizden gelen duyusal bilgilerle başlıyor. Algı ise duyumların yorumlanmasıdır bu nedenle duyumlarımızla algılarımız her zaman birbiriyle örtüşmeyebiliyor. Hele ki dışarıdan gelen malumat belirsizse biz onu belirsizlikleri giderecek, boşlukları dolduracak şekilde yorumluyoruz.

Dünyayı nasıl algıladığımızı merak eden deneysel psikologlar, Yapısal Algı (Constructive Perception) teorisi ile uyaranları aktif olarak seçip ona ilişkin “duyumları” o uyaranla ilgili geçmiş deneyimlerimizin bellekten geri getirilmesiyle birleştirdiğimizi ve algımızı bu şekilde yapılandırdığımızı belirtiyor. Yani sadece duyu organlarımızla değil zihnimizdeki bilgilerle de görüyoruz (Solso ve ark., 2007, s. 85). Hatta orada olmayan şeyleri dahi görüyoruz. Peki neden?

Kanizsa Üçgeni

Şüpheci (Sceptic) olarak bilinen deneysel psikolog Michael Shermer, “İnanan beyin: İnançları doğru gibi kurgulama ve pekiştirme süreci” (2015) adlı kitabında aslında diğer insan (homo) türlerinin değil de orada olmayan şeyleri görebilen ve de olaylar arasında aslında olmayan bağlantılar kurup ona göre hareket eden türün hayatta kaldığını belirtiyor. Diğer bir deyişle, orada olmayan şeyleri görmek hayatta kalmayı sağlıyor. Alıntı yapmadan önce kısa bir ön bilgi vermekte fayda var. Hipotez (öngörü) testi bilimsel bir terim olsa da günlük hayatta da sıkça kullandığımız bir düşünme, analiz edip sonuca varma yöntemidir. Bir duruma ilişkin bir hipotezimiz varsa bunu araştırma, gözlem veya deney ile test edip değerlendiririz. Sonuçların anlamlılığına göre hipotezimiz doğrulanırsa kabul eder ve onu doğru varsayarız, yanlışlanırsa da reddederiz. Eğer analiz sonuçlarımıza göre hipotezimiz yanlış olduğu halde onu doğru kabul edersek Tip I hata (alfa), doğru olduğu halde onu yanlış kabul edersek de Tip II hata (beta) yapmış oluruz (Bulduk, 2003).

Shermer, bunu o kadar sade ve güzel örneklendirmiş ki direkt aktarıyorum: “Üç milyon yıl önce bir Afrika vadisindeki svan boyunca yürüyen bir insansı olduğunuzu hayal edin. Otların arasından gelen bir hışırtı işitiyorsunuz. Bu sadece rüzgar mı, yoksa tehlikeli bir yırtıcı mı? Cevabınız ölüm ya da kalım anlamına gelebilir.

Otların arasından gelen hışırtının tehlikeli bir yırtıcı olduğunu varsayarsanız ve sadece rüzgar olduğu ortaya çıkarsa, kavrayışta yanlış pozitif ya da gerçek olmayan bir şeyi gerçek sanma olarak da bilinen Tip I hatayı işlemiş olursunuz. Yani var olmayan bir kalıbı saptarsınız. Otların arasından gelen bir hışırtıyı (A) tehlikeli olmayan bir yırtıcıya (B) bağlarsınız; oysa bu durumda (A) (B)’ye bağlı değildir. Sakıncası yok hışırtı sesinden uzaklaşır, daha tetik ve sakıngan kesilir, varacağınız yer için başka bir yer bulursunuz. Otların arasından gelen hışırtının sadece rüzgar olduğunu varsayarsanız ve tehlikeli bir yırtıcı olduğu ortaya çıkarsa, kavrayışta yanlış negatif ya da gerçek olan bir şeyin gerçek olmadığını sanma olarak da bilinen Tip II hatayı işlemiş olursunuz. Yani gerçek bir kalıbı gözden kaçırırsınız. Otların arasından gelen bir hışırtıyı (A) tehlikeli bir yırtıcıya (B) bağlamaktan kaçınırsınız; oysa bu durumda (A) (B)’ye bağlıdır. Yem olursunuz. Tebrikler, bir Darwin Ödülü kazandınız. Artık insansı gen havuzunun bir mensubu değilsiniz. Bazen A gerçekten B’ye bağlıdır bazen de değildir.” (Shermer, 2015, s. 49).

Böylelikle bilişsel seçilim (cognitive selection) yoluyla kurgusal düşünenlerimiz hayatta kaldı ve bu özelliklerini bir sonraki kuşaklara aktarabildiler. Artık türümüzün devamı olan bizler soyut düşünebiliyor, kurgularımıza inanıyor ve bu özelliklerimiz sayesinde yaşamımıza ve dünyaya yön veriyoruz.

Benzer şekilde Harari de, Hayvanlardan Tanrılara Sapiens (2015) adlı kitabında sapiensin ortak inanç vasıtasıyla kurgusal, hayali bir gerçeklik yaratarak (bilişsel evrim) diğer türlerden farklılaştığını belirtiyor. Buna göre; var olmayan şeyler hakkında konuşabildiğimiz, kurgu becerimiz sayesinde yarattığımız efsane/mitlere inandığımız ve bunlara aynı şekilde inanan diğer yabancılarla işbirliği yapabildiğimiz için diğer türler değil de biz hayattayız. Kurduğumuz şirketler, ülkeler, dinler vs… Her ne kadar şirketleri binaları ya da çalışanlarıyla, ülkeleri vatandaşları ya da sınırlarıyla, dinleri kutsal kitaplar ve ibadet yöntemleriyle somutlaştırmaya çalışsak da aslında hepsi bilişsel sistemimizin ürünü olan gerçeklerdir. Kurgusal gerçekler (fictitious reality)… Öyle olduğuna inandığımız sürece var olacak gerçekler…

Kaynak

Evet hepimizin, tüm canlıların ortak bir amacı var o da hayatta kalmak ve devam etmek için kendini, diğerlerini, sosyal etkileşimleri, evrende olup biteni tanımak, anlamak ve anlamlandırmak. Bunu yapmak için pek de mükemmel bir bilişsel sisteme sahip olduğumuzu söyleyemeyiz. Hepimizin bilişsel kapasitesi, bilgi işleme zamanı ve becerisi ile sınırlı… Beyinlerimiz bu sınırlı oluş gerçeğiyle bilişsel olarak tarafgir davranarak baş etmeye çalışıyor. Bir sonuca ulaşmak için sistematik bir şekilde kısa yollar ya da genelde kabul görmüş kuralları kullanma olarak tanımlanan bilişsel tarafgirlikler (cognitive bias) bu sınırlılığı telafi etmek için var (Haselton ve ark., 2005).

Kaynak

Kolay olan çoğunluğun ya da otoritenin ya da idealize ettiğimiz birinin yaptığını yapmak, söylediğini doğru kabul etmektir. Küçük parçalardan hareketle çıkarım yapmak ve o çıkarıma inanmak işimizi kolaylaştırır çünkü bir şeyi farklı yönleriyle düşünmek zihinsel bir iş yüküdür. Aslında sadece küçük bir parçayı görüyorken, tamamını gördüğümüze inanıp savunduğumuz şeyler diğer tüm açıklamaları reddetmek için yeterli mi diye bir düşünmeli… Bundan emin olmanın yolu ise bir şeyi bilmek ya da bir şeyin doğru olduğuna inanmak için tek bir olay ya da kanıtla yetinmeyip sorgulamaya devam etmektir. Çünkü türümüzün hayatta kalmasını sağlayan bu kurgulara inanma özelliğimiz aynı zamanda o kurgulara inanmayanları dışlayıp yok etmek için de neden (ortam/fırsat/bahane) oluşturuyor.

Yani türümüzü devam ettiren bu özellik ötekileştirilenlerin sonunu getiren de bir özellik ayrıca… Oysa hangi durumlarda, neyi, neden, nasıl, eksik ve boşlukları kendimizce doldurarak anlamlandırdığımızın farkında olmak hem kendimizle hem de diğerleriyle (özellikle bizim gibi düşünmeyen, bizim inandıklarımıza inanmayanlarla) sağlıklı ilişkiler kurmamızı sağlayacaktır. (Savaş güçle değil anlayışla biter der Einstein).

Çünkü algılarımız bilişsel kapasitemizle sınırlıyken ve her şeyden önce zihnimiz fiziksel dünyada olmayan şeyleri görme eğilimindeyken bir şeye inanç boyutunda tutunup kendimizi diğer tüm açıklamalara kapatmak sevgisizliği, anlayışsızlığı, çatışmayı, savaşı doğuruyor. Bu da sadece çatışma ve savaşlardan nemalananlara hizmet ediyor. Başka hiçbir şeye değil!

Hepimiz milyarlarca yıldır yazılmaya devam eden evren günlüğünün birer yazarıyız. Birilerinin piyonu, kuklası, müridi, savunucusu olmaktan daha anlamlı bir görevimiz var bu dünyada. Bunu kendinize hatırlatınız…

Kaynaklar:

  • Bulduk, S. (2003). Yeni başlayanlar için psikolojide deneysel araştırma yöntemleri. İstanbul: Çantay Kitapevi.
  • ÇBM Evrim Ağacı. (2011, 21 Haziran). Duyular – 2: Görme – Gözün Evrimi, Kusurları, Evrimsel Hatalar ve Çok Daha Fazlası… Erişim tarihi: 19 Mayıs 2017. http://www.evrimagaci.org/makale/149
  • Harari, Y. N. (2015). Hayvanlardan tanrılara sapiens. (E. Genç, Çev.) İstanbul: Kolektif Kitap.
  • Haselton, M. G., Nettle, D. & Andrews, P. W. (2005). “The evolution of cognitive bias.” The handbook of evolutionary psychology. Buss, D. M. (Ed). (ss. 724-746). Hoboken, NJ, US: John Wiley & Sons Inc., xxv.
  • Shermer, M. (2015). İnanan beyin: İnançları doğru gibi kurgulama ve pekiştirme süreci. (N. Elhüseyni, Çev.) İstanbul: Alfa Yayınları.
  • Solso, R. L., Maclin, M. K. & Maclin, O. H. (2007). Bilişsel Psikoloji. (A. Ayçiçeği-Dinn, Çev.) İstanbul: Kitapevi Yayınları.

Başlık Görseli