Krzysztof Kieslowski’nin adlarını Fransa bayrağının renklerinden aldığı bilinen Mavi, Beyaz ve Kırmızı üçlemesinin son filminde tanıştığımız, görür görmez içimizin ısındığı, film boyunca takip ettiğimiz ve filmi bitirdiğimizde arkadaş olduğumuz bir karakter Valentine.

Üniversite öğrencisi, modellik yapıyor. İlk karşılaşmamız ayrı şehirlerde yaşayan sevgilisiyle telefonda konuşurken oluyor. Kıskanç sevgilisine olan sadakatini ve bir ilişkisi olmasına rağmen hissettiği yalnızlığı ilk dakikalarda anlıyoruz. Sevgilisi Michel’in şiddete varan kıskançlığına gülümseyerek ve aşk dolu verdiği yanıtlarla ilk sahneden duygusal, çocuksu, sessiz, itaatkâr, sorumluluk sahibi, anlayışlı bir portre çizen Valentine karakterini Kieslowski çok sevmiş olmalı ki filmin içinde bile defalarca alkışlatıyor. “Model”lik yapıyor olmasının tesadüf olmadığı ve bu karakterle bir “makul kadın” tanımı yaptığını düşündürüyor.

Filmde aldatma/aldatılma hikâyelerinden yola çıkarak adalet, vicdan, sadakat/sadakatsizlik temaları işleniyor. Söz konusu kavramlar Valentine’nin bir köpeğe çarpmasıyla belirmeye başlıyor. Kırmızı’da çok belirgin olmayan ancak filme yedirilmiş köpek teması birçok olay içinde bize bir “kalp, vicdan” figürü işlevi gördüğünü düşündürüyor. Valentine’nin çarptığı köpek bir yargıca ait, çarptıktan sonra önce sahibine götürüyor. Yargıç kapısını açık tuttuğu evinde otururken içeri girip köpeğine çarptığını söyleyen Valentine’e köpeğe ne isterse yapabileceğini söylüyor. Bu kayıtsızlık karşısında Valentine adalet ve vicdan sorgusunu başlatan bir soru soruyor: “Kızınıza çarpsaydım da böyle kayıtsız kalabilir miydiniz?” Bu soruya “Kızım yok, hanımefendi.” diye yanıt veren yargıç böylelikle yaralı kalbini Valentine’nin vicdanına bırakıp geri geleceğinin/gelebileceğinin simgesi olan ve aynı zamanda bir hikâyenin başladığını anlamamızı sağlayan cümlesini de ekliyor: “Çıkarken kapıyı kapatmayın.”

Valentine köpeği veterinere götürdükten sonra kendi evine getiriyor. Köpek iyileşene kadar evinde bakıyor. Topuklu ayakkabılarıyla köpeği gezdirirken köpeğe de, yaptığı şeye de kendine de yabancı bir görüntüsü var. Köpeği serbest bırakıyor. Köpek koşmaya başlayınca bir saniye aklından başka şeyler geçtiğini hissettiriyor bize. Belki geri dönmesin istiyor ama makbul, şifacı, iyiliğin sembolü Valentine köpeğe sesleniyor ve arkasından koşuyor. Köpeğin içsel çatışmaları, vicdanı, kalbi simgelediğini düşündüren önemli sahneyi burada görüyoruz. Kaçan köpek bir ayin sırasında kiliseye giriyor. Girebileceği o kadar mekân varken ya da oraya girmesinin sonraki olay örgüsüyle bir bağlantısı yokken Kieslowski’nin bu beş saniyelik sahneyi araya sıkıştırmasının kendi şiirsel dilinde bir anlamının olduğunu düşündürüyor. Köpeğin doğumunun yargıcın itirafına denk gelmesi, Auguste’nin aldatıldıktan sonra köpeğini terk etmesi ve sonra fikrini değiştirmesi, son sahnede köpeğinin ölümü, Valentine’nin yargıçla ilerleyen iletişiminin ardından köpeğin yavrularından birini istemesi aynı şekilde “iç” dünyadan “dış” dünyaya bir sembol olduğu vurgusunu güçlendiriyor.

Aldatma/aldatılma temasının filmdeki her karakterle bir ilişkisi var. Yargıç aldatılmış, Auguste aldatıldı, Valentine’nin kardeşi on beş yaşındayken babasının gerçek babası olmadığını öğrenmiş ve bağımlı olmuş, Michel aldatılmaktan korktuğu için kıskanç.

Makbul olmayan kadınlar tarafından ya da onların aracılığıyla aldatılmış olan bu erkeklerin yolu Valentine ile kesişiyor. Yargıca tekrar sevmeyi öğretebilecek karakter tabii ki de kıskanç sevgilisine sabırla katlanan ve kardeşine daha fazla yardımcı olamadığı için üzülen Valentine’den başkası olamazdı. Etkileyici sözleri, dürüstlüğü, yüce gönüllülüğü sayesinde insanların özel hayatlarını dinleyen bu yaşlı ve huysuz adamı iyileştiriyor. İyileştiğini Auguste ile olan benzer/aynı hayatlarının küçük ayrıntılarında görüyoruz. Dolma kalem, hukuk sınavı, aldatan sevgilinin bir kazada ölmesi, aldatıldıktan sonra Manş’ı geçmek istemeleri, arabalarının aküsü üzerinden yapılan gönderme gibi birçok küçük detay var. Öyle ki filmi izlerken acaba zaman iç içe geçmiş ve biz yargıcın gençliğini mi izliyoruz diye düşünüyoruz. Yargıç emekli olmuş, huzursuz ve mutsuz bir hayat geçirmiş. Aldatılma hikâyesinden sonra kimseyi sevememiş. Valentine ile bu hikâyeyi paylaştıktan sonra “Sonra kimseye güvenemedim, belki de sizin gibi birine rastlamadığım içindir.” diyor.

Yargıç filmde hem iyileşen hem de ilahi bir güce sahip biri. İnsanların telefon konuşmalarını dinliyor, bu konuşmaları dinleyip yalnızlığını ve kırık kalbini bir şekilde onarmaya çalışıyor. Ancak yaptığı yalnızca bu değil, insanların hayatına müdahale ettiğini ya da günü geldiğinde edeceğini söylediğini duyuyoruz. Annesinin ölümüne inanmayacak bir komşusundan bahsederken annesi gerçekten ölürse onu arayacağını söylüyor. Ya da Auguste’nin sevgilisi bu dinlenme ve mahkeme olayı yüzünden yeni biriyle tanışıyor ve Auguste’yi aldatıyor. Valentine’e feribotla gitmesini söyleyen de yine kendisi.

Film boyunca kameranın açısının pencere üzerinden ayarlandığını sıklıkla görüyoruz. İçeriden ya da dışarıdan ama pencereden gördüğümüz olayların baş kahramanı da yine Valentine. Dışarıdan gelen gürültüyü susturmak için pencereyi kapatması, fırtına çıktığında birbirine çarpan pencereyi savrula savrula kapatmaya çalışması, yargıcın evinde pencereden içeri atılan taşın kırdığı can kırıklarını hemen süpürmesi gözümüzde güvenli bir iç mekân yaratan Valentine imajı yaratıyor. Dışarıdan içeri girmeye çalışan sesler, rüzgâr, taş neyi simgelerse simgelesin – ki pencere figürü çoğunlukla bilinçaltında “göz” anlamına gelir, Jung’un teorisinde “benlik”i de simgeler – iyi bir şey olmadığı kesin ve bunu durduran, onaran da yine Valentine.

Filmin sonunda kurtarılan yedi kişinin arasında bulunan Valentine ve Auguste’u bir şekilde birbirlerine yakıştırmamızı isteyen Kieslowski, tüm yaralı adamları sarmalayacak bir kadın yaratmıştır Valentine karakteriyle.

Fakat böylesine mükemmel Valentine karakterinin Michel’i aldatıp Auguste ile olabileceğini bize düşündüren Kieslowski ne demek istemektedir? Tüm film boyunca tek bir cinsellik içeren sahnesini görmediğimiz, sakız reklamında oynayan, çocuksu Valentine’nin afişinin aynı fırtınada ıslanması ve kazadan sonra afişteki pozun yanında Auguste varken tekrarlanması Valentine’nin büyüdüğünü ve “gerçeklerle” yüzleştiğini mi ima etmektedir? Yoksa filmin adı bu yüzden mi Kırmızı’dır? Kırmızı dönüşüm müdür, tutku mudur, adını kandan alan “iç” dünyamıza ait bir renk midir yoksa Valentine’nin kendisi midir? Valentine psikolojik şiddet uygulayan, paranoyak, kıskanç sevgilisine artık dur diyebilen güçlü bir karaktere mi dönüşmüştür?

Filmin sonu kafamızı karıştırsa da son sahneye kadar tutarlı davranışları olan bu karakter ile yakın bir bağ kuruyoruz. Valentine sağ omzumuzdaki melek, içimizdeki çocuk, evimizi paylaştığımız köpek, yatağa yattığımızda baş başa kaldığımız vicdan gibi. Bazen kurtulmak istesek de olmasının bizi rahatlattığı bir his gibi. Karşılaşırsak mutlaka arkadaş olacağımız, “Yalnız değilsin kız kardeşim, erkekleri iyi etmek zorunda değilsin.” diye teselli edeceğimiz iç’imizden biri gibi.