Özgürlük Yolu

İnsan neden sorumludur? Sorumluluk nerede başlar nerede biter? İçinde bir sürü bilinmeyeni barındıran bir denklemde x’i bulmanın ne hükmü kalmıştır? Özgür iradenin olmadığını düşünüyorum. Özgür irade olarak bize gösterilen şey bir göz yanılsamasından başka bir şey değil. İnsan, hürriyeti elinde olmadan doğan bir varlıktır. Hangi ailede olacağını seçemez, hangi toplumda, hangi dinde olacağını seçemez. Beynini seçemez, benliği oluşuncaya kadar seçemediği o kadar çok yer vardır ki benliği oluştuğunda çoktan seçimleri elinden alınmış olur. En özgür hissettiğimiz zamanlarda ayağımıza çoktan prangalar bağlanmış olur. Cümlelerini kendi kurduğunu zannederken aslında belirli kalıpların harfleriyle konuşur. Hangi yola gideceğini seçerken yolun kendisiyle hiç muhatap olamaz. Bu düşünce gayet tabiidir.

Özgür ve sorumlu olduğumuzdan bahseder varoluşçu kuram. Hatta birçok kaygının buradan ürediğini iddia eder. Bu görüşe sıkı sıkıya bağlı olduğum anlar oldu. Fakat şimdilerde hürriyetimin olmadığını düşününce bizleri sorumlu tutmanın çok yanlış olduğuna kanaat getirdim. Seçemediğimiz birden fazla, hayatın büyük bir bölümüne etki eden, tarafı vardı hayatın. Bu da bizim özgürlüğümüze gölge düşürüyordu. Bizi avutan tek şey ise özgür olduğumuz düşüncesinin bütün insanlığımıza işlemiş olmasıydı. Bence Freud bu yüzden çok fazla deterministti. Düşüncesi hür olmadığımız düşüncemi destekler nitelikte. Bizler yetişkin birer insan olana kadar atı alan Üsküdar’ı geçmiş oluyordu. Çoktan biz bizliğimizi kazanmış, kimliğimiz oluşmuş oluyordu. Freud’un bu görüşüne ilk kez imzamı atıyorum. Denklem çözülünceye dek bize farklı dinamikler oluşan bir biz kalıyordu. X’i bulmaya çalışırken bilinmeyen sayısı artıyordu. X’i bulduğumuz andaysa eşitliğin diğer tarafı kayboluyordu. Denklemde elde kalan bizle yaşamaya mahkûm ediliyorduk. Ömrümüz bu bizle geçiyordu. Kendilik algısı bu bize göre oluşuyordu. Sevdiğimiz yemekler, içtiğimiz içecekler, öptüğümüz insanlar; hepsi bu farklı insanların doğurduğu bizde vuku buluyordu.

Hürriyet kimin?

Sadece eylemlerin öznesi olduğumuz için ve bunu hiçbir baskı altında kalmadan yaptığımız için özgür olarak atfediliyoruz. Hâlbuki işin özüne inmiyor gözlerimiz; doğumu, aileyi, toplumu, dünyayı, televizyonu, insanlığı es geçiyor. Bizi oluşturan, doğarken getirmiş olduğumuz öz, yetişkin olana değin o kadar çok etkiye maruz kalıyor ki doğduğu andakine hiç benzememeye başlıyor. Denebilir ki ‘ne olacak bu sadece fiziksel bir değişim, maddenin üç ya da daha fazla halinden diğerine yolculuk bu’ Keşke değişimin yalnızca fiziksel kısımda kaldığına inanabilsem. Görüşüme göre değişim hem fiziksel hem de kimyasal olmaktadır. Fiziksel değişim belki bizi biz olmaktan koparamaz fakat iş kimyasal değişime geldiği zaman sarpa sarıyor her şey. Artık atomlarımız arasındaki bağlar yabancı, kovalent mi yoksa iyonik mi bağlı şimdi, kaç derecede kaynıyor benliğimiz artık, hangi ortamda sıvı… Demek istediğim artık bizi biz yapan noktaların artık eskisi gibi olmadığıdır.

Bizler özgürlüğün tadına bakıyoruz sadece ondan hiç yemiyoruz. Ya da yediğimiz göz yanılgısına kapılıyoruz. O zaman mahkemede kime ceza vermeli, tüm insanlık hapsedilemez ya. Bu yazıyı yazarken ne kadar da benliğimizin oluşumunu belirleyemediğimizden bahsetmeye çalışıyordum fakat iş neredeyse ahlak felsefesine kadar uzandı. Sanırım ikisi iç içe geçmiş bir konu. Özgürlük yoksa sorumluluk da yoktur sorumluluk yoksa ceza da yoktur. Bu teori sanki insanları çok şirin gösterdi. Biraz Rogeryen teorinin görüşünü destekler nitelikte. O zaman kötü kavramı hangi kaynaktan insanlığa sızıyor. Bu hangi fabrikalarca üretiliyor, kötü yoksa iyilik her yere neden hükmedemiyor?