Herkes ne zaman ölür/elbet gülünün solduğu akşam” diyor ya Turgut Uyar;
değil gül, dallarının unutulursa küsmeyeceği ölümler isteniyor şimdilerde. Şöyle deniz havası, orman sessizliği, deli kuş cıvıltısı için, arabayı çekip bir kenara dostlarına koşuyor insanlar. Her ağacın altında banklar, her ağacın altında hatıralar… Geçip giden günlerin özlemi bir yana, gelecek günler için parlak fikri olanlar…

Bir boşluk kapanıyor sanki… İnsanla hayat arasında oldurulan bir boşluk… İnsan yaşarken nasıl dolduracağını bilemediği ama öldükten sonra tak diye dolabilen bir boşluk…

Dünyanın bir yarısında “daha iyi nasıl yaşarız?” sorusu hala yanıtını ve çözümünü ararken, “daha iyi”nin hayatın içinde bir zerre olduğunu anlayanların sorusu ise bambaşka:
Ruhumuzu daha iyi nerede dinlendirebiliriz? Dostlarımızı, sevdiklerimizi öldükten sonra da nasıl hissedebiliriz? Şimdilik bir yanıt bulunmuş gibi.

Les Arbres de Mémoire yani Hafıza Ağaçları ya da hafıza bahçeleri!

Dünyada ilk kez Fransa’nın batısında bir deniz ucu kıyısında oluşturulmaya başlandı “hafıza/bellek bahçeleri”.

Gölgelerini değilse bile varlığının ayakları denize değiyor burada ağaçların.

Öyle her ormanda yan yana bulunması mümkün ağaçlardan bahsetmiyoruz. Zeytin de var, ölümsüzlüğü simgeleyen, kamelya da, mantar meşesi de… Gül, mimoza, salkım söğüt sonra… 60’a yakın ağaç türü ve her sene 100’e yakın ağaçla 1800’e varmış ağaç sayısıyla bir değişik bahçe.

Batıda gömülme dışında yakılmak da bir seçenek, biliyorsunuz. Yakıldıktan sonra küller bir kavanozun içinde teslim edilir yakılanın yakınlarına. Sonra elde kavanoz bir uçurum tepesi bakılır, sakininden bir deniz, dalgalısından bir bahar, havalısından bir plaj… Herkes meşrebine, hazzına uygun dağıtılır.

Fransa’nın batısında Golf du Morbihon’da, med cezirin parmak ucu Le Bono’da.

Ormanın kurucusu Lionel de Maguer. Lionel 60’larının sonunda, aynı bölgeden, Carnac’ta -ki dünyanın en büyük ve en kalabalık menhir dizisinin bulunduğu yerdir- menhir ve dolmenlerin arasında büyüdü. Ölümün soğuk taşlar olduğunu henüz çocukken hissetti. İnsan neden taşla ifadesini bulur ki? Çok cansız, soğuk ve bir çocuk için ürpertici üstelik… Ama fikir verdi adamımıza ve onun da hayattan sonrasına dair sorduğu sorularla devam eden yaşam arasındaki boşluk bu sayede kayboluverdi.

“Ölüm değil tatil yeri gibi olsun”

Tabii Lionel’in bu kararında birkaç ana etkileyici var. İlki ünlü şarkıcı George Brassens. Bir şarkısında doğum yerinde bir plaja gömülmek istediğini söylüyor.

Sète plajında gömülmek için yakarıyorum
O kadar güzel bir yer ki orası ölüm değil tatil gibi olur

Diğeri de bir arkadaşı… Bahçesindeki ağacın altına gömülmek istemiş. “Eğer bu insanların aklında mezarlık tek seçenek gibi durmuyorsa, başkaları da aynı fikirde olabilir” diyerek, 1998 yılında hafıza ormanı için kolları sıvıyor.

Halkının aşırı Katolik olduğunu söyleyebileceğimiz Bretagne’da bu fikir pek tekin karşılanmıyor. Cenazeyi yakmak bile kınanırken şimdi de külleri ağaç dibine taşımak!

İlk sene bir ağaç dikildi… Sonraki sene 2-3, sonra 8 ve derken şimdi 1700 ağaçlık dev bir ormana döndü hafıza mekânı.

Lionel’in aklında aslında bambaşka bir hikâye daha var.

Bu hafıza ormanını tercih edenler genelde denizciler… Denizde kaybolanların aileleri için o yas hiçbir zaman tamamlanmıyor.

Peki o yas nasıl tamamlanacak?

Denizcilerin adası olarak bilinen, ülkenin batı kıyısı açıklarındaki Ouessant adasında bir gelenek var:

Yakınlarının denizde kaybolduğu ya da öldüğü haberi ulaştığında, beyaz örtü serilmiş bir masada 4 mum yakılıyor. 1 Kasım ölüler bayramına kadar evde herkes sürekli mumlarla ilgileniyor, sönmesin diye. 1 Kasım olduğunda mumları söndürüyorlar ve balmumu alarak kiliseye devrediyorlar. Gıyabında cenaze töreni bir tür. Ama işte, o yas bu ritüele karşın tamamlanamıyor.

Bir şey görmek istiyorlar, yokluğu tamamlayacak ama aynı zamanda belirsiz ölümün acısını ortadan kaldıracak…

Hafıza ormanı bu yası tamamlıyor neredeyse… Ağaç canlı, ağaç yeşil, mevsimlere tepki veriyor, her bahar yeniden diriliyor. Onlar için bir mezarlığa, olmayan bedeni anlatan soğuk bir taşa bakmaktansa, dallarına kuşlar konan ve hele de çiçekli bir ağaca bakmanın daha sıcak ve hafifleten bir yanı var…

İlk yıllar kayıp denizci için dikilen ağacın etrafı çok kalabalık oluyor. Herkes geliyor, ağacın altına bir şeyler bırakılıyor… Zamanla taşlar eskiyor, insanlar tenhalaşıyor… Ağacın altında yabani otlar çıkmaya başladığında “hah işte, yas tamamlandı” diyor Lionel. Acı hafifledi, yer bulundu ve aile huzur içinde şimdi…

Elbet acı örtülemez bir çırpıda. Her geçen sene daha çok hissettirir yokluğu. Ancak aynı acı ile bir ormanda buluşan insanların da birbirlerine kattıkları var. Sohbet ediyor, acılarını konuşuyor, hafifliyorlar.

Kimi ağacın altında Buda heykeli çıkıyor karşınıza, kiminde bir melek…

Biri ağacın altına 3 elma koymuş, gökten düşmüş havası vererek…

Biri genç bir yönetmenmiş, erken bitmiş filmi…

Ve gülümseyen gözlerle birbirine bakan bir çift… Kadın erken gitmiş, adam ise her hafta ağacın başına gelip “bu bahçenin en güzel kadını sensin” diyor ona…

Ve hemen her ağacın olmazsa olmazı banklar ya da sandalyeler…

Ağaçla konuşmak, olup biteni anlatmak ve bazen şarkı söylemek bazen de kitap okumak için… Ağacın ömrü uzasın diye her şey…