Evde kaldıkça zihnimin sessizliğinden anılar çıkıp geliyorlar, çat kapı kahve içmeye gelen dostlar gibiler. Sonra neler konuşuyoruz? Kim bilir? Bu akşam da çocukluğumun yaz kokan bir gecesine gitti. Önce kokularıyla bir ziyafeti andıran renk renk güller salındı gözümün önünde sonra da güllere tutturulmuş, iyi niyet elçileri, Hıdırellez ritüelleri. Bunları anımsamam oldukça normaldi aslında. Ne de olsa 5 / 6 Mayıs, Hıdırellez yani Bahar Bayramı’ydı. Eskiden olsa, sabah erkenden kalkıp deniz kıyısına inerdik kızımla, şimdi pandemiden korunmak için onun sokağa çıkması yasak…

Üç noktadan sonra dost anıların tatlı muhabbeti derin bir sessizliğe çekildi. Eski Yunanlılar arasında, konuşmayla dolu bir yerde sessizlik yayılınca, Hermes’in geldiği söylenirmiş. Hermes, bilinç ve bilinçdışının gizemli gücünü, sıradan dünyanın deneyimine aktardığı düşünülen bir mitolojik kişi. Hermes’ten midir bilmem ama o sessizlikten sonra aklıma paylaşmayı yazının sonuna bıraktığım bir şey geldi. Ondan önce döngülerden, dileklerden, ilkel atalarımızdan ve Hıdırellez’den bahsetmek istiyorum.

Bir Döngünün Kutlanışı Hıdrellez

Hızır günlerinin kapıları açıldı. Hızır; dar zamanda yetiştiğine inanılan, işlerine akıl erdirilemeyeceği düşünülen bir kurtarıcı figür. Gül ağacının altında denizlerin hakimi İlyas’la buluştu. İkisinin adının birleşiminden doğuyor Hıdırellez. Artık baharın geldiği, Hızır Günleri’nin başladığı, Kasım Günleri’nin bittiği aşikar.

Kasım Günleri; 8 Kasım’dan, 5 Mayıs’a kadar geçen süredir. Eski insanlara göre Kasım Günleri, belki de soğuğun ve kıtlığın kuşatılmışlığıyla geçen günlerdir. Haliyle dile de nüfus etmiştir. “Kış, kıyamet,” diye. 

Kış, darda olan için bir çeşit kıyametse, bahar da doğanın dirilişiyle yeniden uyanıştır. Hani tam şairin “Bir dilim ekmeğin bir iki zeytinin başınaydı doymamız” dizelerindeki rahatlamışlıkla yaşam da kolaylaşmıştır. Doğa, canlanmış, çoğalmaya başlamıştır. Bunu kutlamak ve ekilen ürüne bereketi çağırmak için, kavuşan Hızır ile İlyas için bir şeyler yapılmalıdır. Geleceğe umut ekmenin vaktidir. Güzel düşler kurmanın. 

Bir şeyi istiyorsanız önce onu hayal etmelisiniz derler şimdilerde, hayalinizde onu yaşamalısınız der spiritüel pek çok öğreti. Bunun için midir bilmem ama eski insanlardan günümüze kalan bir gelenektir Hıdırellez’de dileklerin resmini yapıp gül ağacına asmak. Bu dilekleri belki buluştukları varsayılan Hızır ile İlyas’la otağlarında paylaşmak. Hıdırellez, insanlara isteklerini fark etme, onlara yönelme fırsatını sunar. Dileyen kabul eder.

Döngülerse yaşamımızın bağlı olduğu değişmezlerdir. Hele ki doğayla iç içeyken atalarımız bunu daha iyi hissediyor ve yaşamlarındaki rollerine bağlı davranıyor olmalılar.

Davranışlarımızın Kökeni kitabında Serol Teber de şöyle diyor:

“Doğadaki fizik yapıların zaman içindeki değişimleri canlıların, insanların yaşamalarına, hareketlerine, bedensel işlevlerine genellikle eş zamanlı yansır. Doğanın ve canlıların yüreği eş zamanlı olarak çarpar denilebilir.

Bu eş zamanlı salınımlar, evrimsel gelişimle de yoğun ilişkilidirler.” 

“Biyolojik ritimlerin varlığı, virüslerden insana değin, gözlenebilen bütün canlılarda saptanmaktadır.”

Belki insanlığı esir alan virüs de Hıdırellez’le evrilir, insanları kırmayacak bir hale dönüşür diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Böylece Hıdrellez ritüeline uyup ilk dileğimi de dilemiş oluyorum.

Dilek demişken…

Eskiler bazı şeyleri, şimdi bizim kuramsal, deneysel açıklamalarla kabule ancak yanıştığımız şeyleri, daha iyi bilirmiş. Hani misafir gelince kolonya dökülürdü. Onca insan temasına nasıl da hijyenik bir çözümmüş aslında değil mi? Hoş, ben bu gece kolonyayı yazının sonunda bahsedeceğim başka bir amaç için kullandım ama atalarımıza geri dönersek May’in aktarımıyla: 

“Freud son yazdığı kitabının son paragrafında Goethe’den bir alıntıya yer verir:

Atalarınızdan miras kalan her neyse
Onu size ait olmak üzere edinin.” 

Hızır ile İlyas’ın birbirine kavuşmasını, beynin ve yüreğin, bilimin ve hissin, materyalist ve metafizik olanın buluşması olarak okumayı seviyorum. Hızır ile İlyas’ı elementler olarak düşünebileceğimiz gibi, zıtların birliğinden doğacak bir yenilenme kabiliyetin ipuçları da olabilirler diye düşünüyorum. Geçmiş ve geleceğin birleşimde bize hayallerimizi hatırlatacak bir bayram. Atalarımızdan kalan yenileyici bir enerji.

“Harekete geçme gücümüzü ya da odağımızı yitirdiğimizde, biz de paniğe kapılmamalı, onun gibi sakin bir şekilde fikre tutunmalı ve bir süre onunla kalmalıyız.” diyor Estes, Kurtlarla Koşan Kadınlar’da. Hıdırellez’i bunun için bir mihenk olarak görüyorum.

Ateşi Bulan Atalarımızdan Kalan

Doğanın döngülerine güçlü bağımızdan bir nevi azade oluş sürecimizle ilgili, Davranışlarımızın Kökeni kitabı şöyle diyor:

“Örneğin dünyada zaman zaman görülen buzullaşma olaylarında belirli bir ısı düzeyinde yaşamaya koşullanmış canlıların pek büyük bir bölümü ortadan kalktığı halde, insanlar, ateşi bulduktan, diğer hayvanların postlarını üstlerine giymeye başladıktan sonra, doğanın bu tür etkilerini artık önemsemez olmuşlarıdır. Aynı şey ışık için de söz konusu olabilir. İnsanlar ateşi bulduktan sonra doğanın karanlık dönemlerinde de kendilerine aktif yaşam koşulları oluşturabilmişlerdir.”

Hıdırellez geceleri ateşin üstünden atlama geleneği, insanın doğa karşısındaki acizliğini biraz olsun hafifleten insan olma yanından kaynaklı bu en ilkel gelişim serüvenine dair bir anımsama, bir kutlama, bir sevinç olmalı diye geçiyor aklımdan. İnsanın bu güçlü yanıyla birleşip, ikinci dileğimi şöyle dile getiriyorum. Bilim, umarım ki insanlığa çare olacak aşı ve ilaçları bulur.

Kutlamaların Kattığı Sinerji

Yüreğin Pedagoji’sinde Freire,

“Tarihsel olarak ne kadar uyuşturulmuşsak, değil dönüştürmek, dokunmanın bile mümkün olmadığı bir gerçekliğe ne kadar kaderci bir biçimde gömülmüşsek o kadar az bir geleceğimiz vardır. Umut, ötesinde hiçbir şeyin mümkün olmadığı bir çeşit son durak olan hareketsiz bugünün baskısıyla ezilmiştir.” der.

Hareketsiz bugünün baskısıyla ezilme hissindense yüzümü kutlama sinerjisine döndüm. Çaldım kızımın odasının kapısını. “Balkonda küçük bir ateş yakıp üstünden atlayalım mı?” dedim. Kabul etti. Çıktık balkona, kıydım kolonyanın üç beş damlasına, ne de olsa bugünlerde kıymetlimizdi kendisi, bir avuç harladı, biz de üç beş üstünden atladık. Biraz neşelendik, biraz da gelecek için umut etmemiz, düş kurmamız gerektiğini bir kere daha hissettik. Gülümsedik. Evden çıkamıyor olabilirdik ama hâlâ birer özneydik. O zaman yazımı Hıdır ile İlyas’ın söyleştiği yerden bahseden bir şiirle bitireyim. Gönlümüzden geçen nice güzellikle, esenlikle, sağlıkla ve bereketle, Hıdırellez’imiz kutlu olsun.

“Gül ile Diken

Diken dedi ki güle:

-Ben seni koruyorum

Neden beni yerdikleri 

              Seni sevenlerin?

Gül dedi ki dikene:

-Korumak batmak değildir

    Sevenlere.

Diken dedi ki güle:

-Neden koparır seni dalından sevenler

Benimle?

Gül dedi ki dikene:

-Çelişme var doğada 

benimle sen

seninle ben

Diken dedi ki güle:

İnsan seni bensiz mi koklardı?

-İnsan seni benimle sevmeyi bildi.

Sen bana karşı

Ben sana karşı

Biz bize karşı

Onlar onlara karşı

Ben seninle

Sen benimle

Bizi sizinle

Siz bizimle

Onlar onlarla

Buğdaylar çuvallarla

Çuvallar değirmene

Değirmen unlara

Unlar ekmeğe

Ekmek birliğe…”*

Alıntılar:

Teber Serol. Davranışlarımızın Kökeni. Say Yayınları, On Birinci Baskı, İstanbul, 2003, s.244

May, Rollo. Kendini Arayan İnsan. Çeviren: Ayşen Karpat. Kuraldışı Yayınları, 3. Baskı, İstanbul, 2000.S. 172

Freire, Paulo. Yüreğin Pedagojisi, Çeviren: Özgür Orhangazi. Ütopya Yayınları, Ankara, 2000. s.100

Estes, P. Clarissa. Kurtlarla Koşan Kadınlar. Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit ve Öyküler, On Altıncı Basım, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, Mayıs 2016,  s. 366

Süreya, Cemal. Sevda Sözleri. YKY Yayınları. On Yedinci Baskı, İstanbul, 2002, s.17

*Zekioğlu, İsmet. Anadolu Mitolojisi. Derin Yayınları, İstanbul, 2007. s.248’den yapılmıştır.