Film ekiminin bu yılki gösterimleri içerisinde Gaspar Noe’un yönetmenliğindeki Climax’i izledim. İzlemek doğru bir kelime olmayabilir, belki de “maruz kaldım” demeliyim. Maruz kaldığım şey neydi? Akıl almaz bir karanlığın doruk noktası. Bundan hoşnut muyum? Hayatta deneyimlediğimiz iyi ve kötü her şey gibi; evet.

Öncelikle filmin kelime anlamına bakalım: Climax, doruk ve zirve demek. 1966 yılında yaşanmış gerçek bir olayı konu alıyor. Bir yarışmaya katılan Fransız dans grubundaki birbirinden farklı 20 insanın, kış vakti ormanın içindeki bir okul binasında geçirdiği uzun bir geceyi izliyoruz. Gençler bir partideler ve birisi sangria’ya LSD katıyor. Herkes bir anda bilincini kaybediyor… Bir bakıma olayın gerçekliği de, konusu da, hatta senaryosu da akış içerisinde büyük bir önem arz etmiyor, çünkü bu saydıklarımın hepsini ele geçirmeyi başarmış olan bir “tema” var.

Filmin başlangıcında karakterlerin retro bir çerçevede televizyon ekranından kendilerini tanıttıkları kayıtları izleyerek ilk önce onlar hakkında fikir ediniyoruz. İlerleyen sahnelerde bu bambaşka kökenlere, dinlere, sınıflara mensup dansçıların bir araya gelip ortaya çıkardığı muazzam bir sinematik koreografi var, filmin varacağı karanlık “doruk”tan habersizken bile bu harika koreografi bir şeylerin “doruğa” varacağının habercisi oluyor. Dans pistinin kirli, şehvetli, kan kırmızısı zemini ise film boyunca yükseltilen enerjiye karanlık bir taraf yükleyen en önemli unsurlardan birisi olmaya devam ediyor.

Koreografinin bitimi ile birlikte danslar parti haline bürünüyor, ikili konuşmalar başlıyor. Kırmızı zemine ve parti verilen okul lobisine daha yakından ve yukarıdan bakıyoruz. Takdir ederek izlediğimiz bu muazzam dans gösterisinin (Sinema salonundaki birkaç kişi koreografinin bitişiyle birlikte alkışa tutmuştu 🙂 ) bitişiyle birlikte artık karanlık bir şeylerin boy göstereceğini “seziyoruz”. Bunu daha orada seziyor olmamız önemli bir nokta. Çünkü film boyunca akışı koruyan birçok şey, diğer sürükleyici filmlerdeki gibi bir senaryo tahmin etme çabası veya karakteri benimseyip bağlantı kurma üzerinden değil de, nereden geldiği belirsiz, izleyicide bir şekilde var edilen sezgiler ile sağlanıyor. Burada iki önemli unsur, sonu gelmez müzik ve kan kırmızısı dans pisti. Farklı bir “teori” daha ekleyecek olursam da; bu sonu gelmez müziğin altına gizlenmiş farklı boy frekans aralıklarını ortaya atabilirim. Beyne ve bilince etki eden birçok frekans aralığı var ve film boyunca süregelen müziğin bitmeyişi, izleyicide bir daralma yaratsa da bu filmin amaçladığı “rahatsız ediciliği” besleyen bir daralma hali. Bunun yanı sıra bir izleyici olarak, diğer izleyenlerin de hissettiğinden emin olduğum o tarif edilemez negatif duyguları pekiştirmek üzere müziğin temelinde bu frekans aralıkları kullanılmış olabilir.

Doğrudan çekilmiş ikili diyalog sahneleri bir süre sonra başlıyor ve uzun süre devam ediyor. Diyaloglarda verilen içerikler senaryo içinde oluşabilecek potansiyel sorun ve problemlerin temelini dolaysız yoldan atmış oluyor. Ama az önce sezdirilmiş olan bu karanlık, her daim senaryonun üzerinde durmakta ve diyalogların enerjisini senaryoya bırakmadan karanlık temanın bir parçası haline getirmeye devam etmekte. Gaspar Noe, rahatsız ediciliği beslemek için bazı karakterlere özgürlük karşıtı politik düşünceler, eril şovenizm ve yoğun cahillik halleri katmaktan kaçınmamış. İzleyici siyasi bir mantık yürütmeye kalmadan bunlar da yeniden temanın rahatsız ediciliğini besleyen öğelerden birisine dönüşüyor. Ancak bu karakterlerin zihniyetiyle alakasız olan eşcinsel, travesti ve transseksüel karakterlere de yer verilmiş. (Bu karakterlerin bahsettiğim koreografi içinde, filmde gerçekleştiği öne sürülen olayların yaşandığı 1960’ların sonlarında New York’taki drag queen azınlığının içinde icat edilmiş olan “Harlem drag dansı” figürlerini sergilemesi de oldukça ince ve güzel bir ayrıntıydı.)

Tüm bu karşıt zihniyetlerin bir arada oluşu, siyasi veya “mantıksal” denebilecek herhangi bir çatışma yaratmaktan uzak kalıyor, diyaloglarda aktarılan çatışmalar genel olarak cinsel arzu, karşılık bulamamak ya da bireyin kendisiyle yüzleşememesi halleri üzerine kurulu. Birçok karakterin “ergen” denebilecek bir yaş aralığında olduğunu da varsayarsak, içki çanağına katılan LSD içilmeden bile hali hazırda doğru düşünmekten uzak tepki ve tavırlar zaten çıkagelmekte. Ancak yoğun LSD’yi bünyelerine aldıktan sonra her şey tamamen kontrolden çıkıyor. Karakterlerin bilinçlerini kaybedişiyle birlikte akışa dair tüm tahminler de izleyicinin aklından birer birer yok oluyor; tezahür eden tüm olay ve tepkiler herhangi bir insanın tahmin sınırlarından çok daha büyük, tahmin edilemez ve zaman zaman dehşet verici bir “karanlık”ı açığa çıkartıyor. Buraya kadar bir nebze olsun benimsenen karakterlerin kişilik özellikleri hiçbir anlam ifade etmiyor, bir adım sonra kimin ne yapacağı koca bir bilinmez haline geliyor. Karakterler birer birer kendi bilinçaltları tarafından yutulurken filmi oluşturan tüm senaryoda aynı anda kendisini karanlık temasına tamamıyla feda ediyor. En başta televizyon ekranındaki karakterlerin kendilerini tanıtışı ve sonrasında gelen diyaloglar ile verilen tanım noktalarının hiçbir işlevi ve önemi kalmıyor; film tam bir tanımsızlığa sahip oluyor. Bu durumun merakı ve ilgiyi koparması gibi bir durum ise asla söz konusu değil, aksine; ilgiyi, soru işaretleri veya akış üzerine gelişebilecek mantıksal çıkarımlar ile değil de arka arkaya sonu gelmez biçimde izleyicinin içinde canlandırılan farklı dozlarda negatif duygu durumları ile var ediyor. Maruz kalınan bu deneyim neredeyse filmde konusu geçen “sangria” deneyiminin kendisini yaşatıyor.

Spiritüel açıdan bakacak olursak bahsettiğim bu karanlığın temelinde bir noktada yoğun bir demonik enerji temsiliyeti var, zaten az sayıdaki diyaloglardan birisinde tüm otelin önceden “karanlık ritüeller ve kurban törenleri” için kullanıldığı küçük bir noktada belirtiliyor. Filmdeki tanımlanamaz karmaşayı yaratan şeyin bir sangria olması, filmin son sahnesinde gözüne sıvı LSD damlatan bir karakter ile tekrar pekiştirilmiş olsa da, demonik bir enerjinin temsiliyeti filmde sezdirilen duygulara karşılık daha açıklayıcı bir tanım niteliğinde, nihayetinde gerçek bir LSD deneyimi bilimsel açıdan farklı bir olay.

Filmin yüksek başarıya sahip bu rahatsız ediciliği bana fazla geldiği dakikalarda odağımı filmden çıkarıp izleyicilere verdim ve ani sahneler karşısında ağzını kapayan, saçlarını yolan, çığlığını tutmaya çalışan insanlar görüp hissettiğim şey karşısında yalnız olmadığımı gördüm. 🙂  Bugüne kadar tüm sanat eserleri içinde karanlığı en yüksek Edgar Allan Poe’da görmüştür birçoğumuz, ancak diyebilirim ki Gaspar Noe bu sefer çıtayı “Doruğa” yükseltmiş. 4-5 saat gibi süren bu 90 dakikalık film bitip ekran kapanınca geriye kalan tek şey sonraki bir-iki gün boyunca sürecek olan kayıtsızlık ve şok halinin en yoğun saniyeleri ile gırtlaktan çıkan derin bir “oh” sesi oluyor…

Karanlığı göstermek onu “ışık” yapar mı? Aslında en başından birçok sorun üzerinde elde etmeyi amaçladığımız o “huzur” ve “aydınlık” haline erişebilmek için “önce sorunlarımızı önümüze koymalı ve teker teker hepsini çözmeliyiz” diye düşünmekteyiz. Bir şeye çözüm getirmek üzerine kurulu zihinler sürekli olarak mutlu olmak için yeni problemler yaratmakta ve kendi kısır döngüsünü oluşturmakta… Mutsuzluk bir gerçeklik değil, kısır döngü. Tüm bu film (ya da deneyim) bana karanlığa ve kendimizden (bilincimizden) başka hiçbir şeye ihtiyacımız olmadığını bir kez daha gösterdi. Dolayısıyla bu filme de ihtiyacımız yok… Ama Trailer’da da dediği gibi, “Seni öldürmeyen şey, güçlendirir.”