Emre Yeksan’ın ilk uzun metrajlı filmi Körfez, yeni boşanmış bir adamın ailesinin yanına, İzmir’e dönüş hikayesini anlatıyor. Körfez’de yaşanan bir kazanın, şehirde yaşayan insanların ve Selim’in hikayesindeki etkilerine tanık olacağınız film, Başka Sinema kapsamında gösterimde olacak. Dünya prömiyerini 74. Venedik Film Festivali’nde yapan Körfez, yurt dışında da çok güzel tepkiler aldı. İstanbul’dan İzmir’e bir dönüş hikayesini ve toplumun genelinde hakim olan ruh halini ele alan filmin senaryosunda ve yönetmen koltuğunda, daha önce yapımcılık yapmış olan Emre Yeksan var. Ayrıca Körfez, senaryoda Yeksan ile Ahmet Büke’nin de imzasını taşıyor.

Yapımcılığını Anna Maria Aslanoğlu’nun yaptığı filmde; Ulaş Tuna Astepe, Ahmet Melih Yılmaz, Serpil Gül, Müfit Kayacan, Cem Zeynel Kılıç, Damla Ardal, Merve Dizdar gibi başarılı oyuncular yer alıyor.

Emre Yeksan ile filmin şimdiye kadarki başarısı ve film hakkında sohbet ettik…

”Tarih bizden daha büyük bir şekilde akıyor ve geleceğe dair bir arzu, umut taşımak çok önemli. Filmi çekerken o umuda tekrar ulaştık diyebilirim. Umudu korumaya çalışıyoruz. Mutlu anları hatırlamaya ihtiyacımız var ve sinema da bu hatırlamanın bir aracı olabilir.”

Filmin İzmir’de geçiyor olması çok yoğun kullanılmış gibi geldi bana. Sembolik olarak mı İzmir seçildi, özellikle anlatılmak istenen bir konu var mıydı, yoksa İzmir’in kendisini mi anlatmak istediniz?

Aslında hikaye İzmir’den çıkmış oldu. Benim çocukluğum, İzmir’e dair hatırladığım şeyler, kendi gidiş gelişlerim etkili oldu. Sonuç itibariyle İzmir’i herhangi bir yere dönüştürmek istedim. Özelde İzmir’i başka yerlerden ayırarak, İzmir’e dair bir şey söylemek gibi bir amacım olmadı. Ama orası benim hayatımın ciddi bir kısmını geçirdiğim bir yer olduğu için, benim tarihimde de çok baskın bir yer. Hikayeyi bu yüzden kendi yaşantımdan ayıramam. Hikayenin başlangıç noktasında, benim yaşadığım bir duygu durumu vardı. Ailemin yanına, İzmir’e gitmiştim, sahilde yürürken çocukluğumda duyduğum kokuyu duydum ve uzun zamandır duymadığım bir kokuydu. İşte o koku, o günlerdeki ruh halim bende bir şeyler tetikledi. Sadece kötü şeyler aklımıza gelmesin, çocukluğun iyi yönlerini de zihnimde canlandırdı. Kötü bir kokunun, iyi bir şeye de yol açabileceği fikri buradan çıktı. İçinde olduğum duygu durumu da karakterin ortaya çıkmasına vesile oldu.

Karakterin İzmir’den gitmek istemediğini görüyoruz. Bu seçimin bir sebebi var mı?

Aslında karakterin İzmir ile kurduğu bağdan ziyade, artık bir yerden bir yere gitmek istememesi ile ilgili bir durum. Dönüp dolaşıp geldiği yer, doğup büyüdüğü yer ve orada bitirmek için gidiyor. Karakterin oradan gitmek gibi bir arzusu olmuyor. Yine benim hissettiklerimden etkilenme söz konusu diyebilirim. Ben 18 yaşımda İzmir’den İstanbul’a geldim. İzmir’in taşralığından sıkılarak geldim ama çok da özledim. Her gittiğimde evim gibi hissettim. İzmir’in dışında yaşayan İzmirliler için böyle ikili bir durum vardır. Genel gördüğüm, sevgi-nefret durumunun etkisi var sanırım. Ama karakterin oradan gitmek istememesi bunlardan ziyade, yer değiştirmek istememesinden kaynaklanıyor. Kalıp yaşadıklarından memnun oluyor ama o memnuniyeti hesaplayarak kalmıyor. Tamamen eylemsizlik halinden yaşadıkları.

Genelde filmlerde İstanbul başrolü alır. Körfez’de öyle bir şey görmüyoruz. Özellikle düşündüğünüz bir şey oldu mu İstanbul’u hikayeye dahil etmeyerek?

İstanbul’da hiç sahne tasarlamadık zaten. Yolda başlayan bir hikaye ve geri dönüşü anlatıyor İstanbul hiç aklımızda olmadı ama özellikle İzmir olsun diye bir gayemiz, hedefimiz olmadı. Hikaye öyle gelişti diyelim.

Başta aklınızda canlanan ilk hikaye ile son hali birbirine uyuştu mu?

Her zaman birebir uyuşmuyor. Yolda ortaya çıkan şartlar, imkanlarla değişip gelişen olaylar haliyle. Film bu şekilde önü açık bir süreçtir. Hedeflediğiniz şeye yüzde yüz uyması gibi bir şey olmuyor ama hikayeden çok uzaklaşmadık. Senaryonun duygusu neyse, filmin de duygusu o oldu.

İstanbul gerçekten terk edilmeyi hak eden bir şehir mi sizin için?

İstanbul hep zor bir şehir oldu. Gittikçe de zorlaşıyor sanırım. Ama bunu filmde ”İstanbul nasıl bir yer” diye işlemeyi düşünmedim. Kendi açımdan bu şehri seviyorum ama yorucu olduğu gerçek. Kendimi merkezde hissediyorum. İş yapma olanağımız daha fazla. Sadece filmde, karakterin her şeyin aktığı bir şehirden yine büyük ama daha taşra bir yere dönüşünü görüyoruz ve bu duyguyu verdik. Bu ikiliği filme çok taşımak istemedim, fikir olarak işledim birkaç yerde. Ama film bundan ibaret olsun istemedim. İzleyici de karakter ile birlikte İstanbul’u geride bırakıyor aslında.

Filmde umut verici unsurlara çok rastlıyoruz. ‘Yine de’ kurulan ve memnun olunan bir hayat izliyoruz. Sizin açınızdan nasıl duruyor filmde bu umut verici unsurlar?

Umut meselesi filmin odak noktalarından biri. Biz bunu kendi aramızda da çok tartıştık. Kendimizi umutsuz hissettiğimiz anlarda ”acaba böyle bir umudu taşımak ne kadar doğru?”, ”biz buna ne kadar inanıyoruz?” dedik. Çünkü çoğumuz çok umutsuz hissediyoruz. Film senaryosu yazıldıktan sonra çekim süresince çok kötü şeyler yaşandı Türkiye’de ve bu bizi her gün daha kötü hissettirdi. Umutsuzluğa daha kolay kapılmaya başladık. Senaryoyu yazarken bu umut fikri vardı bizde. Gezi döneminde ortaya çıkan bir şeydi. O tarihsel olarak var olan bir andı. Kendimizi ne kadar yorgun hissetsek de ben o umuda dönmek istedim. Kendim de o zamanlar bu şekilde ayakta kaldım. ”Bu dünya böyle gitmeyecek” duygusunu hep yaşadım. Değişecek ama sadece o değişimi arzulamakla, hayal kurmakla başlayacak her şey. Kendim vazgeçmiş olsam da bu umudu yeşertmek zorundayım diye düşündüm. Filmi yalnızca o anki hislerimizle ortaya koyamayız. Tarih bizden daha büyük bir şekilde akıyor ve geleceğe dair bir arzu, umut taşımak çok önemli. Filmi çekerken o umuda tekrar ulaştık diyebilirim. Umudu korumaya çalışıyoruz. Mutlu anları hatırlamaya ihtiyacımız var ve sinema da bu hatırlamanın bir aracı olabilir.

Körfez sizin için ilk olma özelliği taşıyor. Bu deneyimlerinizden bahseder misiniz?

Çok içinde olduğumuz bir süreç olduğu için dışarıdan bakmak çok zor. İlk olduğu için bir öğrenme sürecinin parçası oldu. Diğer filmlerde de öğrenmeye devam edeceğiz Kendime dair ve film yapmaya dair çok şey öğrendim. Ekip ile birlikte zorluklarla nasıl baş edeceğimizi gördük. Herkes deneyimli olsa da, hepimizin ilk deneyimleri de olduğu bir film çektik. Hepimiz çok heyecanlıydık. Ekip, yıllardır sinemanın içinde olan insanlardan oluşuyor. İşin farklı alanlarında çalışmış insanlardı. Sürece yabancılık hissetmedik.

Körfez yurt dışında nasıl tepkilerle karşılaştı? Hayal ettiğiniz gibi oldu mu?

Venedik’te çok güzel tepkiler aldık. Yurt dışında bu kadar iyi anlaşılacağını beklemiyordum. Hem sinema yazarları hem de izleyiciler güzel dönüşler yaptı. Tek izlemede, hem Türkiye’ye hem de evrensel olarak taşıdığı şeylere dair çok güzel okumalar, yorumlar oldu. Filmde birçok şeyi sembolik olarak açık bırakmaya çalıştık. Kendi düşünmediğimiz ama öyle de olabilir diyeceğimiz yorumlar aldık. İspanya’da, Almanya’da gösterimleri oldu ve izleyiciyle buluşması çok keyifli oldu. Yapımcılıktan geldiğim için bildiğim süreçlerdi bunlar. Proje aşamasındayken yurt dışında takip edilmeye başlandı. İster istemez bir ön hazırlık gelişmişti. Bu yüzden bu yönde beklentimiz vardı. Yapımcı olarak bu kadar deneyime rağmen, bu film nerelere gider kestiremiyordum. Onun için her gelişme, güzel bir sürpriz oldu.

Türkiye’de nasıl tepkiler aldınız?

Türkiye’de biraz tersi bir durum oldu. Tahminimden daha az anlaşıldığı hissi geçti. Adana’da ve İstanbul’da gösterim yaptık. Avrupa ile aynı tepkileri aldığımız zamanlar oldu. Hatta bazen foruma dönüşen izleyici buluşmalarımız oldu. Ama bir taraftan da belli noktalarda Avrupa’da hissettiğim anlaşılmayı burada hissedemedim. Çok az gösterim yapıldı şimdiye kadar aslında. Bundan sonrası daha belirleyici olacak.

Burada, en azından şimdiye kadar yeterince anlaşılamamasının sebebi ne olabilir?

Birçok durum var aslında. Öncelikle Türkiye’nin çok politize bir yer olması ve bu durum içerisinde sinemadan daha politik bir söz beklemek, daha net sosyolojik öneri beklemek… Biz bir öneri sunmaya çalışmadık. Biz sadece başka bir dünyayı hayal etmek gerektiğinden yola çıktık. Sinemadan beklentiyle alakalı bir şey olabilir. Sinemasal alışkanlıklar da etkiledi. Okumalara çok açık bir film yaparken bunun çok zor olacağını biliyorduk zaten. Sinemaya giderken ne arzuladığımız önemli. Hepsi meşru sebepler ama her beklentiyle uyuşamıyoruz haliyle.

Ahmet Büke ile yazdığınız bir senaryo ama sizin geçmişiniz daha baskın sanki hikayede…

Hikaye benden çıktı. Ana temalar benim şekillendirdiğim şekilde oldu. Ahmet ile çok benziyoruz bu konuda. O da ilk okuduğu zaman kendinden çok şey bularak dahil oldu. Ahmet, detayları çok iyi kavrıyor ve çalışıyor. Ben öykünün iskeletini kurduğumda Ahmet, etini veren kişi oldu diyebilirim. Evdeki detaylar, kereste fabrikası, gündelik hayattan ayrıntılar, Ahmet’in kendi hayatından parçalar… Bunlarla birlikte edebiyat sızdırdı içine. Ben de mizahı severim ama Ahmet’in mizahı filmde çok güzel yer buldu kendine. Ahmet ile yazdığımız hali çok edebiydi. Onun üzerinde sinema için çalışma yapmam gerekiyordu. Belki o noktada baskın çıkmış olabilir…

Son olarak, seyirci nasıl bir film izleyecek?

Yaşadığımız toplumda, her yaş grubundan insanın içinde bulunduğu bir ruh halinden yola çıktım. Ruh halini hikaye biçimine sokmadan, deşerek anlatmaya çalıştım. Özellikle izleyicinin de içinde olacağı bir iş olsun istedim. Onun da hayal kuracağı, dahil olacağı bir film… Dolayısıyla izleyiciden katılım bekleyen bir film. Diğer taraftan da gizli anlamlar yüklemeden, rüyasal bir yapısı olan, farklı anlamlandırmalara açık olacak şekilde çalıştım. Seyircinin yüklediği anlamların daha önemli olacağı bir film diyebilirim Körfez için.