İnsan türü olarak sosyal hayvanlarsak eğer, geçerliliğini yitirmiş rollerden kendimizi azat etmediğimiz sürece rahata eremeyeceğiz. Ingeborg Bachmann’ın dediği gibi, “ikili ilişkilerimizde faşizmi” üreten bir tarihi tekerrür ettirmekten kaçamayacağız.

Dünyanın her yerinde neo-liberalizm irili ufaklı toplumsal sarsıntılara sebep olurken, eski alışkanlığımız hiyerarşilere, unvanlara, kürklere sarılamayacağımız ayyuka çıkıyor. Kendi ebeveynlerinden daha güvencesiz bir gelecek için çalışan bir nesiliz. Mutluluğumuzu bu kadar belirsiz ve bir açıdan kontrol edemediğimiz değişkenlere dayandırırsak huzur bulamayacağız. Ursula K. Le Guin “Sen uçuruma bakarsan uçurum da sana bakar” derken, sürekli savaşanın bir süre sonra savaşın kendisi olacağını ve “hiçbir savaşın kazananı olmadığını” kastediyordu belki. İşte bu yüzden, bizi silindir gibi ezip geçen sistemle baş etmenin yeni yollarını aramalıyız. Onun istediği gibi ya savaşçı ya da esir olmaktan başka bir seçenek de olmalı. Bu açıdan, birey olmanın anlamı üzerine tekrar düşünmeli ve belki de kendimizi yeni baştan yaratmalıyız.

Hermann Hesse “Kuş yumurtadan çıkmak için savaş veriyor. Yumurta dünyadır. Doğmak isteyen, bir dünyayı yok etmek zorundadır” sözleri ile muhtemelen sıfırdan başlamaktan bahsetmiyordu. İnsan bir beden ömründe birden fazla hayat yaşarsa eğer, eski benliğimizi öldürmek yenisinin yoktan yaratacağımız anlamına gelmez. Aksine, her organizmanın bir ömrü vardır ve onu tamamladığında toprağa, yağmura, havaya karışır ve yeni nesillerin besini olur. Darwin’in haklı olduğunu varsayarsak, evrim, yeni kuşakların genomlarının mükemmelleşmesine doğru çalışacaktır: Evrenin içinde her şey muhtemelen özünde sadece yıldıztozu. O halde, yeni baştan yaratacağımız benliğimize de evrenin yasaları işleyecektir.

Doğanın kayıtsız şartsız vahşi olduğuna, büyük balığın küçüğü yuttuğuna dair -dilimize vurmayan ama bilinç dışımızdan hemen hepimizi yönlendirip insan sosyalliğinin acımasız kurallarını belirleyen- o batıl inanç, gündelik ilişkilerimizde kurduğumuz hiyerarşilerin de temeli oluyor maalesef: Kaç yaşındasın, mesleğin ne, ekonomik gücün ne, toplumsal mücadelelere ne kadar emek verdin, ne kadar tanınıyorsun… Oysa evde birlikte yaşadığımız kedi, tüm bunlardan bihaber, en yalın ve sevgiye muhtaç hallerimizi bildiğinden, o en çocuk yanımıza şefkat besliyor ve bu yüzden karnımız ağrıdığında gelip kucağımıza yatıyor. O “acımasız” doğa işte bu kadar bilge ya da aslında insan uydurması saçmalıklardan uzak ve sadece yalın! Doğadan kopuşumuzun mihenk taşı bu yapay sosyallik ise kendimize doğrulttuğumuz bir silahtan ibaret.

Cicero’nun “Vicdanım bana tüm konuşmalardan daha çok anlam ifade ediyor” sözünü pusula olarak aldığımızda, bütün canlıların sadece doğarak saygıyı hakettiği, bu yüzden insan yapımı bu korkunç düzende edindikleri ya da edinemedikleri konumların onların değerini belirlemediği bilgisine ulaşmak için onlarca kitap devirmek gerekmiyor. Güttüğü sürüde yanlışlıkla bir koyunun yere düşüp yuvarlanmasına sebep olan çobanın olayın hemen ardından o koyundan özür dileyerek ona sarılmasında bu temel adalet duygusuna kendi gözlerimle şahit oldum.

Lord Byron’ın 19. yüzyılda “insanı daha az değil ama doğayı daha çok seviyorum” diye ifade ettiği algı, Can Bonomo’nun “bu dünyayı sevmedim ama azaldı kinim” dizeleriyle vücut buluyor bugün: Asalet iki yüz yıl sonra çocuksu bir bilgeliğe evriliyor. Sosyallik insan türünün hayatta kalabilmesi için kaçınılmazsa eğer, bizi bu dünyayı sevmemeye iten, hücrelerimize işlemiş tüm o güç ilişkilerini yıkmak pek de korkutucu olmamalı.

Akışa kulak verip yepyeni çözümlerle gelmemiz gerektiğini anlamamız için daha kaç kuşağa yazık olmalı? Çünkü aslında yeni olan tek şey, insanlığın kültürel mirasına başka bir açıdan bakabiliyor olmamız. Kaçınılmazdan korkmaya, aklımızın çocuksu yaratıcılığını itelemeye ne gerek var?

* Teoman’ın “Aşk Kırıntıları” adlı şarısından alıntıdır.