Berlin Film Festivali’nden bu yana adı duyulan “Güvercin” filmi, ülkemizde İstanbul ve Ankara Film Festivalleri’nde yarıştı. Yönetmenliğini Banu Sıvacı’nın üstlendiği film 21 Eylül’de Başka Sinema’da vizyona giriyor. Umutsuz bir hayatın içinde her zaman bir umudun yeşerebileceğini anlatan Güvercin, kuş figürünün sinemaya kattığı anlamı büyüleyici bir şekilde sunuyor. Özellikle güvercin Maverdi ve Yusuf arasındaki bağın anlatımı çok önemli.

Filmin yönetmeni Banu Sıvacı, başrol oyuncusu Kemal Burak Alper ve görüntü yönetmeni Arda Yıldıran ile, 29. Ankara Uluslararası Film Festivali’nde filmin gösterimi sonrası bir araya geldik ve sıcağı sıcağına Güvercin’i konuştuk. Söz şimdi onlarda…

BANU SIVACI (Yönetmen): “İnsanların kendi olma çabalarını, kendileri gibi yaşama isteklerini anlatmayı istedim.”

Yönetmenlik hikayen nasıl başladı? Seni ilk uzun metrajlı filmini çekmeye götüren süreç nasıl ilerledi?

Ben aslında Adana’da Çukurova Üniversitesi’nde resim okudum. O sırada üniversitede kısa film atölyelerine katılıyordum. Daha sonra İstanbul’a geldiğimde sinema atölyelerine katılmaya başladım ve bu işi setlere girerek devam ettirebileceğimi düşündüm. Yaklaşık 6 yıllık Yardımcı Yönetmenlik tecrübesinden sonra ilk uzun metrajlı filmim için çalışmalara başladım. O arada kısa filmler de yaptım.

“Güvercin” filminin hikayesi ilk olarak nasıl ortaya çıktı? ne kadar zamandır senaryo üstüne çalışıyorsun?

Ben filmin hikayesinin geçtiği mahallede doğdum. Orda çocukluğum geçti, sonra taşındık. Kuşçular o zamandan hafızama yerleşmiş. Onlar güvercinleri hayatlarının gerçekleriyle kendileri arasına koyuyorlardı. Bu kaçışı bir sinema filmi haline dönüştürebileceğimi düşündüm. Yaklaşık 6-7 yıl kadar sürdü yazım süreci. İlk olarak kısa film senaryosu olarak başladı, daha sonra uzun metraja doğru evrildi.

Kuşların ve kuşçuların bu filmin içerisindeki anlamı nedir, senin için ne anlam ifade ediyor?

Temelde amacım kuş sevgisini anlatmak değildi. İnsanların kendi olma çabalarını, kendileri gibi yaşama isteklerini anlatmayı istedim. Ve genç bir erkeğin bu süreci nasıl atlattığını göstermek için kuşlar güzel bir malzemeydi.

Kuş figürü her zaman özgürlüğü temsil eder. Bu filmde de Yusuf karakterinin özgür olmakla olan ilişkisine de vurgu var mı?

Kesinlikle var, zaten filmde vardığımız nokta da orası.


“Yusuf’un mücadelesiyle, sinemacıların mücadelesi ortak aslında.”

Yola çıktığında ilk fikirlerle kafanda oluşturduğun filmle, ortaya çıkan film arasında bir fark var mı?

İçerik olarak anlatmak istediğim filmin ortaya çıktığını düşünüyorum. Ama içerisinde hayal ettiğim gibi olmayan sahneler de var. Genele vurduğumda, ekibimin de sayesinde istediğim sonuca eriştim. En azından izleyici üzerinde oluşan etki, bırakmak istediğimiz etkiydi.

Her yönetmenin kendi yazdığı filminde, baş karakterle ayrı bir bağlantısı oluyor. Senin de Yusuf’la benzer dertlerin var mı?

Tabi ki paralellik var. Yusuf’un mücadelesiyle, bizim genel sinemacıların mücadelesi paralel aslında. Sanatçıların tutkuları için çabaları da Yusuf’un mücadelesiyle ortak. Sadece benim yaşadıklarım diyemeyiz o yüzden. Sektörün dertleri genel olarak ortak.

Oyuncu kadrosunu oluştururken nelere dikkat ettin? Özellikle performansından övgüyle bahsedilen Kemal Burak Alper ile film için buluşmanız nasıl oldu?

Ben Kemal’i ilk bir oyunda izlemiştim. Tam o sıralar da kısa filmin senaryosunu yazıyordum. Kemal’i oyunda izlediğim zaman, Yusuf karakteri için alternatif biriyle konuşmaya gerek duymaksızın çalışmam gereken kişiye karar vermiştim. Hemen oyun sonrası tanıştık ve senaryo okumalarına başladık. Kemal de senaryoyu çok beğendi.

Kurgu aşamasında neler yaşadınız?

Mesut Ulutaş ile birlikte çalıştık. Kendisinin hem kurgu hem de yapım sürecinde yanımda olması çok faydalıydı. Set bittiğinde Mesut ile bir araya gelip ‘biz bu görüntülerle ne yapacağız?’ şoku atlattık bir süre. Filmin en iyi hale gelmesi için uzun bir süreç ilerledi. Arada demlendiğimiz oldu, bazı görüntülere kıymayı göze aldık. Filmin hayal ettiğimiz haline gelmesi uzun sürse de güzel bir süreç ilerlettik.

Filmin Dünya prömiyerini 68. Berlin Film Festivali’nde yaptınız. Nasıl bir deneyimdi ve izleyiciden nasıl tepkiler aldınız?

Berlin’de sinemasever anlamda çok özel bir izleyici vardı. Filmin ilk gösterimini film izlemenin akışını ve kurallarını bilen bir izleyiciye yapmak, bir yönetmen için büyük bir şans. Böylece sert bir giriş yapmış olmuyorsunuz. Berlin’in büyük bir film marketi oluşu, bir yönetmen için gelecek filmi için fonlar arayabilmesi adına önemli. Büyük festivaller, gelecek filmler için bizi motive etmesi anlamında kıymetli.

29. Ankara Uluslararası Film festivali nasıl geçti filmin açısından, festivalle ilgili neler demek istersin?

Gösterim günümüzde festivale gelebilmiş olsak da; çok köklü olduğunu hissettiren güzel bir festival haline gelmiş Ankara Film Festivali. Dolu salonları görmek yönetmenleri mutlu ediyor. Gösterimler sonrası soru cevapları da takip ettim, çok kaliteli sorular geliyordu. “En İyi İlk Film” ve “En İyi Erkek Oyuncu” ödüllerini aldığımız için de çok mutluyuz. Festivale çok teşekkür ederiz.

Yeni film projeleri var mı?

Yeni projem şu anda yazım aşamasında. Fonlara ve senaryo atölyelerine başvurularım başladı. Uzun bir maraton daha bizi bekliyor.

KEMAL BURAK ALPER (Oyuncu – Yusuf): “Maverdi bana gerçekten de trip atıyordu.”

Yönetmenin Banu ile film için bir araya gelişiniz nasıl gerçekleşti?

Banu beni tiyatro sahnesinde bir komedi oyununda görmüş. Oyundan sonra tanıştık ve bana filminin hikayesini anlattı. Komedi oyunculuğumu görüp, bir festival filmi teklif ettiğinde çok şaşırmıştım. Ama ortaklaşa bir tutku ile o tonu yakaladığımızı düşünüyorum. Tanıştığımız sıralar üniversitede öğrenciydim ve tecrübelerime bir film projesi katmayı çok istedim. Filmin ilk kısa film versiyonu, benim ilk kamera deneyimim oldu.

Hikâyeyi duyduğunda ne düşündün?

Banu’nun anlattığı hikâye, benim hiç tanımadığım bir hikayeydi. Bir oyuncu tecrübe etmediği hikayeler üzerine çalışınca gelişiyor bence ve insanı çalışarak o ‘insanı’ tanıyor. Kısa filmi çektiğimizde, filmin temeli hakkında pek bilgi sahibi değildik. Daha yeni yeni bir şeyler öğrenmeye başladığımız zamanlardı ve bir kuş damına gittik. Sezgisel bir biçimde hikâyeyi ele alıp, ortak bir dil oluşturmaya çalışıyorduk.

Kısa filmin ardından uzun metraja evrilme süreciniz nasıl ilerledi?

Kısanın ardından uzun bir süre sonra Banu’dan bu hikâyenin uzun metraj halini yapmak istediği teklifi gelince çok sevindim. Bu süre içerisinde birbirimizden kopmadık ve onun çalıştığı bazı projelerde de yer aldım.

“Yusuf’un özgürlük tutkusu, basit yaşamın ta kendisi.”

Hazırlık sürecin nasıl ilerledi ve hikâyenin gerçekliğinde neler keşfettin?

Filmin çekim tarihi belli olunca, fiziksel bir hazırlık sürecine girdim. Karakter için saçımı uzatmaya başladım ve kilo verdim. Ayrıca kuşlarla olan iletişim için daha ileri bir süreç ilerlettim. Kuş besleyen insanları gözlemlemeye başladım ve “insan neden kuş besler?” i sorgulamaya başladım. Fark ettiğim şey, hasret ve özlem duygusu ile ilgiliydi. Kuşların bir şeye ulaşma hedefi var, ama aynı zamanda gökyüzü dışında karada yaşadıkları hayat daha zor. Filmde daha hafif geçmiş olabiliriz, ama hikâyenin geçtiği mahallelerdeki insanların yaşama motivasyonları çok ağır. Rekabet ortamı sıkı, aralarındaki ilişkiler çok daha sert. Belki de yaşama devam etmek için benimsedikleri durumlar çok daha zorlayıcı.

Filmde de vardığımız nota bu sanki. O sert olunması gereken ortamda, kuş figürü de özgürlük anlamında içsel bir yolculuk bir bakıma…

O noktada da kuş bir tutkuya dönüşüyor. Kuşla ilgilendiği zaman insanlar, yerdeki insan değil sanki. Kendileriyle ilgili nasıl özlemleri varsa, onu arıyorlar bir anlamda. İnsanı, kendini bulduğu şeyden alı koyamazsın.

“Yusuf” karakterini nasıl anlatırsın?

Yusuf, benim gözümde peygamber gibi bir çocuk. Kimimiz bu hayatta gireriz, kapılırız, başkalaşım sergileriz ve buranın bir parçası oluruz. Yusuf hiçbir zaman buranın bir parçası olmamış. Yusuf’un içinde hep içinde bir damı olmuş, oraya çıkıp kuşlar vasıtasıyla annesiyle konuşmuş. Belki de hiçbir zaman damdan inmeyecekti, ama bu da dünyanın kurallarına aykırı. Yusuf’un özgürlük tutkusu, daha çok kendi halinde ve basit yaşamın ta kendisi. O anlamda, Yusuf’u daha önce canlandırdığım karakterler arasında başka bir yere koyuyorum.

Filmde Yusuf’un kuşu “Maverdi” gerçekten de sana trip atıyor muydu?

Atıyordu tabi ki (Gülüyoruz). Setin çok ağır giden zamanlarıydı. İstediğimiz her şeyi çekemediğimiz için, sete hızlı olma durumu yansıdı. Maverdi’nin benimle bir bağı vardı, ama bir süre sonra setteki bütün herkesle iletişimi olmaya başladı. Ve o da bundan rahatsız olmaya başladı. Ama o tribi ben yemiş oldum.

Filmin Dünya prömiyerini 68. Berlin Film Festivali’nde yaptınız. Nasıl bir deneyimdi?

Berlin’de oturmuş bir sinema kültürü olduğu ve bunun nesilden nesile aktarıldığı çok belli. İlk filmini yapan bir yönetmen için de kıymeti çok büyük. Benim için de büyük bir deneyim oldu.

Sinemanın ‘İlk başrolünde oynadığın film anlamında’ senin için anlamı nedir?

Tiyatro sahnesinde, seyirciyle bir hikâye üzerinden doğrudan bir iletişim kurabilmek çok keyifli. Ama sinemada hissettiğim duygu ile tiyatroda oyun prömiyerinde hissettiğim duygu aynı. Çünkü izleyici çok yakın ve beni samimi olmaya zorluyor. Bu da tabi ki beni geliştiren bir şey.

ARDA YILDIRAN (Görüntü Yönetmeni): “Film boyunca Banu ile ortak bir dil oluşturduk.”

Banu Sıvacı: Kuşlarla olan ilişkide Kemal Burak Alper’in oyunculuk katkısı kadar, kamerayla kuş ilişkisini kurmak konusunda görüntü yönetmenimiz Arda Yıldıran’ın katkısı da büyük. Kuş damlarına Kemal kadar Arda da çıktı.

Görüntüye ve ışığın filmle uyumuna bayıldım. Biraz da sizden görüntü yönetim sürecini dinleyelim.

Banu ile bizim sinema sektöründeki süreçlerimiz birbirine yakın ve çok önceden tanışıyorduk. Kısa filmi çekerken onlara dahil olamamıştım ve kısa filmi bana ilk gönderdiğinde onu çok sevmiştim. Çünkü senaryoyu okurken ne hissettiysem, Banu da aynısını hissetmiş. Benim asistanlık sürecim devam ederken de Banu ile hep bir aradaydık. Uzun metraj filmle ilgili konuşurken de hep ortak noktalardan bahsettiğimizi fark ettik. Ardından filmi birlikte çekebileceğimize inandık. Set zamanı da her şey rayına oturmuş bir şekilde ilerledi, çünkü Banu ile ortak bir dil oluşturup üzerine çok çalışmıştık.

Çekim süreci nasıl geçti?

Hiç kolay bir çekim değildi ama keyifliydi. Sonuçta Adana’da sıcakta o kuş damlarında bir dünya yaratma süreci vardı. Bahar aylarında çekmek istedik, ama baharda bile Adana çok sıcaktı. Ama küçük ve güzel bir ekip olduğumuz için, herkes birbirine çok destek oluyordu. Banu, ekibin bütün ihtiyaçları için elinden geleni yaptı. Çekim saatleri dışında da, damlarda çok zaman geçirdik. Çünkü kameranın başında bekleyip, bir şey yapmadan kuşların bize alışmasını bekliyorduk. Ama kuşlarımız bizi dinliyordu, buna çok şaşırdık.