Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk, gençliğe büyük önem verirdi. Geleceğimizin gençlikte olduğunu söyleyerek, gençlerimizin bizim için ne anlama geldiğini vurgulardı.”

Bu cümleyi ilk defa ilkokulda duydum, ilk defa lisede düşündüm. 10. sınıftaydım sanırım, sabah kalkmaktan o zamanlar da nefret ederdim. Normalde o günün tatil olması, benim de biraz kitap karıştırıp günün devamında dinlenmem gerekiyordu. Ama bir gün öncesinden o gün gelmenin neredeyse “zorunlu değil, mecburi” olduğundan bahseden öğretmenler, gelmeyenlerin yok yazılacağını söylemişlerdi. Tabii o zamanlar yasal olarak bunu yapmalarının mümkün olmadığına, bunun yönetmelikte tatil günü olarak geçtiğine dayanan bir savunma yapamıyordum. Yapabilecek kapasitede olmadığımdan değil, yaptığım anda disipline sevk edileceğimi biliyordum. Disiplin demek, korku demekti; ailenin yaptığını öğrenmesi ve sana en iyi ihtimalle kızıp ufak cezalar vermesi, en kötü ihtimalle hayatını zindan etmesi demekti. Devamsızlık konusunda da tabularım olduğu için gitmek durumunda kaldım.

Gençliğin geleceğimiz olduğunu söyleyen Atatürk, bütün umudunu gençliğe bağlamıştı.

Günün adında “gençlik” ibaresi vardı, öğretmenler ve yaşları 50’nin üstündeki idarecilerle alakalı hiçbir şey yazmıyordu. Ama iki üç gün öncesinde bazı arkadaşlarımın eline metinler verilmişti, bunları okumaları söylenmişti. Notları en yüksek olan ve sınıfta en “uslu” duran kişilerdi bunlar. Benim sayısal derslerdeki notlarım asla yüksek olmadı. Çünkü belgeseller izleyerek büyülendiğim matematik ve pozitif bilimler, bir hocanın tahtaya anlamadığım şekiller çizmesi, kafam birazcık dağılınca ucunu kaçırmam ve hocanın bir problemi çözemediğim zaman bana bağıracağını bilmemden ibaretti dersler.

Sözel derslerdeki sorun bu değildi; orada da kitapta yazanı aynen kafaya ve sınav kağıdına geçirmem gerekmesiydi. Yanlışlıklar olduğunu biliyordum. Dahası, felsefe bana göre kitapta anlatılan şey değildi. “Bilginin peşinden koşmak için” oluşturulan bir disiplindi ve “soru sormanın, cevap almaktan daha önemli olduğu” söyleniyordu. Ama ben felsefe dersinde kafama uymayan şeyleri sorguladığımda, birkaç soru sorduğumda, hoca sınavlarda benim sorduklarımın çıkmayacağını, fazla soru sorarak “arkadaşlarımın hakkını yediğimi” söylüyor, bu söyleme karşı çıktığımda azarlıyordu. 19 Mayıs’tan bir gün önce böyle bir sahne yaşanmış, bayramın olduğu gün sabah 7’den itibaren 4-5 saat ayakta bekleyerek sıkıldığımdan ve yorulduğumdan dolayı, yere oturduğumda ve arkadaşlarımla konuştuğumda azarlamıştı.

Başka bir sözel dersin hocası, metinleri okuyanları dikkatli dinlememiz için okunanları yazılıda soracağını ve bunlar hakkında sözlü yapacağını söylemişti. Söylenen hiçbir şeyi dinlememiştim ve gerçekten sözlü ve yazılı yapmıştı. Ama neler söyleneceğini tahmin edebildiğim için, ikisinden de yüksek puan almıştım. Tabii ki o notların hiçbirinin karneye veya bana gösterilmesi gereken asgari saygıya etkisini göremedim.

Bizler bir süre sonra öldüğümüzde, güzel ülkemizi, siz güzel gençlerimize bırakacağız. Atamızın emanet ettiği ülkeyi, gençlerimizin yükselteceğinden eminim.”

Bu cümleyi okuyan, sürekli arkadaşlarımı odasında dövdüğünü bildiğim, odasına gidenin yüzü ve elleri kızarmadan sınıfa gelmediği müdür yardımcısıydı. Üstelik bunların söylendiği ülke, haberlerde neredeyse her gün bir gencin veya bir çocuğun, bazen politik sebeplerle, bazen onlara “bu güzel ülkeyi emanet eden” yüce insanlar tarafından öldürüldüğünü duyduğum, tacize ve tecavüze uğrayan çocukların doğduğu ülkeydi. Anlayamıyordum, bu insanlar sanırım başka bir ülkeden veya galaksiden geliyorlardı ve sadece bize bu metinleri yazmışlardı. Daha bir gün önce, tamamen zaman kaybı gördüğüm için yapmadığım ödevden dolayı bana küfür eden ve beni döven hoca, bugün “gençliğin gelecek açısından önemi” konusunda bir metin okuyordu. Sanırım gereken önemi kavrayamadığım için, dövülerek kavramam sağlanıyordu. Kafaya çip bağlanması gibi bir şeydi sanırım dayak.

Biz gençlerimizin aydın, sorgulayan, dönemin ruhuna ayak uyduran ve geleceği yakalayan insanlar olmalarını istiyoruz.”

Bu cümleyi okuyan kişi de, daha geçen gün, alanım olmamasına rağmen, kendisine Biyoloji ile alakalı bir soru sorduğum için beni geçiştiren, üstelediğimde, bana ayıracak zamanı olmadığını söyleyen insandı. Ya ben geri zekalıydım ve söylediklerini anlamıyordum ya da söyledikleri başka bir dildeydi ve bambaşka anlamlara geliyordu. Çünkü bu cümleyi, muntazam bir şekilde dizildiğimiz ve azıcık kıpırdayıp bozduğumuzda azar işitip tokat yediğimiz ikili sıranın arkasında duran, bir bilim dalının temel versiyonunu bize öğretmekle görevli sandığım, ama yaptığı tek şey sınıfta kitaptan pasajlar okumak ve sınavda aynılarını bize sormak olan değerli şahsiyetti.

Yahu gerçekten anlamıyordum bu günün meselesini ve bu iş canımı sıkmaya başlamıştı! Ben mi salaktım, bu insanlar kafalarına görünmeyen silahlar dayanarak mı sunuyorlardı bu programı? Zaten kimse de dinlemiyordu ki; yoklamaya adını yazdıran, playstation oynayacak paraları olan ve okuldan kaçtığında babalarının pek de umursamayacağı arkadaşlarım direkt demirlerin üstünden atlamış ve okula çok da uzak olmayan bir kafeye gitmişlerdi. Ben kaçamazdım. Kaçsam bile dışarıda harcayacak param olmazdı, eve de gitsem ailem neden gittiğimi sorgulardı, ben de yalan söyleyemezdim. Hala da söyleyemem, çok belli ederim yalan söylediğimi. En nefret ettiğim özelliklerimdendir.

Birkaç sene sonra üniversite sıralarını dolduracak olan sizler, ulu önderimizin sözünü ettiği, ‘muasır medeniyetler seviyesini’ yakalayacaksınız.

Bu cümle üzerine düşünmüştüm. Birincisi, babam benim ilkokuldaki dershane ücretimi ancak sınavdan iki yıl sonra ödeyebilmişti. Yani üniversite sıralarını doldurabilmem için hem yanımda duran, benden daha iyi imkânları olan kişileri geçmem hem de benim anca gazetelerin sitelerini zorlayarak ve dizilerdeki kelimeleri takip ederek öğrenebildiğim dilleri, o dilleri ana dilleri olarak konuşan hocalardan öğrenen, anne ve babamın maaşlarının toplamının bir yılda ulaşacağı miktarı tek seferde ödeyebilen diğer akranlarımı geride bırakmam gerekecekti.

İkincisi, bildiğim kadarıyla “muasır” olmamız için, öncelikle çağı yakalamamız ve içinde bulunduğumuz dönemin havasını anlamamız gerekiyordu. Ama bize “bilgisayar dersi” kitaptan öğretiliyordu, “laboratuvar” denilen yerdeki bilgisayarlar, ben ilkokula başladığımda alınanlardan daha eskiydi, hiç kimsenin kullanmadığı F klavyeyi kullanıyordu ve “ahlaksız” sitelere girebileceğimizi öngören müthiş hocalarımız, bilgisayarların internete bağlanmasını engellemişlerdi. Yani bilgisayar öğrenmemiz gereken derste, gerçekten bilgisayarın başına geçsek de en fazla işletim sistemiyle beraber gelen birkaç saçma oyunu oynayabilirdik.

Sınıftaki benden cüsseli çocuklar, bana metin belgesine küfür yazıp okutuyorlardı. Başka da bir işe yaramıyordu bu bilgisayarlar. Çağı, beni dinlemeyen hocalarla ve bilgisayarlara erişemediğim bilgisayar dersleriyle yakalayacak, en ufak sorgulamamda azar işittiğim bir ortamda sorgulayacak, bir de bir bilimsel disiplini veya düşünme biçimini hakkıyla öğrenmek istediğimde herkesin üzerime çullandığı bir okulda geleceği yaratacaktım. Yemek yemediğim zamanlarda elimde kalan azıcık parayla hangi cipsi alabileceğimi düşündüğüm, muhteşem eşitlikçi bir ortamdı burası. İngilizce dersine giren hocanın hatalarını ben düzeltiyordum.

Atatürk ilke ve inkılaplarını özümsemiş, Atamızın koyduğu hedeflere ilerleyen gençlerimizin bayramı kutlu olsun.”

Bu cümleden sonra, programın bitme ihtimalini düşünerek alkışlamaya başlamıştık. Cümleyi birazcık düşündüğümde; “Atatürk ilke ve inkılaplarını özümsemiş” dört beş kişiden biriydim tanıdıklarım arasında. Ama bazıları bana o dönem belki çağın gereklerine uygun olduğu düşünülebilecek şeylerken, uygulanış biçimleri çok mantıksızdı. Bize geleceği yaratmamızı söyleyen önderin, sadece günün koşulları ile hareket ettiğinden bahsediliyordu, savunma hep buydu. Sadece bugünle yetinilemeyeceğini düşündüğümüz için ya biz suçluyduk ya da bize yalan söyleniyordu, sorgulamamızı isteyen yoktu.

Üniversiteye geldiğimde anladım ne istediklerini. İlkokul ve liseden tanıdığım arkadaşlarım üniversiteyi kazanınca, benim ilkokul ve lise boyunca hep duyduğum kelimelerle övüyorlardı kendilerini ve metnin dışına hiç çıkmıyorlardı. Makbul görülen onlardı, övüyorlardı işte. Ama ben, genelde eleştirenlerden farklı şekilde, herhangi bir politik veya dinci gruba eklemlenmeden eleştirdiğimde genellikle Ermeni oluyordum. Ermeni tanıdığım da hiç yoktu ve bir hakaret değil, bir ulus olduğunu öğrenmem biraz zaman almıştı. Bu bahsettiğim durum üniversitede de aynı şekilde devam etti.

Sürekli yalan söylendi; gençlikle alakalı bir bayramda, gençliğin elinin değmediği metinler ezberletildi, metni birazcık eleştirel okuduğumuzda, daha ağzımızdaki cümle bitmeden üzerimize hakaretlerle gelindi. Sanırım, Avrupalı soykırım fatihlerinin Amerika yerlilerine yaşattıkları katliamların ”coğrafi keşifler” olarak adlandırılması gibi, bize de “öğretmen” adıyla pazarlanan gardiyanlar eşliğinde, “okul” olarak adlandırılan hapishanelerde söylenenleri aynen tekrarlamamız öğütlenmişti. Geleceği böyle yaratacaktık işte.

Reşit olduktan ve “üniversite” adı verilen ama hocaların bir kısmının yüzünü görmesem dahi, metinleri aynen kâğıda kopyalayarak mezun olabildiğim, takip etmek durumunda olduğum derslerde slaytlarda yazan cümlelerin üzerine bir kelimenin eklenmediği bir yerden mezun oldum.

“Bilimsel” ödev yapmamız istendiğinde ben de kanmıştım ve orijinal olduğunu düşündüğüm, araştırdığımda kimsenin üzerine eğilmediğini gördüğüm konularda yazmayı düşünmüştüm metinleri. Bunlar da kabul görmemişti ve hazır ödev indirenler benden hep daha yüksek puanlar almışlardı. Çünkü bizden asıl istenen, bize söylenen değildi hiçbir zaman. Bunu Yahudi soykırımının düşünsel pazarlamacısı olan Goebbels geliştirmişti, propaganda taktiğiydi.

“Demokrasi”; bir cümle farklı bir düşünceyi dile getireni savunmasız durumda dövmek, bazen öldürmek, “özgürlük” en ufak bir şey söylediğinde küfür yemek ve çile çekmek, “okul” ise tahta sıralarda selüloz yapımı nöbetler tuttuğumuz, sabah daha gözümüzü açamadan bir saat ayakta beklediğimiz ve bu kafayla harikalar yaratmamız beklenen, “öğretmen” adında gardiyanların bizi “hizaya getirmek” için hazırda beklediği hapishanelerdi.

Türkiye’de yaşadığımı bu şifreleri çözdükten sonra anladım. Anladıktan sonra buralarda herhangi bir şeyin değişmesinin mümkün olmadığını da gördüm. Çünkü burası bizim değil, bizi her gün yok etmek isteyenlerin ülkesiydi.