Okuma süresi: 12 dakika

100. Yıl bar emekçilerinden Rakun’un işletmecisi Can Güzeloğlu ile pandemi sürecine, zamlara, baskılara, kısıtlamalara, mücadeleye, barların durumuna ilişkin keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Can Güzeloğlu’nun emekçi arkadaşlarından talebi açık ve net: “Örgütlenelim, direnelim, birlik olalım; karanlıktan aydınlığa çıkmanın tek yolu bu!”

Oldukça uzun bir süreç sonrası yeniden mekanları açmış bulunmaktasınız. Pandemi boyunca içinden geçmiş olduğunuz dönemi röportaj esnasında elbet değerlendireceğiz; fakat öncesinde bizlere bu dönemi 5 kelime eşliğinde özetleyebilir misiniz?

C.G.: Beş kelimeyle özetleyebilir miyim… Bana kalırsa her şeyden önce bu bir saldırı. Özeti beş kelime eşliğinde vermektense “Barlar üzerinden seküler hayata yönelik bir saldırı mevcut.” diyebilirim. Açık ve net bir biçimde bunu görmekteyiz. Elbette bir yer hedef alınmalıydı, tercihleri barlardan yana oldu. Kimse bar ve pavyonu ayıramayacak kadar – ki pavyon da bir tercihtir, buna da saygımız sonsuz – akılsız değildir diye düşünmekteyim. Benim görmekte olduğumu koca devleti yöneten insanlar da elbet görüyordur. Bizlere karşı büyük bir düşmanlık ve saldırı söz konusu. Tek amaçlarının „yaşam alanlarımızı daraltmak“ olduğu kanısındayım. Yanı başımızdaki mekanların açık olduğu kimi dönemlerde açamamış olmamızın tek sebebi olabilir: Düşmanlık. Beş kelimeye sığdırmaya gerek yok; bence „düşmanlık“ yeterince kapsamlı bir kelime. Bizleri aç bıraktılar. Sosyal alanlarımızı daralttılar. Sosyalleşmemizi engellediler. Bunun adı saldırıdır, düşmanlıktır.

Pandemi süreci sizleri ne yönde etkiledi? Pandemi öncesi ve günümüz arasında ne gibi farklar gözlemlemektesiniz?

C.G.: İşin elbette ilk etapta maddi boyutu var. Bu yalnızca bizler için geçerli bir durum değildi, pek çok insan için geçerliydi; fakat yaptıkları ayrımcılıklar hayatımızı daha da zor hale getirdi. Maddiyatı bir şekilde aşıyorsunuz veya aşamıyorsunuz ve kabullenip bırakıyorsunuz. İşte bu noktada işin duygusal boyutu çok daha önemli. Ben son 15 ayın yaklaşık 7-8 ayını olumsuz düşünceler eşliğinde geçirdim. Mevcut belirsizlik hali psikolojik açıdan beni yıktı. Çevremdeki meslektaşlarım da benzer bir dönemden geçmekteydiler. Buradaki çalışma arkadaşlarımla olabildiğince her gün buluşmaya, bir şeyler yapmaya çabaladık; fakat tünelin sonu karanlık olunca ayakta durmak da zor hale geliyor. Burada oturup “Bir yıl boyunca dükkanım boştu.”, “Çalışma arkadaşlarım para kazanamadı.” vb sebepten ağlayabilirim; fakat daha büyük şeylerden bahsetmek lazım: Biz aç bırakıldık. Bizim yaşam hakkımız elimizden alındı. Yemek, içmek, barınmak… Ben evimden kovuldum. Kiramı ödeyemediğim için evimden çıkarıldım. Bir şey isteyince onu yapamamak kötü bir duygu. Yakınlarınız isteyince yapamamak daha da kötü bir duygu. O kırgınlıklar 1,5 sene boyunca büyüdüğü için psikolojik açıdan çok büyük bir tahribat yarattı. 

Ben ilk 3 gün dükkana gelemedim; çünkü psikolojik açıdan hazır değildim. Kafamda “Acaba olacak mı / olmayacak mı?”, “Eğer olacaksa eskisi gibi olacak mı?” vb pek çok soru mevcuttu. Biliyorsunuz ki bizim ortamımız insanların rahatça iletişim kurabilmeleri üzerine kurulu. Geldiğimde öylesine güzel bir enerji eşliğinde karşılandım ki bir anda tüm sıkıntılarımın uçup gittiği hissine kapıldım. Daha önce de söylemiş olduğum üzere oturup ağlamak çözüm değil; meslektaşlarıma en çok kızdığım noktalardan birisi de bu oldu. Biz ölmedik, bitmedik. Bunu kabul etmiyorum. Direndik, savaşıyoruz, savaşmaya devam edeceğiz. Bizler hayatımız boyunca mücadele ettik; fakat bu seferki mücadelemiz farklıydı. Neden farklıydı? Dediğim üzere yeme, içme, sosyalleşme, barınma gibi insani ihtiyaçlarımız elimizden alındı. Bu müthiş bir tahribat; beraberinde de özgüven kaybı getirir. Hepimiz özgüvenimizi kaybettik. Oysa bizim işimizin esas kaynağı özgüven. İnsanlarla iyi iletişim kurabilmek bu işin özü; fakat biz 1,5 yıl boyunca yalnızca kendi aramızda iletişim kurduğumuz için özgüvenimizi yitirdiğimizi düşündük. Şimdi hiçbir şey yaşanmamış gibi hissediyoruz; fakat yaşadıklarımız ilerleyen yıllar içerisinde tarihe konu olacak. Ne var ki bar emekçileri için, intihar eden onlarca müzisyen için bir kitap yazılır. Çok zor şeyler yaşadık. Kimi insanların direnme gücü düşük olabiliyor; buna kızamayız. Ara sıra „İnsanlar neden intihar ediyorlar?“ gibi sorular duyuyorum. Herkesin direnme gücü bizimki kadar olmayabilir, hayata bizim kadar tutkulu bakamayabilirler. Ben intihar eden insanların çevrelerinde yer alanlara biraz kızıyorum açıkçası; onlara sahip çıkmayan insanlara kızıyorum. Ne olursa olsun şu süreçte meslektaşlarıma her daim şunu söylemek istedim: Onlara „Biz kötüyüz, biz ölüyoruz.“ mesajını vermemeliydik. İnsanların karşısına çıkıp şunu söylemeliydik: „Yaşam haklarımız elimizden alındı! Burada insan haklarına aykırı suçlar işleniyor!“ İnsanları çevremizde toplamamız lazımdı ve biz bunu beceremedik. Kesinlikle birlik olmayı bilmiyoruz. Birkaç oluşum oldu, bir şeyler yapılmaya çalışıldı; fakat kesinlikle bir birliktelik yoktu. Örgütlenme biçimi çok yanlıştı; dolayısıyla birlik olup toplumun bakışlarını kendimize çeviremedik.

Süreç boyunca paket servis hizmetinde bulundunuz mu? Şayet bulunduysanız size maddi açıdan getirisi oldu mu?

C.G.: Ben ruhsattaki bir virgül eksikliği yüzünden paket servis hizmetinde bulunamadım. Paket servis hizmetinde bulunan arkadaşlarımız da süreç boyunca büyük zarar gördü; dolayısıyla paket servisin bu zararları karşılaması hiçbir koşulda mümkün değil. Günlük sirkülasyonun neredeyse 1/10’inden bahsediyoruz. Bir bar emekçisinin paket servis hizmetiyle faturaları, kirayı, çalışan maaşlarını vs karşılaması mümkün değil. Hizmette bulunanlar da en az bizim zarara uğramıştır. Konuştuğum tüm emekçi arkadaşlarım da aynı şeyi söylüyorlar; fakat bunu konuşmaya dahi gerek yok. Matematik yalan söylemez. Pandemiyle beraber yeni bir süreç oluştu. Bu süreçle birlikte kuryeler de çoğaldı. Yeni bir dünya düzeni oluştu. Oysa bizim işimiz insanlara önce bira, sonra sosyallik satmak üzerine kurulu. Bunlar olmadıktan sonra paket servis yapsanız neye yarar? Amacı yalnızca yemek yemek olan bir insan barı tercih etmez. Tercih edenler oluyor; fakat yine de paket servis sürecine dahil olan arkadaşlarımızın pek de bir şey elde etmemiş oldukları kanısındayım.

Süreç esnasında mekanlar arası dayanışma mevcut muydu? Eğer öyleyse bu dayanışma yeterli düzeyde miydi; değilse sizin gözünüzde nasıl bir yol izlenmesi gerekirdi?

Az önce de belirtmiş olduğum üzere örgütlenme noktasında çok yanlış bir yol izledik. Hükümet aslında kendi istediği yönde çok iyi bir süreç ilerletti. Bir kısmımızı açıp bir kısmımızı kapatarak bizleri ikiye böldü. Örgütlenme noktasına gelecek olursak; sosyal medya üzerinden kimi oluşumlar kuruldu. Ne var ki içi dolu bir örgütlenme söz konusu olmadığı için ilk açılmada parçalandık. İlk açılmada dükkanlarını açabilen simitçi arkadaşlar, kafeler, restoranlar aramızdan ayrıldı ve geriye yalnızca barlar kaldı. Kendilerini elbet yadırgamıyorum. Eğer barcılar olarak kaldığımızda örgütlenmeyi iyi bir biçimde becerebilseydik belki sonuç alabilirdik. 

Aynı zamanda örgütlenmekte çok geç kalmış olduğumuzu da bildirmek durumundayım. Dünya genelinde sürece çok hazırlıksız yakalanmış olduğumuz doğrudur; fakat 1-2 ay geçtikten sonra sürecin nasıl bir noktaya evrileceğini az çok tahmin etmeliydik. Durumun vehametini gözle görülen ölümlerden, gözle görülen rakamlardan anlamalıydık. „Nasıl olsa 1-2 aya açılır.“ diye kendimizi kandıra kandıra dayanışma kararını ancak 10 ayın sonunda aldık. O sürece dek herkes bireysel olarak bir şeyler yapmaya çabaladı. “Ne olacak” kaygısı örgütlenmemize engel oldu. Örgütlenme biçimimiz elbet yanlış olmuş olabilir; fakat önemli olan nokta buradan ders çıkarmaktır. Benim yaklaşık 15 çalışma arkadaşım var; yani bu dükkan 15 kişinin ekmek kapısı. Bizler pandemi süreci boyunca bu örgütlenmeyi kendi içerimizde şöyle gerçekleştirdik: Hepimiz biraraya gelerek internetten bir şeyler satıp geçinmeye çalıştık. Bir şeyler sattık, birlikte harcadık. Her daim birlikte hareket ettik. Kimde ne varsa o. Bu komünü bar emekçileri olarak bütün hayatımıza yayabilirsek, belki uçuk olacak ama, daralttıkları ve bizleri içine sıkıştırdıkları alanı genişletebiliriz. Eğer onlar bizim üzerimizden savaş açıyorlarsa bizler de yine bizim üzerimizden alanı büyütmek durumundayız. Çok kuvvetli bir adım atmak şart. Herkes elini taşın altına koymalı. Devletin bizi korkutmak için değil, bizi yaşatmak için var olduğunu unutmamak lazım. Devletin bizden büyük olmadığını, biz istediğimiz için devlet olduğunu unutmamamız lazım. Bundan korkmak yerine o mekanizmayı harekete geçirmek için, o mekanizmayı yönetebilmek için biz bar emekçileriyle başlayabiliriz. Alanımızı genişletmek durumundayız. Tam da bu yüzden, ne olursa olsun, bar emekçileri bir platform üzerinden yeniden örgütlenmek zorundadır. İlerleyen süreçte başka hastalıklarla da mücadele edeceğiz. Daha büyük hastalıklar, daha büyük savaşlar bizi bekliyor; bunlara hazırlıklı olmak lazım. Kendi özelimde konuşacak olursam ben geçtiğimiz 1,5 yıl içerisinde geçmişte yapmış olduğum hataları düşündüm ve artık aynı hataları yapmamaya çalışıyorum. Bence bar emekçileri olarak bir noktada buluşmamız, hatalarımız üzerine konuşmamız, aynı hataları tekrarlamaktan kaçınmamız gerekiyor. Direniş ve dayanışma pandemi sürecinin 3. ayında başlamış olsaydı, hiçbirimiz bunları konuşmayacaktık. Geçtiğimiz dönem boyunca işletmeciler / mekan sahipleri olarak yaşamış olduğunuz ekonomik sıkıntıların tamamı elbet apaçık ortada.

Peki çalışanlarınız geçimini nasıl sağladı? Devletin desteği malum ortada; ekstradan bir destek için de herhangi bir talepte bulunuldu mu?

C.G.: Kendi barım açısından konuşacak olursa, daha önce de belirtmiş olduğum üzere biz komün bir yaşam sürerek ayakta kaldık; tabi Türkiye genelinde durum bu değildi. Başvuru noktasına gelecek olursak; ben 1-2 defa başvuruda bulundum; ne var ki herhangi bir geri dönüş alamadığımı fark ettiğimde de açıkçası biraz gurur yaptım. Belli ki bizi bu şekilde görmek, „Biz bu işletmeleri bitirdik.“ izlenimi yaratmak istiyorlar. Sonra kendimle psikolojik bir savaş verdim ve hiçbir talepte bulunmadım. Hiçbir şey alamayacağım ortadaydı ve devlet bunu çok güzel hissettirdi. „Sen bira satıyorsun.“ bahanesini sanki biz bir yerlerden uyuşturucu kaçırıyormuşuz gibi önümüze sürdüler. Biz eğlence satıyoruz, seküler hayat satıyoruz; ne var ki bunu kabullenemiyorlar. Bizimle savaşıyorlar. İşletmeciler çok büyük maddi sıkıntı yaşadılar; maddi sıkıntı yaşamakta olan bir işletmecinin de duygusal anlamda sıkıntı yaşaması kaçınılmaz. Sonuçta hayatta kalabilmek adına bir para kaynağı olmak durumunda. Bu noktadan bakacak olursak bar emekçisi çalışan arkadaşlarımız çok daha büyük bir sıkıntı yaşamış olabilirler. Motor kullanmayı bilmeden kuryecilik yapan arkadaşlarım var. Bu memlekette barı kapandığı için ve ailesini geçindirmek durumunda olduğu için kuryecilik yapmış ve motorun üzerindeyken ölmüş, işletmeci bir arkadaşımız var. Bunun gibi pek çok örnek sayabilirim. Sokakta gitar çalarken kimse dikkate almadığı ve para kazanamadığı için intihar eden arkadaşlarımız var. Bunlar büyük ders, bunlar büyük üzüntü. Her duyduğumda kahroluyorum. Benim gibi düşünen, hayata bizim gibi bakan her insan kahrolmuştur. İşte burada da yine aynı kapıya çıkıyoruz: Örgütsüzlük. O çocuklara sahip çıkamadık. Biz hayatı boyunca hiç tanımadığı insanların haklarını savunmak adına sokağa çıkmış bireyleriz. Yaşam tarzımız belli. Saklayacak bir şeyimiz yok. Bir madencinin, Venezuela’da bir işçinin, sendikalı bir öğretmenin, hiç tanımadığımız bir öğrencinin haklarını savunmak için sokaklara çıktık ve bizim içimizdeki çocuklara, bizim içimizdeki insanlara sahip çıkamadık. Bence en büyük özeleştiriyi burada yapmak lazım. „Bu süreçte bar emekçileri ne yaptı?“ sorusunun en büyük cevabı bence o 150 insan.

Pandemi sonrası bizlere dayatılmış olan müzik kısıtlaması hakkında ne düşünüyorsunuz? Mekanlara yönelik baskıların artmış olduğu kanısında mısınız?

C.G.: Kesinlikle baskıların artmış olduğu kanısındayım. Pandemi öncesinde de bu süreç devam ediyordu. 100. Yıl’da hiç problem yaşamadan, hiç rahatsız edilmeden – çünkü artık bu müdahaleden ziyade rahatsız etmek amaçlı yapılan şeyler – geçen bir süreç olmadı. Öncelikle kolluk kuvvetleri hiç eksik olmadı. Bu süreç pandemiden 6 ay önce başlamıştı. Onlar için bir silaha dönüştü ve, işin ilginci, pandemi sonrasında da devam etmekte. Gece 12’de müziğin susturulmasından bahsediyorlar. Bilirsiniz; bir dönem türkü söylemek yasaktı. O süreçle birebir ilerleyen bir süreçten geçiyoruz. Sokağa çıkmak yasaktı, bunlar sağlık açısından yapmamız gereken şeylerdi; fakat sonrasında bunlar silaha dönüştürüldü. Müzik açmak, şarkı söylemek… Ben gittiğim yerde kamp alanında şarkı söylediğim için jandarma tarafından uyarıldım. Burada mesela şarkı, türkü, müzik değil; o yüzden ben burada olabildiğince direnmeye çalışıyorum. Ne var ki geldiklerinde tek başıma çok da yapacak şeyim kalmıyor. 23:55’te müziğimin sesini açıyorum. Pasif agresif bir eylem yapıyorum açıkcası; insanlara kendi çapımda, kendi yöntemlerimle durumu aktarmaya çabalıyorum. Bu saldırıların yalnızca barlara yönelik değil; oturan insanlara da yönelik olduğunu beş kala müziğin sesini yükselterek anlatmaya çalışıyorum. Bu yasak ancak örgütlenme sonucunda kalkacaktır. Adamların yaşam tarzı, dünyaya bakışı ortada. Düşmanlık güttükleri şey üzerinden istedikleri her şeyi yapabiliyorlar. Bir şeye düşmanlarsa hiç çekinmeden ve sıkılmadan istedikleri saldırıyı gerçekleştiriyorlar. Bütün gücünü kullanarak, devlet gücünü kullanarak, kolluk kuvvetlerini kullanarak ya da arkalarına aldıkları toplum gücünü kullanarak bir şekilde bunu silaha çevirebiliyorlar. Bizim de kalkan olmamız lazım. Hep beraber hareket edip, „12’de müziğimizi kapatmıyoruz arkadaşlar! Müzik bizim, biz müziğiz!“ demek lazım. Bizim kendi sloganımız bu yönde: „Müzik bizim!“ Müzik hayattır. Müzik insanın hücrelerini harekete geçirir. Bunu engelleyebilmek için iki ihtimal var: Ya gericisinizdir ya da hayatında hiç müzik dinlememişsinizdir. Müzik düşman olan bir insanın herhangi bir şeye düşman olmama şansı yok. Bir yerde okumuştum: „Siz ağaçtaki kuşun yuvasına düşmansınız.“ Bu düşmanlık hayatın her yerine sirayet ediyor ve gün geçtikte hızlanıyor. Gidiyorlar, farkındalar. Biz de farkındayız. Geçmişte başlayan, Gezi’yle devam eden mücadelemiz günümüzde de devam ediyor. LGBTi eylemleri, hayvan haklarına dair eylemler, yaşam tarzımıza uyguladıkları baskılar sonucu sosyal medya üzerinden yarattığımız örgütlenme bir şeyleri değiştirmeye başlıyor. Bunu hızlandırabilirsek yaşamı çok daha güzel bir hale dönüştürebiliriz. 100. Yıl’ı kurtarılmış bölge gibi görüyorum. ODTÜ’nün müthiş bir etkisi, mahalleyle müthiş bir bağı var; ama hayatı buradan değerlendirmemek lazım. Bu mahalleden 100-200 mt dışarıya çıktığınız zaman bambaşka bir dünyaya açılıyorsunuz. Alanı genişletmediğimiz sürece rahat etme şansımız yok. Burada ODTÜ öğrencisinin de etkisi büyük; fakat örneğin Kızılay’daki barların üzerindeki baskı buradan çok daha fazla. Bizlere baskı yapmak, bizleri yaşatmamak üzerine kurulu bir düzen söz konusu; fakat işin acı tarafı da bu düzene dahil olan insanların bir kısmının bizzat tüketici değilmiş gibi davranması. Bunu söylemekte sıkıntı görmüyorum; ben, bize baskın yapan çoğu insanın içeriye girebilmek için sivil kıyafetlerle kapıya geldiğini hatırlıyorum. Bizden ricada bulunuyorlar. Amin Maalouf’un bir kitabı var, „Çivisi Çıkmış Dünya“, orada bu meseleye çok güzel bir biçimde ele alıyor: „Ben yapamıyorum, peki sen neden yapıyorsun? Sen bu kadar dans edemezsin. Sen bu kadar içemezsin. Sen bu kadar eğlenemezsin; çünkü ben eğlenemiyorum.“ Bana kalırsa mantık bu.

Pandemi öncesini ve bugünü göz önünde bulunduracak olursak arada farklar gözlemlemekte misiniz? Zamlar ve mevcut süreç müşteri kitlesini ve sizleri ne yönde etkiledi?

C.G.: Biz fiyatları mümkün olduğunca taban tutmaya çalışıyoruz; çünkü burada paradan ziyade başka şeyler de oluşturulmaya çalışılıyor. Biz minimum tutmaya çalışıyoruz; ama minimum tutabiliyor olmak için bile 6 ayda bir zam yapıyor olmamız lazım. Ben bu işe başlayalı yaklaşık 5 yıl oldu, başladığımda birayı 480 TL’ye alıyordum. Geldiğimiz noktada 1180 TL’ye alıyorum. Arada 4 sene var; 1,5 senesi zaten yok. Bu açıdan bakacak olursak 3 senedir işlemekte olan bir dükkanın %100 zam görmüş olduğunu netlikle söyleyebiliriz. Anlatmak istediğim şey zam sürecinin pandemiyle başlamamış olduğu. Baskılar en başından beri mevcuttu, pandemiyi bir silaha dönüştürdüler ve bizlere kurşun olarak geri gönderdiler. Bu süreci kendi açılarından avantaja çevirdiler. Pandemi döneminde de çok büyük bir zam geldi ve biz fiyatlandırmaları başka mekanlarla haberleşerek yaptık. Ben ilk başladığım dönem birayı 11 TL’den satıyordum. Ben de zam yapmak istemezdim, başladığım fiyattan satabilmeyi çok isterdim; fakat ortada bir zorunluluk var. Örneğin yılın ilk zammı yapıldığı zaman biz para kazanmıyoruz; çünkü onların hesabına göre bizim 6 ayda bir zam yapmamız lazım. Ne var ki bu bizim müşteri kitlemiz için uygun bir durum değil. Ben bir öğrencinin cebinden her 6 ayda bir daha fazlasını alabilir miyim? Bir öğrenci için 25 TL çok para. Bizler de para kazanmaktan önce bunları düşünmek durumundayız. Biz yalnızca bira satmamalıyız; biz kültür aşılamalıyız. Bizleri ziyaret eden tüm insanlar şunun farkında olmalı: Zamları kesinlikle biz yapmıyoruz. En büyük zammı mevcut savaştan ötürü biz görüyoruz. Ben ruhsatımı 1 senede alabildim. Avrupa’da böyle bir şey duymuş değilim. Bu ülkedeyse bu problemi yaşayan binlerce bar var. Biz ruhsat değişikliği yapmak istiyoruz ve yaklaşık 7 aydır bunun için uğraşıyoruz. Sahil kenarında yer alan tüm barlara bu imkan tanındı; çünkü turizm var. ODTÜ’den dolayı da burada ayrı bir savaş mevcut. Olsun, bununla ilgili hiçbir sıkıntımız yok. Bizim direnişle ilgili hiçbir problemimiz yok. Direniyoruz, direnmeye devam edeceğiz. Tekrar kapatacaklarsa da kapatsınlar; hiç önemli değil. Biz direniriz. Bu işi yapmasak da direnmeye devam etmeliyiz. Sadece kendi geleceğimiz için değil; başkalarının geleceği için savaş vermek zorundayız. Bir yerde direnmeye başlarsak o zincir, o halka kopacaktır. İşte o zaman bizim istediğimiz şeyler olmaya başlayacaktır. Biz de kötü şeyler istemiyoruz. İnsanlar mutlu olsun istiyoruz. Bizim tek hedefimiz bu. Biz yalnızca insanlar buradan ayrılırken güzel ayrılsın istiyoruz. Para bir şekilde kazanılır. Kısacası düşman oldukları şeyi yaratmak, yaşatmak istiyoruz. Ağaçtaki kuşun yuvasına, her şeye düşman insanlardan bahsediyoruz. Direniş devam etmeli. Bizleri öldüremeyecekler, mutsuz edemeyecekler. Herkes bilsin ki bu savaşa ağlayarak sızlayarak devam edemeyiz. Yapacağımız tek şey var: Örgütlenmek örgütlenmek örgütlenmek. Bir olmak. Başka çare yok. Müşteri kitlesiyle ilgili konuşacak olursak: Bu dönem yalnızca bizler açısından değil, herkes açısından zorlu geçti. Mekanların tekrardan açılması müşteri kitlemiz tarafından büyük bir mutlulukla karşılandı. Ben açılışın ilk günlerinde bara gelip masayı öpen insan gördüm. Beni tekrardan hayata bağlayan da sanırsam bu oldu. Özlediğimiz şeyin sosyallik olduğunu anladık. İnsanların da bu konuda bizimle hemfikir olduğuna eminim; çünkü 1,5 yıl çok uzun bir süre. İnsan sosyal bir hayvandır. Bu sistemde de insanların en büyük gıda kaynağı sosyalleşmektir. İlk günlerde insanlarda gözlemlediğimiz esas şey tedirginlik oldu. Bu tedirginlik pandemiden ziyade yeniden sosyalleşmenin verdiği tedirginlikti. 

Peki pandemi açısından bir tehlike mevcut mu? Çok daha tehlikeli dönemlerde açık olan pek çok mekan vardı. Öte yandan şu an hala kapalı olan, ekmek parası kazanamayan mekanlar var. Bu arada bizim de toparlamamız da uzun zaman alacak. Ben 8 ay boyunca kapalı dükkana 7000 TL elektrik faturası ödedim. İtiraz etmeye gittiğimde bana „ortalama bir fiyat alındığı“ açıklamasıyla geldiler.

Kısacası bizler olumsuz yönde nasıl etkilendiysek müşterilerimiz de öyle etkilendiler. Ben bunu gözlerinden okudum. Ailesiyle gelenler oldu, koşarak gelip bize sarılanlar oldu… Bu, ne kadar hasret kaldıklarının, ellerinden alınan şeyin ne kadar farkında olduklarının bir göstergesidir.

Aynı zamanda şunu da belirtmek durumdayım: Müşteri olarak buraya gelen, sonrasında arkadaş olduğumuz insanlar bizleri süreç boyunca sürekli motive ettiler. Desteklerini her daim hissettik. Umarım bar emekçisi arkadaşlarımızın tamamı da süreci bu şekilde atlatmıştır. Ben her yere düştüğümde bir telefonla ayağa kalktım. Birlikte çalışmakta olduğumuz emekçi arkadaşlarımız da bizleri 16 ay boyunca hiç bırakmadı. Ben bir babayım, bir eşim ve şüphesiz ki ailemin desteği benim açımdan çok değerliydi; fakat insan bunun haricinde de bir şey arıyor. Ailem hep yanımdaydı; buna rağmen başka bir boşluk da vardı ve o boşluğu sizler doldurdunuz. Mutlu olmadan mutlu edemezsiniz; bu bir gerçek. Ben şu süreçte çevremdeki insanlardan psikolojik destek aldım ve emekçi arkadaşlarımın beni bütün süreç boyunca sürekli olarak motive etmiş olması benim açımdan çok değerliydi. Çalışma arkadaşlarımın desteği olmasaydı biz bu barı zamanında ve bu kadar düzgün açamazdık. Bu bar onların. Bu süreçte bana bunu hissettirdiler. Her gün, her dakika, her saniye yanımda olduklarını hissettim. Geçtiğimiz 16 ayı benim gibi atlatmış başka emekçi arkadaşlarım da varsa hepsinin adına çalışma arkadaşlarımıza teşekkür ediyorum. Bizlere destek olan herkese teşekkür ediyorum. Umarım herkes süreci psikolojik açıdan küçük sıyrıklarla atlatmıştır. Maddi olarak hepimiz büyük yara aldık; fakat çalışacağız. Direneceğiz, dayanışacağız, hakkımızı arayacağız.

Bir kapanma daha olması halinde bunun üstesinden gelebileceğiniz kanısında mısınız? İlerleyen süreç için talepleriniz ne yöndedir?

C.G.: Kısa süreli de olsa bir kapanma daha olması halinde çok yara alacağımdan eminim. İşte öyle bir durumda mevcut yaraları sarmak 3-4 senemizi alır. Bir kapanma olması halinde toplu bir kapanmaya asla karşı değiliz; çünkü insan hayatı bizim için çok önemli. Biz istiyoruz ki eşit davranılsın. Eğer gerçekten ortada insan hayatına dair bir mücadele mevcutsa buna her zaman varız. Kapanacaksak kapanalım. Açılacaksak açılalım; fakat ne yapacaksak birlikte yapalım. Eğer bir mekan açıkken diğeri kapalı olursa olay başka bir şeye dönüşür. Sağlıksal sebeplerden ötürü bir kapanmaya kimse itiraz etmez; sonuçta bizim hayatımız da değerli. Ne var ki ben, bir mekan açıkken diğerinin kapalı olması halinde altında başka sebep ararım. Bu adaletsizliğin ta kendisidir ve ben, bir daha böyle bir durum oluşması halinde, elimden gelen her şeyi yapacağım. Emekçi arkadaşlarımızın da buna karşı mücadele edeceğinden eminim. Biz hayatı boyunca mücadele etmiş insanlarız, işimiz için mücadele edeceksek onu da elbet yapacağız. Gerekirse çokça gözaltına da alınacağız; bu döngüyü kırmanın başka yolu yok. Sesimizi duyurmak zorundayız. Her türlü engeli koyabilirler. Bunlar insan haklarına, demokrasiye aykırı şeyler. Bunlar bizim anayasamıza aykırı şeyler. Bu mücadeleyi böyle ele almak lazım. Her şeyden önce haklı olan bizleriz. Yardımlarını da istemiyoruz, tek talebimiz mevcut: Bıraksınlar işimizi yapalım. Bir bahçıvan nasıl işini yapıyorsa, bir madenci nasıl işini yapıyorsa bizler de aynı şekilde işimizi yapmak istiyoruz. Biz kötü bir şey yapmıyoruz. Bu bira bu topraklarda 1000 yıldır içiliyor. Bu rakı 1000 yıldır içiliyor. Biz 1800 yapımı bira satıyoruz. Bu iş devletin tekelinde olsaydı böyle gitmezdi. Ne var ki özelleşmeden kaynaklı bulanık bir piyasa mevcut. Dünyanın pek çok yerinde sosyal devlet vatandaşın zararını karşılıyor. Bir mekan şahsın inisiyatifi dışında kapatılıyorsa her türlü zarar devlet tarafından karşılanmak durumunda. Biz artık bunu da istemiyoruz. Tabiri caizse yeter ki bizi salın. Biz kimseye zarar veren insanlar değiliz. Birasını içerken kitabını okuyan, ödevini bitirmeye çalışan bir çocuğun sizlere ne tür bir zararı olabilir? Aksine fayda sağlar. İşte düşmanlık dediğimiz şey tam da bu noktada ortaya çıkıyor. Burada devreye giren şey kötülük. 

Sonuç olarak şunu söylemek istiyorum: Ne olursa olsun direneceğiz. Kendi adıma aldığım karar bu. Beni paralarıyla, destekleriyle ezemeyecekler. Ben ayakta mücadelemi vereceğim; çünkü çok haklıyım. Sonuna kadar haklıyım ve hakkımı kimseye yedirmem. Elimden ne geliyorsa da yapacağım. Bar emekçişi arkadaşlarımdansa yalnızca bir isteğim var: Kafalarını yastığa koyduklarında ölen arkadaşlarımızı düşünsünler. Ben öyle yapıyorum. En azından onların haklarını savunalım, adaleti sağlayalım. Kendi içimizde adaleti sağlayalım. Hiçbir şey yapamıyorsak kendi içimizdeki teraziyi dengeye getirelim. Daha fazla arkadaşımızın hayatını kaybettiğini görmek gereçekten büyük bir motivasyon kaybı. Ben kendi adıma hiçbir zaman intihar etmeyi düşünmedim; ama bunu da yadırgamıyorum. Daha fazla insanın sonunun bu olmaması için lütfen birlik olalım, direnelim. Artık bu çocukları, bu insanları koruyalım. Önce kendimizi, sonra insanları koruyalım; bir şeyler yapalım. Ben kendimi suçlu hissediyorum. Kendini suçlu hissetmeyen kim varsa ona açık yüreklilikle şunu söyleyebilirim: Ölen her insanın arkasındaki suçlulardan birisi de biziz; sahip çıkmayan insanlar. Tabi burada en büyük suçlunun kim olduğunu biliyoruz, dillendirmeye gerek yok; ama Nazım Usta’nın da dediği gibi „Ve hala şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak / Kabahat senin demeğe de dilim varmıyor ama / Kabahatin çoğu senin canım kardeşim!“. 1 rakamı mücadele vermemiz için yeterli bir rakam. Bir kişi daha eksilmeyelim. Umarım bir daha böyle bir süreç yaşamayız; ama yine umarım, bir daha böyle bir süreç yaşarsak birlik oluruz. 

Not: Aynı soruları 3 farklı mekana daha yöneltmiş bulunmaktayız. Söz konusu röportajları da en kısa zamanda ikinci bir seri halinde sizlerle paylaşıyor olacağız. Can Güzeloğlu’na çok teşekkür ediyor; emekçilerle her daim dayanışma içerisinde olacağımızın sözünü veriyoruz.

(Bu röportaj Gazete Solfasol adına gerçekleştirilmiştir.)