Okuma süresi: 4 dakika
Yazan: Bahar Karakaş

Bazen tüm ömrün tek bir sorunun cevabına, sıkı bir hesaplaşmaya ya da birinden duyacağınız bir söze bağlı olduğunu düşünürüm.
Belki de bu yüzden. Babamı son günlerinde daha çok konuşturup daha uzun dinlemeye çalışıyordum. Ondan duyacağım mucize bir cümlenin peşine düşmüştüm sanki.
Yağmurun hiç bitmeyecekmiş gibi yağdığı gündü. Odanın kapısını sessizce açıp yatağının yanına iliştim. Dalgınca açtı gözlerini.
Önce kıpırdadı, sonra Parkinson’la eriyip ufalmış gövdesini yukarıya çekmeye çalışarak hışırtılı bir sesle….

Durdum, kafamı kaldırıp Can’a baktım. O da bana bakıyordu. “Ee..” der gibi bakmıyordu. Ben de bir şey söylemedim. Kısa bir sessizlik oldu. Can kıpırdanmaya başladı.
“Mucize cümlenin peşindeyim hâlâ” dedim.
“Gerçek hikaye neydi ki?” dedi.
“Hiç.” dedim.
Aslında olan şu; babamın odasına gittim, köydeki dedikoduları duydu mu, biri bir şey söyledi mi diye her gün korkuyla gider, sessizce durur çıkardım odadan. Çünkü abilere hayır demenin bedeli köyde gay olmanın bedelinden daha büyüktü. Elinde sonunda babam öğrenecekti. O gün kapıyı açmamla “defol,” diye bağırmasını duydum. “Defol, artık bu çatının altında yaşayamazsın defollllllll.” Kapıyı sessizce kapadım. Çıktım. Odadan sesi gelmeye devam ediyordu: “İbneeeeee,” çıktım evden, köyden ve şehirden çıktım. Sesi hâlâ geliyordu. Adımdan ve hayatımdan çıktım. Ses kesilene kadar ilerledim.
Can yüzüme meraklı ya da şaşkın bakmıyordu. Bende anlatmak için meraklı davranmıyordum. Aramızda yine sessizlik oldu. Gözlerimiz buluşmadı. Kitabın nasıl olacağını düşündüğüne eminim. Benim düşünmediğime o da emin. Ben sadece yazarım, ilerlerken düşündüğüm tek şey yaşananlar olur. Gözlerini devirdi. Düşünmesi bitmişti. Kitabını aldı eline yine tam okumaya başlayacakken
-“kendime hiç acımadım,” dedim. Hayatımda olanlara şaşırmadığım gibi yadırgamadım da.

“Biliyorum,” dedi. “Sana saygı duyuyorum.” Can bunu çok sık tekrar ederdi. “Sana saygı duyuyorum, düşüncene saygı duyuyorum, kararına saygı duyuyorum.” Köyden gelen bir gay için alışılmadık olsa da, cesaret vericiydi.

İstanbul’a ilk geldiğimde birkaç günü Beyoğlu – Taksim civarlarında zaman geçirdim. Sonuna kadar o köyde kalamayacağımı bildiğim için az da olsa hazırlıklıydım. Bu da bana hayalimi deneme imkanı tanıdı. İzlediğim bir filmden kalma bir fikirle, film de şair yoldan geçenlerden bir kelime söylemesini ister ve beş dakikada bir şiir yazardı. Ben de yeni hayatıma tam da böyle başladım. Beş dakikada hikayeler yazmak gittikçe geliştirdi beni ve rahatlattı. Bazen bir simit parası kazanır, bazen günlerce çalışmama gerek kalmayacak kadar kazanırdım. Olay aslında hiç para olmadı, kendimi keşfetme imkanıydı hepsi bu. En önemlisi yazmak için mükemmel bir hayattı. Nasıl olsa bir şeyler değişecekti. Olur öyle şeyler.
Kendimi bu şehir için yeterli hissetmiyordum. Ama yetersiz de değildim. Bir gün bir bar çıkışında birkaç kişilik bir grupla karşılaştık. Yaptığım şeyi görüp başıma üşüştüler. En soğuk duran Can’dı. Ben de ona, “hadi bir kelime ver sana hikaye yazayım.” dedim.
“Mutlu sonlu mu?” dedi Can. Hepsi gülüştüler. Anlamadığım gibi umursamadım da alaylarını. Ne de olsa sarhoşken gülmek kolaydı. “İklim krizi,” dedi, vazgeçti. “Kadın tecavüzü,” dedi, vazgeçti. “Mars,” dedi, aradan bir arkadaşı, “sağ görüş, sol görüş,” dedi. “Cinsiyet, küresel delilik,” saymaya devam ettiler. “Sanat,” dedi biri. Kimse aşk demedi. Dünya ile dertleri olan bir gruptu. Sevdim.

Onlar düşünürken ben beş dakika da hepsinin geçtiği bir hikaye yazdım. Can’a uzattım. Aldı okudu, hiç şaşırmış bakmadığı gibi, beğenmiş gibi de bakmadı ama iyi bir para ödedi bir de kartını verdi. Can SERT, Karnaval Yayınevi, adres ve telefon. Can’ın orda ne yaptığını anlamama yetecek bir bilgim yoktu. “Varsa başka hikayelerini ve gözlerini getir,” dedi. Heyecanlandım. Ama neredeyse bir ay sonra cesaret edebildim gözlerimi Can’a götürmeye. O sürede Can’dan başka bir şey umurumda değildi. Sonuç, yirmi hikayeden oluşan ilk kitabım basıldı. Her şey çok kolay olmuş gibi geldi. Oldu da. Ama oluyor işte. Düzenlemeyi Can yaptı, sürekli birlikteydik. Çok eğleniyorduk, çok geziyor, çok konuşuyorduk. Yayınevi üvey annesininmiş. Başka da pek bir şey bilmem. O anlatmaz ben sormam. Hâlâ öyle. O sormaz ben de anlatmam. O kitaptan sonra kendi hikayemi yazmaya başladım. Soranlara “hayatımı yazıyorum yakında basılacak” diyeli üç yıl oldu. Bunu söylemekten hoşlandığımı Can biliyor. Sekiz bölüm yazdım neredeyse bin iki yüz sayfa. Kısaltamadığım gibi daha kısa yazmayı da başaramıyorum. Bu konuyu da Can’a bıraktım. “Sen yaz sadece,” dedi. O yüzden bana gerçek hayatımı hiç anlattırmadı, gerçek onun umurunda değil gibi davranırdı, ama okunacak bir şey olmasını umursar gibi de bakmazdı.
Can tekrar kitabına döndü. Mezbaha 5, kitabın adını kıskanıyordum. Bende kalkıp bahçeye çıktım. Çimlere uzandım. Geçmişe dönüp bakmak için en rahat pozisyonu aldım. O cümle hayatımın neresinde.
Ne kadar zaman geçti bilmiyorum, Can yalınayak yanıma geldi. Ayaklarında ıslak çimlerin bıraktığı hissi düşünüyordum ben. “Seni seviyorum, merak etme sonunu bulacaksın.” dedi. Mucize cümleyi demedi. Can’ın kokusu geldi burnuma, çimlerin kokusu ve akşamın kokusu. Muhteşem bir his, sonra yanıma uzandı. Bana döndü, gülümsedi. Sanki bir şey biliyor gibi değil ama bir şey hissediyor gibi bakışı ile baktı.

Bu hayatı, hayal bile edemeyeceğim bu hayatı nasıl buldum ben? Can’ı nasıl buldum? Can mı beni buldu? Ne oldu, nasıl oldu, izahı zor. Ama oluyor işte. Oysa filmlerde karakterlerin hayatında ani bir olay olur ve değişim öyle başlar. Bir kaos, çatışmalar, yüzleşmelerle yaşarlar değişimi. Benimse öylesine birden kolaycana aktı gitti. Kimse mucize bir cümle de etmedi. Ben de hiç bir şeyi dramatize etmedim. O zaman, “romanda neden olsun ki?” dedim. İnanılmaz bir heyecan kapladı. Anladım kitap az önce bitmişti.

“Bitti. Roman bitti. “Can dedim.
-“Dinliyorum.” dedi sadece. “Mucize cümle ne?” demedi. Biliyormuş gibi bakmadığı gibi, şükür sonunda başardın, der gibi de bakmadı.
“Mucize bir cümle olmayacak Can.” dedim. “O paragraf tam olarak öyle kalacak, sonra kitabın sonuna kadar mucize cümle için bekleyeceğiz, zira öyle yaptım. Herkes babamın ne tür bir bilge olduğunu merak edip duracak. Tam bu ana kadar. Hadi artık diye sabırsızlanırken aslında aynı anda fark etmeden çimlerde uzanırken elimi tutup tutmadığını merak eden bir kısım okuyucu, diğer yandan adımı merak eden okuyucular olacak, olacak biliyorum. Bu kısımda okuyucu belki biraz kandırılmış hissedecek, yavan bulacak. Ama gerçekçi olmak beni nasıl güçlü kıldıysa onları da bu histen kurtaracak. Oluyor işte diyecekler. Çünkü oldu. Böyle oldu. Tatlı bir gülümseme kalacak herkeste. Ya da hikayemden nefret edecekler, bu kadar şanslı olduğum için. Ama gerçek bu. Drama yok, mucize sözler, bilgeler yok. Yapmam gerekenleri yapıyormuş edasında yaşama şeklim ve sen varsın sadece.”
Can hiçbir şey söylemeden ayağa kalktı. Kafamdan öptü, içeri girdi. Yine şaşırdım, beğeni mi bu, yoksa basit mi buldu anlamadığım gibi işin aslı umursamadım da. Sadece rahatladım, çimlerden kalktım.
“Ben çok sevdim bu sonu.” diye arkasından bağırdım. O sırada Can elinde iki kadeh ve şampanya ile geri geldi. ”Ben sevmedim, ama saygı duyuyorum.” dedi. “Drama yok. Kaos yok. Savaş yok. Yine de süreçten zevk alırken kendi gerçeğini olduğu gibi kucaklamak ve sevmek var. Tamamen olgunluk, kibirsiz bir yaşam formu. Üstelik tekdüze ve sığ değil.”
Ve kadehleri kaldırırken sordu:
“Peki kitabın adı ne olacak?”
“Bilmiyorum ama birinin evine akşam yemeğine gittiğinde anlatacağı türden enteresan bir şey olmalı.”