Patricia Highsmith’in “The Price of Salt” romanından uyarlanıp, sinemaya Todd Haynes tarafından aktarılan Carol, 2018 Cannes Film Festivali Jüri Başkanı Cate Blanchett’e de Oscar adaylığı kazandırmış bir başyapıt. Gösterime girdiği 2015 yılından bu yana hakkında milyonlarca şey yazılan, bazı önemli sinema aktörleri tarafından kulvarında (LGBTİ temalı filmler) en iyisi, genel çevrede ise yıllarca adından söz ettirecek bir sanat eseri olarak görülen bu film, hiç kuşkusuz iki kadının aşkta kesişen yollarından çok daha fazlasıdır.

Therese, 20’li yaşlarında bir alışveriş merkezinin oyuncak departmanında satıcı olarak çalışan bir kadındır. 1952 yılının Noel haftasında, kalabalıkların arasında Carol ile göz göze gelir. Bu karşılaşma ile başlayan hikayeleri, farklı sosyal konum ve ekonomik statülerden gelmelerine rağmen, hayatlarında mutsuzluğu tadan iki kadının kendilerini bulma yolculuğudur.

Bu yolculuk, ‘Kutsal Aile’ kavramı içinde sıkışıp kalmış üst sınıf bir kadın olan Carol için kendini bulma savaşıdır; kalabalıklar arasında kaybolduğunu hisseden Therese’in ilk heyecanlarıdır. İkisi de unutulan bir eldiven sayesinde birbirlerinin hayatlarına dokunurlar, ve bu dokunuş, bu iki kadının karşısına türlü türlü formlarda çıkabilecek iken, hayat onlar için aşkı seçer. Birbirlerine baktıkları ilk anda ortaya çıkan çekim, bariz etkisini her buluşmada biraz daha arttırır; fakat bu çekim, toplumca kabul gören bir olgu değildir. Dahası, Carol boşanma aşamasında olsa da halen evlidir ve bir kız çocuğu vardır. Yine de bu durum, aşklarını bakışlarında, dokunuşlarında, birbirlerine söyledikleri sözlerde yaşamalarına engel olmaz. Çünkü, birbirlerinde buldukları sevgi karşı koyabileceklerinden çok daha kuvvetlidir. Bu noktada Therese ve Carol’un aşklarını bu kadar özel yapan şey ise yaşamayı isteyerek seçtikleri ve seçmek zorunda bırakıldıkları kararlarıdır.

Daha öncesinde “Far From Heaven (Cennetten Çok Uzakta)” ile 1950lerin Amerika’sını büyük bir başarı ile yansıtan Hollywood’un radikal yönetmeni Todd Haynes, özellikle hikayeyi anlatış biçimi ve kullandığı sinematik teknikler ile bu filmde başarısını bir üst seviyeye taşımıştır. Carol ve Therese’in araba içindeki sahnelerinde kullanmış olduğu yakın kadrajlar, birbirlerine karşı hissettiklerinin en salt yansımalarıdır.

O dönemin atmosferini yansıtmak için kullanmış olduğu Super 16 milimetre film ile fotoğrafçı Saul Leiter’den esinlenmiş ve pencerelerden,aynalardan yarattığı yansımalar ile estetik anlamında oldukça güçlü bir yapım ortaya çıkartmıştır. Böylelikle Todd Haynes, seyircinin o döneme dönmesiyle yetinmez; dahası seyircisini içine çekip hikayeyi onlara yanıbaşlarında anlatır. Elbette ki yönetmenin bu gerçekliği yakalamasında bütün bir ekibin, Carter Burwell’in imzası niteliğindeki şahane film müziklerinin ve Edward Hopper tablolarını andıran sinematografisiyle Edward Lachman’ın büyük bir payı vardır.

İki merkez karakteri canlandıran iki yetenekli oyuncu da eksiksiz rollerinin hakkını verir. Cate Blanchett, Carol’a öyle bir hayat verir ki, bu rolün onun için yazıldığına inanır insan. Başka türlüsü mümkün olur muydu diye düşünemez; çünkü elinde olan her şey, Cate Blanchett’in ince ince dokuduğu kompleks bir karakterdir. Rooney Mara ise, Ejderha Dövmeli Kız’da sonra çok farklı bir karaktere bürünüp, bunu da hakkıyla nasıl yerine getirebileceğini göstermiştir.

Phyllis Nagy’nin bu senaryonun ilk taslağını 1996 da hazırladığı, Rooney Mara’nın başta vazgeçip,sonradan kadroya dahil olduğu, Todd Haynes’in çekimler başlamadan iki seneyi aşkın bir süre bu proje üstünde çalıştığı düşünülürse, bu film doğru ekip ve kadroyla büyük inceliklerle hazırlanmış ve doğru zamanda da bizlere ulaşmıştır. Kişisel olarak, en azından o dönemde Akademi Ödülleri‘nde aday gösterildiği bir kategoriden Oscar heykelciğini eve götürsün isterdim.Olmadı, ama herkese hitap eden, herkesin de bir gün, herhangi bir neden ile izlemesi gereken bir film olduğu kanaatindeyim.