Okuma süresi: 4 dakika

Daha sürdürülebilir toplumlara yönelik herhangi bir ciddi değişim cinsiyet eşitliğini içermelidir.  –Helen Clark

Yeni Zelanda eski başkanı Helen Clark’ın söylemiş olduğu bu söz ve bu söze ek olarak kendi kişisel ilgim dilimizde çeşitli çevirileri olan ‘benevolent sexism’ yani iyimser/korumacı cinsiyetçilik üzerine yazımı tamamlamama yardımcı olan motivasyonlarım arasındadır.

Cinsiyetçiliğin iyimser çığlığı

Cinsiyet kelimesi, kendi özü itibari ile aslında bölücüdür. Biyolojik olarak, genetik olarak, anatomik olarak kadın ve erkek ayrımına işaret eden bir belirleyicidir. Dolayısıyla salt cinsiyet kavramı biyolojik farklılıklara vurgu yapmakta gibi görünmektedir. İlk bakışta makul olarak görülebilen bu kavramın; kişileri, kitleleri, bir grup insanı, bir topluluğu ya da bireysel olarak bir kişiyi ötekileştirebilecek güçte olması ilginçtir. Sosyolojik açıdan düşündüğümüzde toplum bireyi var eden bir dinamiktir. Birey ve toplum ikilisini ele aldığımızda, her iki organizma arasında karşılıklı bir etkileşim olduğunu varsayabiliriz. Peki bu karşılıklı etkileşim, gerçekten herkes için hakkaniyetli/eşit midir? 

Toplum ve cinsiyet bir araya geldiğinde, hep bir kazanan ve bir kaybeden ortaya çıkmaktadır. Bu noktada tabii ki önümüze toplumsal cinsiyet ve buna bağlı roller serilmektedir. Toplum kendi içinde yüzyıllardır aktarılmış gelenekleri, adetleri, normları ve birtakım ‘var olabilme’ desenlerini barındırmaktadır. Bireyin toplumsal değerler ile ya da aktarılan öğretiler ile paralel davranması ona faydalı olabilecek gibi anlaşılırken; bireyin var olan düzenin başka bir ucunu içerecek şekilde davranması birtakım olumsuz çıktılara sebebiyet verebilmektedir. Bu durumun dramatik örneklerinden biri de ne yazık ki kadınlar üzerinden inşa edilmektedir. Kadın; kendisine biçilmiş, onu kısıtlayan duvarlar arasında toplum tarafından sürekli olarak sıkıştırılmaktadır. Kadın cinsiyetinin nabzını tutan davranış ve tutumların dışına çıkıldığında hızlı bir şekilde etiket ile karşılaşılmaktadır. Dolayısıyla, biyolojik olarak kadın ve erkeği ayırmanın fizyolojik gerekçelerinin ötesinde içinde barındığımız toplumun normları ve bu normları pekiştiren her bir eylem, düşünce, duygu ve atıf ötekileştirme mantığına çanak tutmaktadır. Maskulen bir kadın mı? Feminen bir erkek mi? LGBTİ+ bir birey mi? Mümkün değil dermişçesine düşmanca tutumlar yükselmekte birçok insandan. Aslında bu durum toplumsal cinsiyetin bir yönünü oluşturmaktadır. Çelişik olarak da dilimize çevrilmiş olan ‘ambivalant sexism’ tam da bu düzlemde bizleri aydınlatmaktadır. Kendi kimliğini biyolojik cinsiyetinden farklı olarak inşa eden her bir bireye düşmanca tutumlar sergilemek, kişiler arası hiyerarşi kurmak ve bu eşitsizliği meşrulaştırmaya yönelik her bir saldırgan hareket ‘düşmanca’ tarafı oluşturmaktadır. Düşmanca cinsiyetçiliğin en belirgin örneklerinden biri de kadınların cinsel obje olarak konumlandırılmasına yönelik çabalardır.

Cinsiyetçilik hakkında görüşlerimizi dile getirirken aslında birçoğumuz düşmanca cinsiyetçilik minvalinde söylemlerde bulunma eğilimi gösteririz. Peki bu durumun iyimserleştirilmiş halinin yani bir nevi gölgelenmiş diğer yanının ne kadar farkındayız? İyimser cinsiyetçilik dediğimizde kadınların narin, korunmaya muhtaç, saf varlıklar gibi nitelendirilmelerin altında yatan sahte bir iyimserlik halini anlamamız gerekmektedir. Aslında bu iyimser cinsiyetçilik ucu, düşmanca cinsiyetten daha da tehlikeli olabilmektedir. Bunun bir nedeni, cinsiyetçilik paydasında hareket eden bireylerin bunu bir iyimserlik ile çerçeveleyecekleri örtük bir alan oluşturmasıdır. Biri düşman bir diğeri iyimser uçları oluşturan bu cinsiyetçiliğin ortak paydası ise kadınların ‘yetersizliğine’ atıfta bulunmasıdır. Kişiler bilerek ya da farkında olmayarak iyimser cinsiyetçilik tutumlarını muhafaza ederken asıl kritik nokta bu durumun farkında olmamak ve bunu ‘normalleştirmektir’.

Bir insanın gerçekten de sırf cinsiyetinden ötürü korunmaya muhtaç olabileceğine inandığını ve bunu savunduğunu hayal etmenizi istiyorum. Eğer bir kişi bu ve buna benzer düşünceler içerisine girmiş ise karşı taraftan gelecek her bir davranış, tutum ve düşünce kontrolsüzce gerçekleşecek ve belki de en acısı tüm bunlar meşru/normal bir düzleme oturacaktır. Tarafların bu durumdan memnun olması dahilinde atılması gereken adım pek tabii bir zihniyet dönüşümü olmalıdır. Kabul edersiniz ki, basit günlük alışkanlıklarımızdan bile vazgeçebilmek her zaman kolay olmamaktadır çünkü bu gündelik alışkanlıklar aslında her gün yaptığımız eylem kümelerinden oluşmaktadır. Bu görece basit örneği, toplumun her bir kesimini ilgilendiren düşünce kalıplarına, zihniyete, zihinsel alışkanlıklara yansıttığımızda önümüzdeki yolun çok da kolay olamayacağını varsaymak mümkün olacaktır. Belki şu an birçoğumuzun içinden geçen cümle ise ‘ama imkansız değil’ olmuştur. Kesinlikle katılıyorum imkansız değil ancak değişimin kendisini sadece umarak yol katetmek de mümkün değil gibi görünmektedir. Tam da burada sosyal inşacılara kulak vermemiz gerektiğine inanıyorum. 

Kaynak:
https://www.a24.com.tr/toplumsal-kurum-nedir-toplumsal-kurum-cesitleri-nelerdir-haberi-40160005h.html?h=55

Eğer bir değişim ve dönüşümden bahsedeceksek başlangıç noktamızın ‘dil’ olması bu yolda bizlere olumlu kazanımlar sunacaktır. Sosyal inşacılara göre her şey dilde başlar ve dilde biter. Her gün kullandığımız ve bu kadar etkili olan bir aracın, ayrımcılığa mahal vermeyecek şekilde kullanılması birçok karanlık noktayı aydınlatacaktır. Tarih boyunca çeşitli şekillerde inşa edilmiş düşünsel faaliyetlere sorgusuz salt bir kabul göstermektense birtakım dinamiklerin oluşturulmasında etkin bir şekilde faaliyet göstermek her bireyin nihai amacı olmalıdır. Dolayısıyla herkes kendi evinin önünü süpürse daha temiz bir mekan elde edebiliriz. Burada vurgulamak istediğim nokta; bireysel olarak farkındalık sahibi olmamız gerektiği ve bu farkındalıkla eyleme geçmenin esas olduğudur. Bireysel farkındalık ve eylemlerin ötesinde, eğitim sistemi ile cinsiyetçilik konularının bir entegrasyonu sağlanmalı ve bu konuların ders içeriği olarak müfredatlarda yer alması yapılması gereken eylem planları içerisinde yer alabilir. Gündelik basit alışkanlıkları değiştirmenin dahi sanıldığı kadar kolay olmadığı gibi dil de bizim en girift alışkanlarımızdan biridir. Ancak, kelimelerin gücünün sanılanın ötesinde olduğuna inanıyorum. Tıpkı bilim adamı demek yerine bilim insanı demeyi bildiğimizdeki güç gibi…

Başlık görseli kaynağı: https://www.obiettivoinsalute.it/psiche-e-cervello/psicologia/l-incontro-con-il-diverso-emozioni-evocate-dall-incontro-con-l-altro-nella-dimensione-dell-estraneita.html?hcb=1