Dede Korkut öyküleri, günümüzden yüzlerce yıl önce yazılmış ve günümüze kadar gelmeyi başarmış öykülerdir. Sözlü edebiyat eseri olan bu öykülerin yazıya aktaranı bilinmese de üç yüz-dört yüz yıllık bir tarihsel kesitte anlatılageldikten sonra derlendiği düşünülmektedir.

Dede Korkut kimdir? Rivayet olunan o ki yüzlerce yıl yaşamıştır. Yaşayan Dede Korkut’un kendisi midir? Yoksa tüm masalların doğuş mitine uygun olarak, göçer kavimlerin ateş başında anlatılı geleneğini sürdüren bir usta-çırak ilişkisinden ve bu masalların anlatıcısını Dede Korkut olarak adlandırmaktan kaynaklı bir durumdan bahsedilebilir mi? Bilinmiyor. Diğer bir yandan yine Dede Korkut, öykü ve masallarla katharsise bağlanabilecek bir öğenin cisimleşmiş hali midir? Korkunun bir iktidar aracı olarak bin yıllardır kullanıldığı düşünüldüğünde, bir kavme tehlikelerin kaynaklarını, şekillenişini, neler olup/olabileceğini anlatan ve amacı kavmi bir arada tutup, han buyruğunun devamını ve iktidarının bekasına sağlamaya hizmet etmek olan öykülerin anlatıcısını da “Korkut” olarak adlandırmak, öykü ve masalların beslendiği hayal gücü dünyasına özgü bir tür mizah mıdır?

Sınırların belirsiz, sancakların ise henüz bir ulus devleti temsil etmediği zamanlarda öykü/masallar, topluluğun ortak hafızasını oluşturarak biz bilincine katkı sunduğu/sağladığı gibi diğer yandan da didaktik yapısıyla eğer şunlar şunlar böyle yapılırsa bunlar bunlar olur diye toplumda ortak bir görüş biçimi yaratmaktadır.

Haydi dedem, korkut, korkut ki, masal/öykü mutlu sona ermeden önce varsa kusurlar, hatalar, yanlışlar görelebilsin!

Tamamen varsayımsal bu fikirler, kültürel öğelerimizin dip köşelerine bakıldığında umacılar, iğneciler, seni …’ya vereceğimler gibi korkutma öğelerinin çocukların büyütülmesi sürecinde ne kadar sık kullanıldığının hatırlanmasıyla daha anlaşılır olacaktır. Burada belirtmek zorundayım ki, mutlu sonla şifalanan öykünün korku öğesi, korkunun bir pedagoji öğesi olarak kullanıldığı durumlarda geçerli değildir. Burada masal ya da öykünün çatışma öğesi kurulurken düğüme serpiştirilen korku, kahramanın dönüşümüyle yerini güven duygusuna bırakırken, gerçek hayat, masallar ve öyküler dünyasından tamamen farklıdır.

Öykü/masallar, içinde anlatılanlara, yüzde yüz katıldığımızdan değil, deyiş bütünlüğünden beslenir ve beğenilir. Dede Korkut öykü/masalları kullandığı sade ve akıcı dille de kendi içinde bir deyiş güzelliğine sahiptir.  Öykü/masallara, deyiş güzelliğini veren anlatım, onlara atfedilen iyileştirici etkiyi de sağlayan unsurlardan biridir. Bu açıklaması zor ve aynı zamanda metafizik bir iddia gibi görünse de “dil” ya da “söz” kavramları üstüne yapılan incelemeler ve masal/öykü araştırmaları bu söylenileni destekler niteliktedir.

“Dedem Korkut boy boyladı (destan söyledi, bir boyun hikayesini anlattı), soy soyladı (soyunu sopunu anlattı, kökünü araştırdı), bu oğuznameyi düzdü, koştu, böyle dedi:

Onlar da bu dünyadan geldi geçti,

Kervan gibi kondu, göçtü,

Onları da ecel aldı, yer gizledi,

Fani dünya kime kaldı?

Kara ölüm geldiğinde geçit versin! Tanrı sana sağlık versin! Sağ kalanlar için devletini Hak artırsın! O öğdüğüm Yüce Tanrı dost olup yardım etsin! Yom vereyim (Mutluluk –dileyeyim, saadet dileyeyim, uğur dileyeyim), hânım, yerli kara dağların yıkılmasın! Gölgelice kaba ağıcın kesilmesin! Kan gibi akan görklü suyun kurumasın! Kanatlarının ucu kırılmasın! Seğirdirken ak-boz atın sürçmesin! Çalışanda kara polat öz kılıcın kedilmesin! Dürtüşürken ala gönderin (bir tür mızrak) ufanmasın! Ak pürçekli anan yeri Cennet olsun! Ak sakallı baban yeri Uçmak olsun! Hakkın yandırdığı çerağın (ışığın) yanadursun! Kadir Tanrı seni namerde muhtaç etmesin.”

Dede Korkut’un bu soylaması bazı farklılıklarla bütün öykü/masalların kapanışıdır. On iki öykü/masalın sonunda mantra olarak adlandırabileceğimiz bu soylama yer alır.

Ad Verme/Boğaç Han

Günümüzde de farklı biçimlerde sürmekte olan ad verme ritüellerinin Oğuz boylarındaki işleyişinde, ad vermeden önce doğan kişinin, adını almak için bir şey yapması beklenir. Bir kahramanlık örneğin…

Çoğu kitapta ilk öykü/masal olarak yer alan Dirse Han oğlu Boğaç Han boyundaki namı değer Boğaç Han’ın adını alması anlatımı, bu kültürü işaretler. Bir boğayı yıkan oğlana layık bir ad olarak düşünülüp, adı Dede Korkut tarafından koyulmuştur.

Boğaç Han’ın doğumuna yol açan olaylara bakıldığında, boylar için verilen ziyafette Han’ların üç çadıra ayrıldığı görülür. Oğlu olanlar, kızı olanlar ve çocuğu olmayanlar. Tabii ki atlara binilip, kılıçların kuşanıldığı bir çağda çocuğu olmak hele ki oğlu olmak boyun devamı için gerekli, gerekli olduğu için de yüceltilen bir şeydir. Günümüzde bile erkeğe yüklenen bu şişirilmiş algının sürmesi, koşulların ne kadar değiştiği düşünüldüğünde tuhaftır.

“Oğlu-kızı olmayanı kara otağa kondurun, kara keçeyi altına döşeyin, kara koyun yahnısını önüne getirin, yerse yesin, yemezse kalksın, gitsin;”

Dirse Han kalkar gider, karısına:

“Senden midir, benden midir, Yüce Tanrı bize erdemli oğul vermez, nedendir dedi, diye soylamaya başlar. Karısının cevabı:

“Dirse Han’ın hatunu soylamış, görelim ne soylamış?:

Hay Dirse Han, bana hışmetme!

İncitip acı sözler söyleme!

Yerinden doğrul, kalk,

Ala çadırını yeryüzüne diktir,

Attan aygır, deveden buğra, koyundan koç kırdır,

İç-Oğuzun, Dış-Oğuzun beylerini üstüne yığınak et,

Aç görsen doyur,

Yalıncak görsen donat

Borçluyu borcundan kurtar,

Tepe gibi et yığ,

Göl gibi kımız sağdır,

Ulu toy eyle (Büyük ziyafet ver), hacet dile!

Olaki bir ağzı dualının berakâtıyla Tanrı bize bir erdemli çocuk verir.”

O devirde karıkocanın kendi isteğiyle çocuk yapmaması olacak şey değildir. Lakin bu bakış, çocuk yapamamanın kabahatini kadına yıkan cehaletten de çok uzaktır. Dede Korkut öykü/masallarında görülen iyiliğin iyiliğe/kötülüğün kötülüğe yol açacağını destekler nitelikte bu hatun soylamasının devamında bir çocukları olur.

Boğayla Karşılaşma

Doğan çocuk büyür, beyler için düzenlenmiş bir eğlencede, salınan boğanın önünde kalır. Heyecan doruktadır:

“Ne oğlan yener, ne boğa yener. Oğlan düşündü, kendi kendine dedi ki: Bir dama direk vururlar, o dama dayanak olur. Ben bunun alnına neye dayak olur, dururum, dedi. Oğlan boğanın alnından yumruğunu giderdi, yolundan savuldu. Boğa ayak üstüne duramadı, düştü, tepesin üstü yıkıldı. Oğlan bıçağına el vurdu, boğanın başını kesti.”

Bir gücü güç yapan aslında ona dayanak olan karşı güçtür. Boğaç Han’ın kısa akıl yürütmesiyle öyküye yerleştirilen bu fikirle felsefe okumalarında karşılaşmak mümkündür. İşte Dede Korkut’un oğlana Boğaç Han adını vermesine sebep olan olay budur.

Hanın babasını çocuksuz diye küçümsemesiyle, dünyaya gelen Boğaç Han’ın serüveni daha yeni başlamıştır. Boğaç Han’ı kıskanan babasının adamları, baba oğlu kurban etsin diye bir dümen peşindedirler. Değişmeyen insanlık durumlarının anlatımının başka bir hali, kıskançlığın yol açabileceği kötülük sahnededir. Oğulun Han’nın topraklarına girdiği, orada türlü kötülük yaptığı, savunmasızlara yaşlı/kadın/çocuğa eziyet ettiği ve bunları Han duysa Dirse Han’ı oğlundan dolayı cezalandırılacağı, oğlanın hayırsız olduğu babaya anlatılır. Dirse Han oğlunu öldürecektir. Bir av düzenlenir. Avda da oğul Boğaç Han’a meziyetlerini gösterip, babayı gururlandırması için davranmasını söyleyenler, babaya da bu davranışları oğlanın kötü huyuna delalet göstererek babayı kışkırtmaya devam ederler. Avın sonunda baba oğula okunu atar. Öldü sanıp, geri döner.

Hızır’ın Görünmesi

Yaralı Boğaç Han’a Hızır görünür. Hızır, kutsal bir karakter olmasının yanında bir arketip olarak da okunabilir. Kurtarıcı Kahraman Hızır, Boğaç Han’a bu yaradan ölmeyeceğini söyler.

Kırk yiğidin kurban kıldığı oğulu, Boğaç Han’ı kurtarmaya giden anasına

Soylamış, görelim hânım ne soylamış?

Beri gelsen-e, ak sütünü emdiğim kadınım ana!

Ak pürçekli, izzetli canım ana!

Akarlıda sularına ilenme,

Kazılık Dağının suyunun günahı yoktur;

Biterlide otlarına ilenme,

Kazılık Dağı’nın günahı yoktur;

Arslanıyla, kaplanına ilenme,

Kazılık Dağı’nın suçu yoktur;

İlenirsen babama ilen,

Bu suç, bu günah babamdandır!

Dedi. Oğlan yine:

-Ana, ağlamasan-a, bana bu yaradan ölüm yoktur, korkma. Bozatlı Hızır bana geldi, üç kez yaramı sığadı, bu yaradan sana ölüm yoktur, dağ çiçeği ile anan sütü sana merhemdir, dedi.”

Boğaç Han’ın kurtulduğunu duyan Dirse Han’ın adamları bu sefer de Dirse Han’ın oğlunun yaşadığını duyup, olayın gerçeğinin açığa çıkacağı zamanki Dirse Han’ın hışmından korkup, onu kaçırırlar. İyileşen Boğaç Han ve yiğitlerinin Dirse Han’ı adamların elinden kurtarması ve onları cezalandırmasıyla öykü/masal son bulur.

Sonuç Yerine

Öykü/masalın sonu geleceğe duyulan güvenin de tazelenmesidir. Çünkü hangi toplum yeni nesillere, gençlere güveniyorsa geleceğe de güveniyor demektir. Bu öykü/masaldan diğer tüm Dede Korkut Öykü/Masalları gibi yaşam biçimine dair kültürel öğeler okunabileceği gibi kıssadan hisse ya da hisseler çıkarılabilir. Yazılı kültürün çok gelişmediği, ekransız dünyalardan gelen bu öykü/masallar egemen algıyı destekleyen/yansıtan hoş sedalar olarak günümüzde de keyifle okunabilecek ve geçmişe dair kurgularımızı besleyecek zaman makineleridir.

 

*Görsel: nonim.blogspot.com.tr’den alınmıştır.