Okuma süresi: 7 dakika

Demet Çizmeli ile Dünyanın Ortasında öykü kitabı odağında yapmış olduğum söyleşi kadim hikayelerin izinde, yüzyıllar öncesine doğru çıktığımız yolculuklarda, uzaklarda kalmış bir dönemi anlatmasına rağmen, dünyanın ortasına, yani içimize, yerleşen öyküler eşliğinde gerçekleşti. Firari öyküsündeki Pavliko ile tanışın lütfen, okuyun O’nun hikayesini; Zamanın Ayarları’ndaki saat kulesine saat kaç oldu diye değil, süfli şehrin ahalisini görmek için bakın. Dünyanın Ortasında öykü kitabını gözden kaçırmamanızı dileyerek sevgili Demet Çizmeli ile yapmış olduğum söyleşi için buyurun lütfen.

Aynur Kulak:  Dünyanın Ortasında kitabınız adına ne varsa; böylesine kadim, yerin dibinden gelen, hikaye anlatıcılığının kalbinin attığı dönemlere dair öykülerini yazmak için gerçekten çok özel, öznel, özgün bir merakınızın (meramınızın aynı zamanda) olması gerekiyor.  Dünyanın Ortasında’yı yazmaya doğru çıktığınız kişisel yolculuğunuzdaki ilk başlangıç sebepleri nelerdi?

Demet Çizmeli: Doğup büyüdüğüm kent Erzurum’u çevreleyen dağlar, engin ova, tipiden gözlerin kısıldığı uzun kış geceleri masallara kapılar açardı. Kuşaktan kuşağa bir gelenekti kış gecelerini taçlandıran masallar. Yine eski bir gelenekse şimdi artık olmayan aşık kahveleriydi. Buralarda aşıkların atışmaları yanı sıra bir masal anlatıcısından dinlediklerini    evlerde çocuklara bir armağan gibi sunardı büyükler. Halalar, dedeler ve nineler ya da “masalcı ana” diye anılan yapayalnız yaşayan bir komşudan aktarılırdı çocuklara. Benim masal anlatıcım, o büyülü dünyayla tanıştıran babamdı. O da babasından dinlemişti.  Hazreti Süleyman’ın Hüthüt kuşu unutamadıklarımdandır. Masallarda kötüler hep cezalandırıldı. İçinde cinlerle perilerin Zümrüd-ü Anka Kuşu’nun yaşadığı Kaf Dağı, kentimin dağlarıydı benim için. Çocukluğumda ilgi ve meraklarımı, duygularımı Erzurum, kış gecelerini süsleyen masallar zenginleştirdi diyebilirim.

Aynur Kulak: Dünyanın Ortasında 9 öyküden oluşan bir ilk kitap. Tarihi konuları, mekanları, karakterleri içeren; zamanın karakterlerinin ana dili ne ise hiç bozmaksızın o şekilde aktarılan dönemsel öyküler ile karşı karşıyayız. Sizin büyük yazarlar karşısında yazma konusunda imtina ettiğinizi de bilerek sormak istiyorum. Sizi Dünyanın Ortasında’yı yazmaya götüren sebepler nelerdi? Ben ‘tüm bu bende biriken öyküleri yazmalıyım’ değiniz zaman dilimindeki yolculuğunuz nasıl gerçekleşti?

Demet Çizmeli: Kentimle olan ilgimden söz ettim.  Özünde kapalı bir yapıya sahip olan kentimde  geleneksel yaşantısına aykırı olduğu düşünülen ve karar verilen   her şey yadırganır. Ve kent kapalılığını buradan alır. Yazı ile uğraşmak da bu yargılardan biri. Hele de kızlar için. Kitap okuyup bir de yazmaya heveslenmek tehlikedir ve dışlanma sebebidir. Öğretilen rolün dışına çıkılamaz.  Yazmak denilirse eğer kendimce gizli gizli bir şeyler karalıyordum. Ortaokul yıllarında günlük daha sonra adını koyamadığım yazılar. Sonradan Güzel Sanatlar Fakültesi Dramatik Yazarlık bölümünü okudum. Öğrencilik döneminde radyo oyunu yazmaya başladım ve bu oyunlarım Ankara Radyosu’nda seslendirildi. Bunu sahne oyunları izledi. 2009’da ‘Cumhuriyetin İlk Sadası’ Erzurum Devlet Tiyatrosu’nda,  2019’da  ‘Bir Güz Çiçeği Hürriyet’ ve ‘1919: Şafak’ adlı oyunlarım aynı sezonda Sivas Devlet Tiyatrosu’nda sahnelendiler. Fakat öykü kitabı yazmaya cesaret edemiyordum.

2013’te Erzurum’da düzenlenen Dadaş Film Festivali’ne jüri başkanı olarak çağrılan değerli Füruzan’la tanışıncaya kadar.  Erzurum’a geleceğini festival yöneticisi dostum Nil Gürpınar’dan  öğrendikten sonra üç yıl sabırla heyecanla bekledim. Havaalanındaki ilk karşılaşmamızda Nil, “İşte üç yıl bekledin ve geldi” deyince heyecandan ne diyeceğimi bilemez haldeydim. Füruzan beni mihmandarı sanmıştı. Ben gönüllü mihmandarıydım. Füruzan’la geçen beş gün böylece başladı. Tiyatrodan sinemadan, konuşuyor, beş gün boyunca dilinden dökülen her sözcüğü dikkatle dinliyor hafızama kazıyordum. Bildiğiniz gibi 47’liler romanını Erzurum’u hiç görmeden yazmıştı. Şimdi ona Erzurum’u ben anlatıyordum. Eski mahalleler, sokaklar, tek tük  kalan yerli evleri geziyor birlikte keşfediyorduk. Kentin bellek kayıtlarından, eski yaşantıdan, kültürel dokudan söz ederken beni yoğun  bir dikkatle dinliyordu bir an; “Tiyatro da edebi türdür fakat tiyatronun dışında yazmıyor musun?” diye sordu. O ana kadar öykü yazdığımı söylememiştim. Çekinerek “Bir iki öyküm var” diyebildim. Çünkü karşımda Füruzan vardı. Yazdıklarımı son gün havaalanında verdiğimde, “Ben çok zor beğenirim ama seni beğeneceğimi umuyorum. Yıllar içinde bende belki de bir edebiyatçı deformasyonu oldu. Her yazılanı okuyamıyorum, bu da belki benim kusurumdur” demişti. Döndükten hemen sonra ilk beğenisi geldi. Öykülerim Kitap-lık Dergisi’nde yayımlanınca da beğendiğini defalarca belirtmişti. Türk ve dünya edebiyatında bu denli değerli bir yazardan, Füruzan’dan bunları duymak cesaretimi artırmıştı. Böylelikle öyküleri yazmaya başladım.   

Aynur Kulak: Kitabın ilk öyküsü Firari’den başlamak istiyorum ve canımın içine giren, “Gittiği her yerde, teninin aklığı, çakır gözleri ve yoksul kılığı ile diğerlerinden ayrılıyordu.” diye tasvir edilen Pavliko’yu konuşmak istiyorum. Kitaba neden bir firar öyküsüyle, çok önemliymiş gibi gösterilen, algılamamız istenen dünya mallarına karşılık yoksul ve biçare Pavliko’nun diğerlerinden ayrılan  öyküsü ile başlamak istediniz?

Demet Çizmeli: Pavliko, yaşadığımız coğrafyayı ve o coğrafyanın insanlarını yansıtan karakterlerden biriydi. Kitaptaki öykülerin sıralamasında ilk olmasındaki tercih sebebim bu yansımaydı.

Aynur Kulak: Zamanın Ayarları. Onlar sadece zamanı gösterecek birini arıyorlardı; öğretecek değil…” Hicri 1255 dönemindeyiz.  Zamansal, mekânsal, karakterler, olayların akışı bazında; eski Türkçe’nin öykü içinde hiç dokunulmaksızın aktarılmasına kadar ve “güneşi süfli” şehirde yerine yerleştirilen güneş saati ile tam manasıyla kadim bir öykü okuyoruz. Öykülerin tamamına baktığımızda zamansal ve dönemsel anlamda en uzağa gittiğimiz öykü ile karşı karşıyayız. Zamanın Ayarları öyküsünde mevzuu bahis olan insan hikayeleri, Anadolu topraklarında ilk defa tecrübe edilen “güneş saati” uygulamasını, ardındaki çalışmayı, Fehim Bey’in kendi halinde sürgit yaşantısının bir şehrin hikayesini nasıl etkileyerek değiştirdiğini Dünyanın Ortasında’yı aynı Pavliko’nun hikayesinde olduğu gibi  değerli bir yere taşıyor.  Öyküyü size yazdıran fiziki sebeplerden ziyade içsel sebepleri sormak isterim.

Demet Çizmeli: Yıllar önce kütüphanede çalışırken bir sayım sırasında gördüğüm el yazması bir kitap beni çok etkiledi. Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın oğlu tarafından yazılmıştı. İbrahim Hakkı hem bilimle hem de tasavvufla ilgilenmiş bir düşünürdü.  Oğlu ise öyküdeki aynı adıyla İsmail Fehim, şu an Erzurum Emir Şeyh Camiinin minaresinde günümüzde de duran güneş saatini yapmış ve gördüğüm el yazması kitabında da bu saati anlatmıştı. Babası kadar ünlü olamamış sonra da kenti terk edip gitmiş bir daha da haber alınamamamıştı. Bu da halk arasında dağdan atlayıp kırklara karışma rivayetiyle anlatılır. Çocukken de dinlediğim ve beni etkilen bir rivayettir. Bütün bunlar bende bu öyküyü yazma isteği uyandırdı. Tabii  kentime de zihinsel ve içsel bakmaya çalıştım. Okumalarımda, yaşadığım kentin bütün tarihi de beni çok etkiledi. Okuduklarım, gözlemlerim, kentin büyükleriyle yaptığım söyleşmeler  ve  bende birikenlerle  kentime içerden bakıp kendi dünyamda analiz etmeye gayret ettim.  Fehim Efendi de tıpkı Pavliko gibi yabancıydı. Pavliko kente dışardan gelen Fehim Efendi ise o coğrafyaya ait yabancıydı, alışılmamış olandı. Dünyada ve ülkemizde karakteristik özelliklerini değiştirememiş kentlerde de durum pek farklı değil diye düşünüyorum. Bu tür yabancılığı  günümüzde yaşayanlar da var.

Aynur Kulak: Dünyanın Ortasında öyküsü tüm öykülerin arasından sesini yükselten bir çığlık gibi.. Dünyanın ortasında tamlaması kitabın içinde birkaç yerde geçmekte Zamanın Ayarları’nda söyle diyorsunuz mesela: “Dünyanın ortasındaki bu yalnızlıkta sisler içinden çıkan bir masal atı lacivert sema altındaki bu ovada onu yanına çağırmıyordu artık.” Bu cümleden mütevelli Dünyanın Ortasında öyküsünde ortaya çıkan yapının Halkevi olduğunu okuyana kadar Güneş Saati Kulesi olduğunu düşündüm. İşte dedim Zamanın Ayarları, Dünyanın Ortasında öyküsüne el veriyor ve tamamı italik yazılan bu öyküde italik kısım bitecek, öykü kendi içindeki kurgu ile devam edecek diye düşündüm. Düşündüğüm gibi olmadı. Beklenmedik bir anda atılan çığlık misali halkevi çıktı karşıma. Dünyanın Ortasında öyküsü zamanın akışının nasıl değiştiğini bizlere göstermek ister gibi bir yere konumlanıyor kitabın içinde ne dersiniz?

Demet Çizmeli: Biliyorsunuz cumhuriyetin ilanı ile birlikte toplumda sosyo kültürel anlamda büyük yenilikler başlıyor. Bunlardan en önemlileri de Halkevleri ve Köy Enstitüleri. Biz şimdi ikisini de kaybettik. Halkevleri toplumun her kesimine kapılarını açıyor ve bir okul gibi hizmet veriyor. Cumhuriyet projesinde halkevleri de önemli bir yere sahip. Değindiğiniz gibi kitabın tam ortasında yer alan Dünyanın Ortasında öyküm yitirdiğimiz değerler için bir çığlık olarak düşünebilir.

Aynur Kulak: Asude Günler, Harf Kuyumcusu , Beş Bin Sekiz Yüz Otuz, Tek Kişilik Bir Oyun, öyküleri ile 1943 yılından 1951’e uzanan yeni bir dönem başlıyor önümüzde. Türkiye tarihine baktığımızda 1940’ların ilk çeyreğinde başlayan, 1950’lerin ikinci yarısına hatta gelişen şartlara göre 50’lerin sonuna kadar süren hareketli, çok çalkantılı, yeniye hevesli, kabuk değiştiren bir dönem. Üç öykünün tesadüf bir biçimde arka arkaya gelmediğini düşünüyorum. Dünyanın ortasına nasıl yerleşiyor bu öyküler?

Demet Çizmeli: Kesinlikle tesadüf değil. Kalkınmanın daha ilk yıllarında duraganlaştırıldığı, yapılanların yok edildiği, yıkımlara doğru evrildiği  zamanlara yürümek istedim. Taş benim için  zamandır, bellektir. Onun  sembolik tanıklığında  karmaşık zamanlara doğru yol aldım.

Aynur Kulak: Yitik, Billur Piyalelim öyküleriniz kitabın son iki öyküsü ve zamanın içinde geçmişten günümüze, günümüzden tekrar geçmişe geçişler yapıyoruz. 1960’ların ikinci yarısına tekrar döndüğümüz ve sonrasında yıl 1924, Kış. Bir ressam Galip Tutkun’la ve Bezmiye karakterleriyle önümüze serilen hayatlar uzun dönemlerin kişiler üzerinden nasıl yaşandığını, dönemlerin karakterler vasıtasıyla nasıl vücut bulduğunu okutuyor bizlere. Aslında, İlkyaz/2013 döneminde yazılan; “Ben bir taşım, kehribar zamanında…” girişiyle başlayan tiradın yazılmasına sebebiyet veriyor tüm bu dönemler, karakterler; ne dersiniz?

Demet Çizmeli: Bilindiği gibi bütün bunlar birbirlerini etkileyerek yürür ve bu kaçınılmaz sondur. İnsanlara şekil veren zaman içindeki onları yönetenlerin düzenlemeleridir diye düşünüyorum.

Aynur Kulak:  Rusya topraklarından başlayarak Kars – Erzurum hattının, o coğrafyanın öykülerdeki etkisi çok büyük. İkinci Dünya Savaşı da Rus topraklarında, o coğrafyada son buluyor mesela. Orada ne var? Sadece geçmiş zamana istinaden değil, şimdiki zamana istinaden de, o coğrafyada olup bitenler tarihi hala etkiliyor.

Demet Çizmeli: Söz ettiğiniz coğrafya tarih boyunca çok önemli bir güzergah. Kentimin de içinde bulunduğu ve Çin’e kadar uzanan İpekyolu. Ticaretle beraber kültürün de alışverişi söz konusu. O yolun kentleri ülkeleri etkileşim halinde.  İnsanlık binlerce yıllık tarihinde pek çok aşamalardan geçip günümüze geldi, bizden sonra da devam edecek. İnsanın yolculuğunu okuyup anlamak gerek diye düşünüyorum.

Aynur Kulak: Öykülerdeki dönem üzerinde kullanmaktan, yazmaktan çekinmediğiniz dil kullanımınızdan bahsetmeden geçmek istemiyorum. “Kullanmaktan, yazmaktan çekinmediğiniz” diyorum çünkü o dönem dilini okunur mu okunmaz mı kaygısı gütmeksizin veya böyle bir hesap kitap içine girmeksizin olduğu gibi alıyorsunuz öykülerin içine. Özellikle Zamanın Ayarları buna çok güzel bir örnek.

Demet Çizmeli: Öyküleri veya oyunlarımı yazarken risk alırım kaygısını asla taşımadım. Sadece yazmak istedim.

Aynur Kulak: Hem öykülerin kendi içindeki hem de birbirleriyle kurgusuna da değinmeden geçmek istemiyorum. Özellikle Firari, Zamanın Ayarları, Asude Günler öyküleriniz üzerinden kurgunun hikaye aktarımında, özellikle dönemsel hikaye aktarımında ne kadar önemli olduğunu görüyoruz. Dönem öyküleri olduğu için zaten bir kurgu içeriyor gibi basit yorumlarla açıklanmak istenen durumlarla karşı karşıya kalınabiliyor ama özellikle dönem öykülerinde iyi kurgunun incelikleri ortaya çıkıyor, ne dersiniz?

Demet Çizmeli: Her edebiyat metni, her drama metni elbette bir zaman içerir. Burada dikkat edilmesi gereken şu,  zamanlar birbirine bağlandığı noktada insanlar ne durumdadır tartışılacak olan bu. Eğer hiçbir şey daha ileri gitmediyse ne kadar uzun bir dönem olur bu. Söz ettiğiniz dönem dilini yalnızca Zamanın Ayarları öykümde kullanma gereksinimi duydum veya denedim. Fehim Efendi yaşadığı zamanda hem santur çalabilen hem de kitaplarla yakınlığı olan biriydi. Kullandığım dilin içindeydi. Dil sestir. Ben onun dünyasını, sesini aradım.

Aynur Kulak: Tarihe olan merakınızdan, dönemlere olan ilginizden dolayı sormak isterim; içinde bulunduğumuz Pandemi dönemine bu pencereden baktığınızda nasıl değerlendiriyorsunuz? Böylesine bir iletişim çağında böyle bir salgın nasıl başımıza geldi? Tarihin bize söylediklerini, dönemlerin içinden gelen hikayeleri tam algılayamadık sanki ya da ağılanması gereken asıl noktalarından algılamak istemedik, ne dersiniz?

Demet Çizmeli: İnsanlık tarihine bir bütün olarak bakmak, insanın nelerden ne kadar ders çıkardığını görmek gerek sanırım. Bu anlamda insanlık hep sınıfta kalıyor ne yazık ki. İlk aklıma gelenler Albert Camus Veba, Daniel Defoe Veba Yılı Günlüğü, Giovanni Boccaccio Decameron ve bütün bir uygarlık tarihine yeniden dönüp bakmak ve anlamak diyebilirim.