Okuma süresi: 4 dakika

‘‘Ölüm kendinden önce bana yalnızlığını yolladı.’’
-Nazım Hikmet 

Öylece yatıyordum. Bir tabutun içindeymişim gibi. Alarmım henüz çalmamıştı. Odamın rengi fazla canlıydı. Bu rengi sevmiyordum. Bir renk, bu kadar yaşam dolu olmamalıydı. Tırnaklarım da epey uzamış. En son ne zaman banyo yapmıştım? Hatırlayamadım. Şu parasızlık her şeye engel oluyordu. Bir işim olsa her şey başka olurdu. Bambaşka. Annemle görüşmezdim bile. Belki de görüşürdüm. Okula gitmeyi çok istemiştim. Hem babam da okula gitmemi çok istemişti. Olmadı. Cahil kaldım. Birbiri ardına geçen onlarca aynı günün içinde yaşıyordum. Yapacaklarım belliydi. Alarmım çaldı. Her gün alarmla uyurdum. Ve alarmla uyanırdım. Öyle ya zamanı bile israf etmemeli (!) insan. Yatağımdan kalktım. İçeriden bir ses yükseldi:

Elini yüzünü yıkarken fazla su harcayım deme.

(…)

Duydun mu beni? Mümkünse elinin ıslaklığını sür yalnızca yüzüne.

Mutfağa girdiğimde onu yine her sabah oturduğu yerde – masanın başındaki sandalyede – buldum. Az önce sorduğu soruyu yeniden sordu. Cevap alamadığı her an çıldırıyordu. Ona yanıt vermemeye devam edersem sinir krizi geçirebilirdi. Saçları dağınık ve yağlıydı. Uzun tırnakları ile kaşıdığı yüzü pisti. Görünümü mide bulandırıyordu. “Bu görünüme sahip olmak yoksul olmamızdan kaynaklı mı?” diye düşündüm. Bu soruya bir cevap bulamadım. Çünkü fakir olmamak nasıl bir duyguydu hiç bilmiyordum. İnsan bilmediği bir şeyin nasıl olduğunu da bilemiyor. Bu evde fazlalıktım. Ben olmasam daha iyi şartlarda yaşayabilirdi. Yok yok, yaşamazdı. Bu hayatı böylesine zor bir hale getiren o değil miydi? Zaten zor olan yaşamımızı bir kat daha güçleştiren kendisiydi.

Kısa bir sessizlikten sonra sorularına kaldığı yerden devam etti.

Fazla su harcadın mı?

Harcamadım anne. Söylediğin gibi yaptım.

Yüzünü yıkamak için tekrar akıtmasaydın musluğu. Akıtmadın değil mi?

Seni dinledim anne. Elimin ıslaklığını sürdüm yüzüme.

Sonunu düşünmeden yaşamak nasıl bir duygu bilmiyordum. Hiçbir zaman bilemedim. Doğduğum ilk günden beri her şeyin sonunu düşünmek zorundaydım. Tüm imkânlarım sınırlıydı. 

Bugün şanslı günümüzdeyiz.

Neden anne?

Askıdan bir tane ekmek aldım. Üç gün boyunca midemiz şenlenecek.

Askıda her gün ekmek bulunuyordu. Fırına gidip her gün bir tane ekmek alabilirdik. Her gün bir tane ücretsiz ekmeğe sahip olabilirdik. Yalnızca iki kişinin hayatta kalmaya çalışması bu kadar zor olmamalıydı.

Ekmeğinden ye. Bugün ve önümüzdeki iki güne yetecek kadar ekmeğimiz var. Koca bir ekmek. Anneannen de mutlu olurdu askıdan ekmek aldığımızda. Tabii ben o zamanlar küçüktüm. Bu mutluluğun sebebini anlayamazdım. Meğer deden ne çok düşünürmüş bizi. Evde tek çocuk olmanın tadını çıkartırdım. Üç kişi yerdik bütün bir ekmeği. Midemizin iki gün bayram ettiği bile olurdu. 

Sevinçli olmalıyız çünkü biz iki kişiyiz. Müsrif baban da yok. Baş başa ekmeğimizi yiyebiliriz. Hem de hiç israf etmeden.

Hiçbir şey söylemeden dinledim. Bir dilim ekmeği yedim. İyi ki yarım çay bardağı su vardı. Onun yardımı ile kolay çiğnedim. Akşama kadar elimi yıkamam yasaktı. Günde iki kez el yıkamak yeterliydi. Fazlası israf olurdu. Hem fatura da fazla gelirdi. 

Elini yıkamayacaksın değil mi?

(…)

Elini şimdi yıkamana gerek yok. Baban gibi müsrif olmayacaksın. Ölülerin arkasından da konuşmak günah tabii. İsraf etmeden yaşayacaksın. Anneannen gibi. Benim gibi.

Elimi yıkamadım, yıkamayacağım akşama kadar.

Yatağıma geri döndüm. Yaşam herkes için bu kadar zor muydu? Çeşit çeşit şampuanlar ile yıkanan insanlar var mıydı? Peki ya tertemiz çarşafa uzananlar? Elini doyasıya yıkayanlar daha mı mutluydular? Bilmiyordum. Bildiğim tek şey bunların olmayışı insanı yaşamdan soğutuyordu. Tüm bu tabuları yıkmak istiyordum. Ama başaramıyordum. Nesiller boyu böyle gelmişti. Düşündükçe çıldıracak gibi oluyordum. Aynadan yüzüme dahi bakmak istemiyordum. Pistim. Çirkindim. Fazla zayıftım. Kokuyordum. Zamanımın tamamını yatağımda uzanarak geçiriyordum. Yeterli besin alamadığım için halsizdim. 

Odamın rengi canımı sıkıyordu. Benimle dalga geçiyor gibiydi. Böylesine yaşam dolu bir maviyi kim ne diye duvarla buluşturmuştu? Sahi deniz görmeyeli ne kadar çok olmuştu? En son denizin sonsuzluğunu içime çektiğimde babam hayattaydı. O zaman hayatım bambaşkaydı. Annem, babama söz geçiremediğinden yalnızca kendisine eziyet ediyordu. Babamın ölümüne de o sebep oldu. Bitmek tükenmek bilmeyen cümleleri ile öldürdü onu. Meğer cümleler de ok haline bürünebilirmiş, o zaman öğrenmiştim.

Saatler geçmek bilmiyordu. Uyuyakalmışım. Gözümü açtığımda hava kararmaya başlamıştı. Güneş bir kez daha dinlenmeye çekilmişti. Saklanmıştı utangaç bir çocuk gibi. İyi ki annem fark etmemişti. Yoksa uyuyarak zamanını israf ediyorsun diye çıkışırdı. Sanki yapacak bir şeyim vardı. Benden öylece oturmamı istiyordu. Tüm gün boyunca hem de. Daha doğrusu bütün bir ömrüm boyunca…

Canım hiçbir şey yemek istemedi. Midem artık kuru ekmeği almıyordu.

Yavrum, yeme tabii. Çok yemek de israf. Hem bak fena mı oldu bu ekmek sana şimdi fazladan bir gün daha yetecek.

Mutfaktan yükselen sese tahammülüm kalmamıştı. Boğuluyordum. Tenimin kokusu midemi bulandırıyordu. Dayanamıyordum. Kusmak istiyordum. Hayatta hiçbir meziyetim yoktu. Okula gitmemiştim. Okuma – yazma bilmiyordum. Babam öldükten sonra odamdan dışarıya pek çıkmamıştım. Hayatım dört duvar arasında geçiyordu. Koca koca dört duvar. Yaşımı bile tam bilmiyordum. Kaç yaşındaydım acaba? Kendimi koca dünyada bir nokta kadar hissediyordum. Nokta kaç yaşında ise ben de o yaştaydım. Ne eksik ne fazla. Kalbim sıkışıyordu. Açlıktan midem bulanıyordu. Ancak midem tek bir lokmayı bile kabul etmeyecek durumdaydı. Kalbimin duvarları arasında sıkışmış hissediyordum. Büyük bir basınçla sıkıştırıyorlardı beni. Sanki onların arasında ezilecektim. Nefes alamıyordum. Çığlık atmak istedim. Olmadı. Yapamadım. Ağzımı aralayamadım. Odamın duvarındaki o yaşam dolu renk takıldı gözüme. Tüm duvarlar üstüme üstüme geliyordu. Bense kalbimin duvarları arasında çoktan ezilmiştim. Hiçbirine karşı koyacak gücüm yoktu. 

Uyuya mı kaldın sen? Alarm da çaldı. Duymuyor musun? Zamanını israf etmeyeceksin demedim mi sana? Hemen kalk! Hemen!

(…)

Dur bakayım bir yüzüne. Allah’ım! Başıma bu da mı gelecekti? Ben ne yaptım da başıma bunu verdin? Kızımı da aldın benden öyle mi? Artık bir kızım da yok…

Demek ölmüştüm. Demek artık özgür bir ruhtan ibarettim. Annemin yanına kadar sokuldum. O, benim bedenime sarılmış ağlıyordu. Geri çekildim. Şöyle bir odama göz gezdirdim. Tüm sefaletimizle bir kez daha karşılaştım. Bodrum katında bir odaydı. Camdaki demirler arasından sızardı güneş ışıkları. Umutsuzluğun içinde bir umut kırıntısı olurdu o ince ışıklar. Diğer odalara son bir kez bile bakmak istemedim. Zaten bu ev küçük, iki oda, mutfak ve tuvaletten ibaret bir evdi. Her bir metre karesini ezberlemiştim. 

Bir süre geçince sahip olduğumuz bir iki komşu geldi. Annem durmaksızın ağlıyordu. Onu sakinleştirmeye çalıştılar. Beni bir arabaya yüklediler. Tabutun içindeydim. Hiç yabancılık çekmedim. Yadırgamadım yerimi. Bedenim gidiyordu. Oysa ben özgürce olanları izliyordum. Bir zaman sonra bedenim bir masada öylece uzanmıştı. Beni yıkamaya geldiler. Annem ağlıyordu. Kadın yıkama işlemine başlayacağı sırada annemin ağzından dökülen tek bir cümle oldu:

Fazla su harcamayalım, israf olur.