Üniversitede olduğum yıllardı. Çok iyi hatırlıyorum, 1984’ü okuduğumda “sistem”in bütün kapılarının kapalı olduğunu düşünmüştüm. Çıkış yoktu. Umut yoktu. Her şey “iktidar” kavramının ayakları altında ezilmeye mahkumdu. Çok gençtim ve gerçekten yaşama dair güzel şeyler söylemenin gerçekçi olmadığını düşünmeye başlamıştım. Ta ki bir arkadaşım kitabın algısını kıracak bir espri yapana dek. Oysa Damızlık Kızın Öyküsü’yle ilgili espri yapan arkadaşım çıkmadı. Belki de bu nedenle yaklaşık bir yıldır, kitap içimde 1984’ten daha beter bir duygu bırakarak varlığını sürdürüyor ya da sürdürüyordu demek için bu yazıyı yazıyorum.

“Damızlık Kızın Öyküsü’nü okuyanlar yukarıdaki paragrafta ne anlatmak istediğimi hemen sezmiştir,” diye yazdım ama içimden bir ses, “bir dakika”, dedi. “Muhakkak ki, okuyanın cinsiyeti yazılanları yorumlama biçimini etkilemiştir/etkileyecektir” ama sonuç değişmeyecektir. Damızlık Kızın Öyküsü, dünyanın kızlarına aslında hiçbir şey olduklarını bir kere daha hatırlatmasının yanında eşsiz bir roman.

Hiçbir şeysin, zaten yoksun, hışt üçüncü dünyalı, damızlık mısın, kız mısın?

Kitabı kapattığınızda, “evet ya işte bu,” bu kadar,” cinsiyetçilikten çıkış yok,” dememek elde değil ya da en azından benim elimde değildi. Oysa şimdi durum değişti. Nasıl ki kitap, sadece rahme indirgeyip kadını hiçleştiren bir roman evreni kurarak, bu aşağılık hissini okur da bırakıyorsa ben de kendisi aynı zamanda bir feminist olan, modern dünyanın parlayan yıldızı Margaret Atwood’un yaptığının aslında antifeminist ve oryantalist bir tekrar da olabileceğini vurgulamak istiyorum. Bu eksende hem cinsiyet ayrımcılığı kastına hem de “Yüce Batı!”ya bir kere daha imrenerek bakmamıza olanak tanıdığı için Atwood’a teşekkürler.

Ne alakası var ya!

Bunu anlatmalıyım değil mi? Bence de.

Roman yazıldığı yıllarda (1985’te yayımlanır) totaliter rejimlerin, inanç zaafını kullanarak, kadını zapturapt altına almak için de korkunç uygulamaları hayata geçirmeye de fırsat bulduğu yıllardır. Üzülerek söylemek istiyorum ki, dünya ölçeğinde belki de bu distopyadan daha korkunç gerçeklerin bir yaşam pratiği olarak insanlara dayatıldığı yerler maalesef hâlâ mevcut. Yakın zamanda Orta Doğu’da yaşanan bazı şeyleri hatırlamak bunun için yeterli olabilir.

Kendisinin üstopya eser olarak tanımlanmasını isteyen kitap da kaynağını Kanada’nın uzağından ama belki de hem damızlık hem hizmetçi kızların birleşiminin çokça görüldüğü çifte kavrulmuş coğrafyalardan alıyor olabilir.

Bu eksende yazılanlar, ince işçilikle ve büyük edebi ustalıkla olmayan bir kurgu diyara taşınıp, kategorilere ayrılmış tasniflerle okura sunulsa da aslında bu dünyada sadece ayartıcı, kışkırtıcı ya da şeytani bulunduğundan kapatılan kadınları romanda kırmızı üniformaların içine hapsederek imliyor olabilir. Distopya bu kadınların bir nevi kara kutusu, anlatılanlar da tarihsel gerçeklerin bir yansımasıdır, denebilir.

Gerçekleri sağaltmak yerine neden bu gerçekler kurgu evrenden bu kadar sert bir biçimde sunulur: Burada vereceğim cevap pek öyle kulağa hoş gelmeyebilir ama Kenny Arkana bir şarkı sözünde “batı sömürgeci gömleğini çıkarmadı hala” der. Belki onun şarkısının bu sözü durumun da özetidir.

Ne de olsa biz üçüncü dünya ülkesi olarak tanımlanmış ya da yaftalanmış diyarların kızları ve oğlanlarına pek iyi belletilmiştir ki, Batı… Yok, yok. Şöyle söylersem daha çok hoşuma gidecek.

Üçüncü dünya ülkeleri insanları olarak pek iyi biliriz ki Kutsal ve Yüce Batı bizden katbekat üstündür.

Öyle değil mi dostlar? Gelin bunu hep beraber düşünelim ve nasıl her hareketimize ve davranışımıza yansıdığını bir kere daha görelim. Sonra da belki sadece düşünmekle ve görmekle kalmayıp, bunu değiştirebiliriz.

“Yapma yahu!” “Şu halimizle Ay’a çıkacak, Mars’a koloni kuracak değiliz,” dediğinizi duyar gibiyim ama neyse ki sadece gibiyim bu nedenle gayet rahat devam edebilirim.

Aynıtopya

Batı’nın bilim aşkı, yüksek teknoloji duayenliği, iğne oyasıyla ince ince işlenmiş, egemen dünya şovenizminin bir parçasıysa ve bu parça kimi zaman sirklerdeki aynalar gibi yanlış gösteriyorsa o zaman durum nedir? Üstelik tüm bu Batı’da toplanmış hayranlık veren gelişmelerin bir kısmı size de biraz saçma gelmiyor mu?

Ne olur uçan araba icat etmesek ya da genetiği değiştirildiğinden yirmi kat fazla ama kübik ve mavi domatesler üretemesek? Hep geri mi kalmış oluruz? Gelişmişlik böyle bir şey midir? Black Friday’da mağazaya koşmayanlar az gelişmiş sayılır mı? Küba önleyici tıpla ya da pek çok başka uygulamasıyla, hâlâ geri kalmış bir ülke olarak görülebilir mi? Önemli olan insanca yaşam adına yaratılmaya çalışılan dünya ekininde duruşumuz değil midir?

Kutsal Batı, beyin göçüyle üçüncü dünyanın kaşif bilim insanlarını koynuna alırken, çöp ya da getto olarak düşündüğü ülkelereyse bazen fiilen savaşla bazen de cehaletle, kendi doğrularını üst doğru olarak dayatarak sunmuyor mu? Hükmünü böyle kurmuyor mu? Egemenlik algısını önce zihinlerde kurulmuyor mu? Zihinlerde kurulan egemenlik algısı, eserlerle pekişmiyor mu? Romanın kahramanı da Gilead Cumhuriyeti’nden (Teokrasiyle yönetilen askeri devletten) Kanada’ya kaçmayı hayal etmek yerine neden Hindistan’a kaçmayı hayal etmiyor. İngiltere’de farklı bir yaşam olduğu romanda geçerken neden bu ülke İngiltere yerine Mısır olmuyor. Her şeyde kurgusalan olan yazar, neden sadece buralarda gerçekçi olmayı seçiyor? Okunan dünya yazılan dünyanın aynasıysa, bu nasıl üstopya?

Özgürlük Ekinleri

Batı, kendi inanç sistemi söylemlerini istediği gibi kurmaca metinlere yerleştirip, dilediği gibi kullanabiliyor. Burada kötü niyet arıyor değilim, bu konuda daha özgür oldukları bir gerçek ama bu özgürlüğü dünya ölçeğinde ırk, cinsiyet, milliyet, ülke, inanç vs. ayrımı yapmayan bir dünyanın oluşturulması için mi kullanıyor? Sorunun cevabını size bırakayım.

Damızlık Kızın Öyküsü’nde anlatılan aslında Üçüncü Dünya’daki mevcudun yansıtılması ve yarattığı çıkışsızlıkla bunun kalıcılığını belirtme -ki bu beyaz adamın fazlasıyla işine gelir ya da White human mı demeliydim?

Damızlık Kızın Öyküsü’nde, ısrarla, incelikle, tane tane kafalara yerleştirilmek istenen ne?

Acil durumlarda camı kırınız yazan uyarı levhaları vardır toplu taşıma araçlarında, o zaman bir Damızlık Kızın Öyküsü camı şöyle kırılabilir.

“Yahu madem yavrulamayacaktın ne işin vardı kırmızılar içinde!”

Ya da bu kadar serzenişten sonra edebiyatı edebiyata bırakıp, “öpün Margeret Ablanızın elini,” de makul bir kırma yöntemi olabilir. Kısaca buraların mizahı boldur. Ve gülmenin hafifliği, katılaşmış distopya gerçeğini esnetebilir.

Bir özgürleşme pratiği hemen hemen şöyle der; Damızlık da Olsa Kızın Öyküsü, erkeğin öyküsüdür. Bin yıllardır hep aynı öyküyü bir de böyle güçlü bir kalemden dinlemelisiniz.

Farklı bir öyküyü dillendirmek de belki sadece, kapitalizmin kalbinde değil de Diojen’in memleketinde de mümkün olacaktır. Neden olmasın?

Hemen sebepleri sıralamaya başlamayın, panik yok!

Ayrıca zorla güzellik olmaz, biliyorum. Atwood’un romanının hayaller kuran kahramanı gibi bu yazının yazanı da Sokrates’ten günümüze nice cazibenin zaman yolculuğunda Kibele’yi, Amazonları, İyon’yayı, Medusa’yı, şifacıları, Börklüce’yi, evliyaları, hayaliyi, âşıkları, ozanları, dillendirmediği nicesini ve cinsiyetler arası duvarları yıkan, el ele vermiş tüm insanları düşünmeyi seçiyor. Böylece içinde kapalı kaldığı Damızlık Kızın Öyküsü’nde sihirli bir kapı açılıyor. Çıkıp, bir dizeye geçiyor:

“Bu evleri atla bu evleri de bunları da” Sahilde dalgalar, yosun kokusu, körfeze demirlemiş birkaç gemi ve sakin bir sabahı müjdeleyen martıların kanat sesleri var.