Okuma süresi: 2 dakika

Karanlıktan bu yana gündelik, özel ve inançsal normlar etrafına simli iplerle ağlar kurmuş durumdayız. Kulak ardı edilen, cevabı muallak birçok arayışa ev sahipliği yapıyor zihnimiz; toplumsal karar mekanizmalarının sınırını eşelediğimiz, silikleşen açıklamalarla. Her birimizin kendince karar güdümleri var. Tuttuğumuz taraflar, desteklediğimiz düşünce biçimleri. Şimdilerde neler olduğunu an be an gözlemlediğimiz “özerk” bir üniversite için kullanıyoruz tahlil yetimizi. Boğaziçi, Galatasaray, ODTÜ belki sonrasında İTÜ, İÜ, DEÜ, AÜ ve sayamayacağımız niceleri. Medyatik toplum özelliklerinin hepsini sergilediğimiz bir ayı aşkın süreç, haksızlık kavramını kabullenmemize, normalleştirmemize neden oldu. Bugün, öğrenci hareketleri niteliği bakımından üst jenerasyonlarımızın korku dolu hatıralarını canlandırıyor, işleyen zamanda alt nesillerimize de bırakacağımız bir mirasın taslağını hazırlıyor. Öyleyse Twitter gündeminden takip etmekle yetindiğimiz “#AşağıBakmayacağız” başlığı, alelade bir öğrencinin kapıları ardında ne gibi açılımlara gebe buyurun, tartışalım. 

Sorguculuk mesleğimizin sivri yanlarının köreltilircesine hırpalandığı işleyen bir sisteme aitiz, bunu var olduğumuz ortam gereği çabucak kavradık. Aykırı nitelendirilen sorularımızın tıklatacağı siyah camlar ardındakini görmek, bilinmeyenin korkusuyla karşı karşıya kalmak demek bizler için. Bu durumun gerekçesi sonsuz bir saygı atfettiğimiz büyüklerimizin yasak kavramını dikte edişi, belki de yalnızca tek ışık noktasının bulunduğu kulelerimizin rahatlığı yahut yetişirken kodlanan -toplumda- kabul görme itkisi, daha açık olacak olursam farklılaşmayı, korkunçlaşmak olarak algılayan topraklarda serpilmiş olmak… Peki, bütün bu baskılanmalarla sürüklendiğimiz bunalımlara değer mi? On binlerce öğrenci, öğretim üyesi, kolluk kuvveti, temsilciler bir de her şeyin içinde olan, olması gereken siviller; olağan süreçte birer demeç yığınından ibaretler. Devasa bir çoğunluğun sırt çevirdiği çocukları oluverdik bir anda henüz hava bile kararmamışken. Her daim beşeri en yüce kurumun aile olduğundan yola çıkan dirayetli bir gençlik, ailelerin haklı hareketlerde refleksif tepkilerine şahit oldu (!). Durduğumuz yere şöyle bir açılıp bakacak olursak bütün yargılarla topyekûn bir savaş meydanındayız. Renklere tahammülsüzlüğün, dinamikliğin bambaşka kalıplara sıkıştırıldığı düzlük bir alan burası, “Başın öne eğilmesin!” naralarına bile alt başlık açılan.

Oysa çağlarla evirilen düşünsel hareketlilik, sorgulamadığımız kör noktalara bile bu yazılarda neden kazandırmaya çalışıyor. Bizler hâlâ çabalıyoruz. Lakin yine de toplumsal erkin dayattığı kabulleniş safhalarına -elimizde olmayan nedenlerden- sıkışıp kalıyoruz. En kötüsü, sebeplere olan inancımız öylesine boşaltıldı ki artık idealarda, satırlarda vücut bulmaktayız. Yani sizin anlayacağınız boşluklu zaman çizgisinde sandalyemize adımlıyoruz tüm ussallığımızla, var olan ama başka görünüşler kazanmış yepyeni bir distopyanın yaratılış aşamasında. 

Başlık görseli: Boğaziçi Dayanışması Twitter Hesabı