Eminim bahçe deyince herkesin gözünde canlanan bir resim ve bunu aktarabileceği bir tanım vardır. Fakat muhakkak ki tasvirlerde bir miktar huzur, doğa, sükunet gibi hisler yatar. Bahçeli evler, edinilecek arkadaş canlısı hayvanlar, hayvanseverlik, doğa merakı vs. hep birbirini sürükleyerek gelir ve ardından hayaller konuşur…

Bu mutlu hayallere edilecek laf yok tabii keşke gerçekleşseler. Lakin bahçelerle doğayı, “doğal”ı nasıl ve neden paralel görüyoruz, hakikaten sandığımız kadar yakınlar mı birbirlerine? Ya da parklarımız, bahçelerimiz, gözlerimizin yeşile doyduğunu, doğayla iç içe yaşadığımızı düşündüğümüz – birkaç saat bile olsa – alanlar gerçekten doğallar mı? Tam anlamıyla bir cevap olmamasıyla beraber, biz doğayı ne kadar doğal haliyle kabul ediyoruz ki “doğal” kalsın diye sormalıyız öncelikle. Çünkü bu kısmını düşününce muhtemelen çok da hoşumuza gitmeyecek yakın cevaplara ulaşacağız. Canımızı sıkan bu düşünceler zihinde belirince belki de “tek benimle olacak iş değil”, “n’apalım zamanla her şey değişiyor”larla başlayan kaçış cümleleriyle aklımıza gelenleri kovalayacağız.

Tartışmasız neredeyse hepimiz doğayı verdikleriyle, olduğu gibi, günlük programımıza uymayan kısımlarıyla –rüzgârıyla, yağmuruyla, yakıcı güneşiyle – kabul etmiyoruz. Hatta ertesi gün giyinmeyi istediğimiz kıyafete ayak uydurmasını istiyoruz. Aksi takdirde üstümüzdeki kasvetin sebebi, suçlusu olarak gösteriyoruz. Soru kendini yanıtlamaya başlıyor gibi; doğayı doğal haliyle kabul etmiyoruz. Özüyle özümüze dönmemize yardım eden, bu doğanın parçası sandığımız bahçelerimiz de doğuşu, varoluşu ne kadar geçmişe dayanırsa dayansın bir hikayeyle geliyorlar günümüze. O halde bahçelerimizin tarihini, hikâyelerini irdeleyebiliriz.

Günümüz çağının bize sunduğu hemen hemen hiçbir şey olduğu gibi değil aslında. Biraz daha açmak gerekirse; neredeyse her şeyin temsiliyle, taklidiyle, değişmiş, belki de defalarca evrimleşmiş haliyle ilişki kurabiliyoruz, bir diğer deyişle kaynaklardan oldukça uzağız. Bahçelerin varoluşu da böyle bir temsiliyet hikayesiyle başlıyor yine. Yüzyıllar önce krallar, toprak sahipleri, toplumun elit sayılan kesimleri hüküm sürdükleri topraklarda bir nevi güç gösterilerini bahçeler üzerinden yansıtmışlar.

Kimi zaman otoriter hükümdarların sahipliğinde olan bahçeler geometrik, simetrik desteklerle biçimlendirilmiş ve yabancı, güzel kokmayan, sahibinin hoşuna gitmeyecek otların barınamayacağı şekilde kurulmuştur. Kimi zaman da doğanın dağınık, şekilsiz halini yansıtması gerekçesiyle çok müdahale edilmemiş gibi gösterilmişlerdir.

Tabii sadece eski toplumlarda üst sınıfın varlığını somutlaştırdığı mekânlar değil bahçeler. Bir de iktidarların rejim politikalarını sessizce anlatmaya çalışıyorlar bize. Nasıl mı? Uzun ağaçların bahçenin dışarıyla ilişiğini kesen sınırlarını çizdiği, içeride meyve ve çeşitli gül ağaçlarının gıpta edilecek bir nizamla dizildiği, onca büyük alanda “gereksiz” hiçbir otun var olamadığı bahçeler; siyasi işleyişin de buna paralel gittiğini gösterir. Uzun ağaçlar dış mihraklara karşı korunmaya çalışan ülke sınırlarını; düzenine hayran bırakan ağaçlar ideal toplumu, vatandaşı; katiyen büyümesine izin verilmeyen, baş çıkardıkça yok edilen otlar ise devlet hükmüne karşı gelen vatandaşları temsil eder.

Dağınık, serbest bırakılmış gibi yansıtılan bahçeler içinse ne yazık ki durum çok da farklı değildir. Lakin söz konusu iktidarlar, diğerine göre bir parça daha esnek bir politika izlemişler diyebiliriz.

Zaman yalnızca rejimlerin adını değiştirebilmeyi başarmış anlaşılan, öyle ki Eski Mısır’dan, Japonya’dan, Bizans’tan, Osmanlı’dan bu yana her ne kadar farklılık gösterse de yaptırımların amacı daima sabit kalmıştır. Feodal sistemde bedene şiddetle gücünü gösteren toplumlarda da, kapital sistemde gücün bedenle beraber ruha, zihne sindiği toplumlarda da politikalar; kullanılabilen, sorgulamayan, baş kaldırmayan bir toplum yaratma çabasıyla uygulanır.

Daha nicelerin arkasına saklanmış, belki bahçe gibi göze hoş görünen, fark etmediğimiz birçok devlet normu yansıması var hayatımızda. Her durumda da tercih bize kalmış; dalları budakları biçilmiş, bir kalıba girmiş, tek tip düzende bir ağaç da olabiliriz, diğerlerini de farklılaştıracak, nizamı bozacak diye korkulan, gereksiz görülse de doğayı doğal yapan otlar da olabiliriz. Zira meyvelerimizi başkaları yesin diye boyun eğecek, susacak, itaat edecek değiliz!