“Tüfek güzel, beyaz bir kuş türüdür.”

Mısır patlağınızı almış, en sevdiğiniz koltuğunuza oturmak üzereyken duyduysanız bu cümleyi ve ekranda yarı çıplak üç yetişkin insan görüyorsanız aklınıza gelen ilk kelime şu olabilir: Tımarhane. Çünkü filmin senaristleri Giorgos Lanthimos(aynı zamanda filmin yönetmeni)  ve Efthmis Flippou, işlerini şansa bırakmayıp sizi daha ilk mısır patlağını ağzınıza atmadan öksürtmek ister ki ilerideki sahnelerde neyle karşılaşacağınızı bilin ve temkinli olun. Çünkü birazdan olacaklar, herhangi bir filme konu olabilecek ama sadece filmlerde olur deyip kestirip atacağınız şeyler değil.

Evimizin babası, düzenli bir işte çalışan, takım elbisesiyle sabah işe gidip akşam eve dönen, insanlara karşı mesafeli, ciddi görünümlü, yani sokakta görüldüğünde herkese gayet normal gelebilecek bir adamdır (Takım elbiselilerden hoşlanmayanlar hariç). Evlidir, üç çocuğu ve şehir dışında, etrafı yüksek duvarlarla çevrilmiş kocaman bahçeli bir evi vardır.

Bu evde kelimelerin anlamları bile farklıdır: Deniz-koltuk, otoyol-çok güçlü bir rüzgar türü; seyahat-zemin kaplamada kullanılan dayanıklı bir madde, telefon-tuzluk demektir. Her şey o kadar ince düşünülmüştür ki tepeden geçen uçaklar bile oyuncaktır onlar için. Yani özgürlüğü çağrıştırıcı ne kadar kelime varsa hepsi somutlaştırılıp bir nesne halini almıştır.

Çocuklar bu yaşamın içine doğmuşlardır ve başka bir yaşam bilmedikleri için de filmin mağduru ve başkahramanları olarak onları görürüz. Oysa bu filmin ana karakterleri bu sistemi yaratan baba ve sistemin yürümesini sağlayan annedir.

Sevişmek bile nesneleştirilmiştir bu evde. Elini memenin üzerine koyarak ovuşturmak ve bir organın diğerinin içine girmesinden başka bir anlam taşımaz onlar için.

Peki, nedir bu saplantılı hayatı yaşamaya sebep? Diliyle, diniyle onlara ait, onların istedikleri şekilde yaşanan bir dünya istemeleri mi?  Yoksa kişiye neyi nasıl öğretirsen öyle aldığı, içinde yaşadığımız bu sistemin hamurla oynar gibi yoğrularak meydana getirilişini gözümüze sokmak için mi çekildi bu film?

Filme iki ayrı açıdan bakmak gerekiyor: Birincisi, filmdeki ögeleri çok soyutlaştırmadan, anlatıldığı gibi, bir çekirdek aile çerçevesinde ele alarak filme çok da pedagojik olmayan bir aile düzeni eleştirisi olarak bakılabilir. Dışarısı kötüdür, bu ev onları dış dünyanın tüm ahlaksızlığından, kötülüğünden, bencilliğinden ve yobazlığından koruyacaktır ve evin dışarıyla olan tek bağlantısı babanın arabasıdır.

Köpek dişleri düştüğünde evden ancak bu arabayla ayrılabilecek ama araba kullanmayı da ancak sağ köpek dişi tekrar çıktığında öğrenebileceklerdir. Tam bu anda, evden ayrılmanın mümkün olmadığını öğreniriz ve bunu bilen yalnızca üç kişiyizdir; baba, anne ve biz.

Film, genel olarak beyaz bir film. Duru, açık ve net. Derdi, ağızlara pelesenk olacak replikler söylemek değil, bakılan ama görülmeyeni fark ettirmek. Zaten biz sinemaseverler olarak bir derdi olan filmleri severiz, dertli yönetmenleri de öyle. Ne kadar rahatsız olursak, o kadar kaptırırız filme kendimizi.  Kim hasta ruhlu bir karakteri kameranın önüne koysa izlemekle kalmayıp üzerine saatlerce konuşuruz. Tıpkı Haneke filmlerini izledikten sonra yaptığımız gibi.

Filmdeki ögelerin, psikolojik çöküntünün, absürtlüğün, rahatsız ediciliğin yansıtılması öyle benzer ki  La Pianiste (Michael Haneke, 2001)’dekine, benzerlikleri bırakıp farklılık aramaya koyuluyorsunuz.  La Pianiste filminde, ortada apaçık duran cinselliği Dogtooth’takiyle yan yana getirdiğinizde gösterilenin yanında apayrı iki şey görürsünüz: Öyle ki birinde sapkınlık, cinselliğin en uç boyutunu mesken edinmiş, diğerinde ise birleşmenin ötesine gitmemiştir. Elbette konu ve olay bütünlüğü açısından bu şekli normaldir.

Haneke’nin filminde kadının özgürlüğü yalnızca kendi algılarında sınırlıdır, onun filmindeki kadın, sonraları kendi kendinin kölesi olduğunu anlayacaktır. Dogtooth’un kadınları ise tutsak edilmişlerdir, onlar özgürlüklerinin sınırını sonradan fark edecekler ve içlerinden biri kurtulmak için çabalayacaktır. Başaramasa da.

Bu bağlamda Dogtooth’un aile ve eğitim sistemini, bireye olan bakış açısını eleştiren yönünün yanında tıpkı La Pianiste filmi gibi, bir kadın filmi olduğunu iddia edebiliriz. Zira evde yaşayan hiçbir canlının ismi yoktur, onların kadın ya da erkek olduğunu yalnızca fiziksel özelliklerinden anlarız. Bunun için de Lanthimos sansürden oldukça uzak durmuştur.  Öyle ki evin babası, oğlunun ihtiyacını karşılaması için çalıştığı yerdeki bir kadını periyodik olarak eve getirir. Kadının gözleri ev yolu boyunca bir bantla kapalıdır. Bir görevi de orada olanları bilmemek, görmemek ve söylememektir.  Kadın görmemeli, bilmemeli, anlamamalı, söylememeli ve dokunmamalıdır. Fakat ortalık, bu beş duyunun yasaklandığı kadın tarafından karıştırılacaktır.

Zaten köpek dişleri düştüğü zaman evden ayrılabileceklerinin söylenmesi üzerine düşmesini beklemeden, özgürlükle bütünleştirdiği köpek dişini kırıp çitlerin ardındaki dış dünyaya ulaşmaya çalışan da yine kadın karakterlerden biri  olacaktır. Aynı kadının, özgürlüğe giden yolda, arabanın bagajında havasız kalıp ölmesinin yönetmenin bir oyunu olduğunu iddia edebiliriz ama bu kadar acımasız olmamasını dilemek de hakkımızdır.

Karakterlerin genellikle aynı kıyafetleri giymesi, düz ve sade renklerin tercih edilmesi, baba figürünün tüketim toplumunun dışında kalma çabasını gözler önüne sermektedir. Kadının karnı ağrıdığında, biraz önce erkeğin bahçedeki kedinin karnını deşmiş olması da eminim filmi izleyen feministlerin hiç hoşuna gitmemiştir.

Bir filmin söyleyecek bir sözü varsa bu, “Birinin özgürlüğünün başladığı yerde diğerinin özgürlüğü biter” kadar bilindik de olabilir. Ne de olsa sinemada olay ne anlattığından çok onu anlatışındadır, kadraja alırken ki gösterişindedir, algılatışındadır demişti birileri muhakkak.

Belki de bize de böyle öğretilseydi bu filmi bir pembe dizi ya da eğitici bir video olarak izliyor olabilirdik. Aslında bu telkini bize filmde vermektedir Lanthimos. Tam da babanın kamerayı eline aldığında çocukların fotoğraf çekilir gibi gülümsediği anda.