“İnsan varoluşunun ölüm gösterisi içermeyen hiçbir parçası yoktur. Savaş, adalet ya da intikam yoluyla ölüme başvurulmuştur. Biz insanların, insanlığımızı uygulamak için tuhaf yöntemlerimiz var.”

Lidia Yuknavitch’in merakla beklenen romanı Dünyanın Sonundayız, Çınar Yayınları ile okuyucuyla buluştu. Tülin Er’in çevirisini yaptığı kitapta, etkileyici cümleler ve sarsıcı düşünceler var. Karanlık, sürükleyici, karmaşık bir kıyamet sonrası bilimkurgusu; kabaca biyoteknolojiyi, cinselliği ve hayatta kalmayı konu alıyor. İnsanlığı ilgilendiren ve acımasızca eleştirmediği neredeyse tek bir konu yok. Fantastik denilebilecek bir kıyamet sonrasındaki yaşamı anlatarak öngördüğü felaketlere karşı uyarıyor.

“Mikroplar taşı altına çeviremiyordu ama boku elektriğe çevirebileceğinden son derece eminlerdi.”

Dünya şiddet ve radyoaktif kirlilikten ötürü yaşanamaz hale geldiği bir dönemde, bir grup seçkin insan zengin ve şöhretli Jean de Men öncülüğünde uzayda başıboş gezen CIEL’e, bir koloniye, katılıyor. Dünya ölümüne hızla yaklaşırken, CIEL de ömrünü tüketmekte: enerji ve besin bulabilmek için dehşet verici yöntemler uygulanıyor. Artık zalim bir iktidar haline Jean de Men ona göre insanların soyunu sürdürmek amacını taşıyan canice uygulamalar yaparken, isyancı bir kadın ise bir kızın hikâyesini anlatıyor. Bu romanda, insanlık öleli çok olmuş ve geri kalan herkes dünyanın sonunda. Bunların sebebi ise, insanlığın bitmek bilmeyen enerji ihtiyacı. Kitaptaki evren, dünyanın bugünkü durumunu teslim alıp üzerine daha fazla radyoaktivite, biyoteknoloji, savaş ve ölüm eklemiş.

“Bütün insanlık tarihi yontulmamış, deli, ilgiye muhtaç, bencil, hatta başta haklı olanın, güç erozyonlarının kolaylığıyla nasıl yolundan saptırılıp şişirilebileceğini öğretti bize.”

İktidar ne zaman zalim olur? İktidar olduğunda. CIEL’de de zalimlik böyle başlıyor, Jean iktidar olduğunda. Jean’ın ne zaman iktidar olduğu ise belirsiz, aynı şekilde bizim şu Dünya’mızda da zalimliğin ne zaman başladığının da bir cevabı yok. Ne zaman zalim demeye başladık, kimin ya da neyin kanı döküldükten sonra cani olundu? Bunun üzerinde düşünebilmek için bir kitapta kadınlara başka kadınların rahimlerini kestirip üzerlerinde deney yaptıran bir diktatörü okumamız gerekiyor. Görünüşe göre, bu romanın evrenindeki kimse dökülen onca kandan, çocukların savaştığı ordulardan, tehlikeli bir şekilde gelişen biyoteknolojiden sonra bile bu konu üzerinde düşünmemiş ki, kendilerini birbirleri üzerinde deney yaparken bulmuşlar. Hala kurtulabileceklerine inanıyorlar.

“The Funeral of the Anarchist Galli”

Sözünü ettiğim bu diktatör, bedeninin dış görünüşünün ve özelliklerinin bugünkü bir erkeğin bedenine yakın olmadığı halde, güçlü bir erkek figürü olarak görülüyor. Üzerinde deney yaptırdığı kadınların, bu deneyi gerçekleştiren kadınların da bugünkü kadınlarla ilgisi yok. Bu distopyada bedenler değişmiş, ama zihinler değişmemiş. Yine kana karşı kalemle savaşılıyor. Okuyacağımız da bir anlatıcının bir kadın bedeni olduğu bir isyanın hikâyesi. Beden kâğıt, kan kalem, kahraman ise küçük bir kız çocuğu.

(Solucanlar için) “Eskiden keşfedildi denirdi, onlar ezelden beri orada değillermiş gibi.”

Hepimiz yıldızların yaratıldığı şeyden yaratıldık, kahramanımız Jeanne sebebi bilinmez bir şekilde diğer bütün insanlardan daha çok hissediyor neyden ve neden yaratıldığını. Hepimiz aynı molekülleri paylaşıyoruz, ama Jeanne onları hissedebiliyor. Jeanne, dünyanın ölümünü ve gelecekte insanların çekeceği acıları görebiliyor. Bu yüzden de dünya üzerindeki yaşamı yok etmeyi seçmiş. Bu seçim, dünyadaki yaşamın neredeyse son bulması ve CIEL’de insanların yaşamaya devam etmesi ile sonuçlanmış.

“Medusa”

Seçimin doğruluğu ve yanlışlığı üzerine konuşabiliriz. Herhangi bir insan olsa sorardı: üzerinde canlı olmadıktan sonra bir gezegen neye yarar? Yine kendisi cevaplar: Bu yanlış bir seçimdir. Bunun üzerine gezegen sorar: üzerindeki canlılar yüzünden ölen bir gezegen neye yarar? Yine kendisi cevaplar: acı çektirir, çok fazla acı çektirmeye yarar. Kaçacak yeri olmayan bütün canlılar acı çekerek ölür, ölmeyenler de ölmeyi diler veya hayatta kaldıkları için suçluluk hissederler. Jean gibi çok zengin ve şöhretli insanlar ise uzayda bir koloniye kaçar, burada varlıklarını sürdürmeye devam ederler.

“Canlı varlıkları delirtmenin en hızlı yolu, bugün olduğu gibi küçük, hiçbir uyaranın bulunmadığı mekânlara hapsetmek ve kendi türleriyle herhangi bir iletişime girmekten onları mahrum bırakmak.”

CIEL’e kaçan ve varlıklarını sürdüren insanlar, bir canlı sayılmak için gereken her şeyi yapıyorlar: bir bedenleri var, besleniyorlar, besinlerden enerji üretiyor ve bu enerjiyi tüketiyorlar, hareket ediyorlar, çevresel uyaranlara tepki veriyorlar ve ölüyorlar. Zaman içinde bedenleri değişime uğramış, artık kılları yok ve pigmentlerini kaybetmiş kılsız ve sütbeyazı vücutlar olmuşlar. Yine de kendilerini canlı gibi hissetmeleri için her şeyleri var, üreme organları dışında.

Rabee Kiwan

Cinsellik CIEL’de yasaklanmış bir konu, insanlar üreyemiyor. Cinselliği eyleme dönüştürmek ciddi bir suç, cinsellik ile ilgili düşünmek de öyle. Kendi bedenlerine hapsolduğunu hisseden bu kişiler, birbirleriyle iletişime giremiyorlar. Kendi türüyle iletişime girememenin tarifi olmayan bir özlem yarattığı ifade ediliyor, ama sonra bu özlem yerini bir çelişkiye bırakacak: kişiyi tanımlayan şey o kişinin bedeni mi?

“DNA’lar ortak ama ancak yıldızların, gezegenlerin ve okyanus enkazının olduğu biçimde.”

Bir tarafta zalim, cani, vahşi bir diktatör; kendisinin karikatürü gibi anlatılmış, cinsiyetsiz bir bedene sahip olan, hangi organı taşıdığı bilinmese bile bacaklarının arasında bir güç taşıdığına inanan, bir erkek figürü Jean var. İnsanın çeşitliğine ve farklılığıyla temsil ettiği şeylere karşı nefret duyan biri. Gezegeni terk etmeye ve insan soyunu başka bir imajla yeniden yaratmaya dair patolojik bir arzu duyuyor.

Diğer tarafta Jeanne var. Savaşmaktan yorgun düşmüş, pek çok yara almış ve hiç değişmemiş bir insan bedenindeki kız çocuğu olan Jeanne, o ve onun tarafını tutanlar da nefret duyuyor: kendi yaptıklarına, kendi kendilerini yok etmeye zorlayan kurgulara, farklı olmaktan duydukları korkuya, egoyu yenme konusundaki beceriksizliklerine, gezegen pahasına bitmeyen tüketime karşı.

“Die Versuchung des Heiligen Antonius”

Diyebiliriz ki, dünyada kalan ve uzaya giden insanlar ortam olarak birbirlerinden ne kadar izole olurlarsa olsunlar, genetik ve görünüş olarak ne kadar uyumsuz olurlarsa olsunlar, sonuç olarak ortak olarak taşıdıkları iki şey var: DNA ve nefret.

“İnsan olmak. Ya insan olmanın anlamını keşfetmek, fethetmek değilse? Ya bizi oluşturan her şeyi yeniden birleştirmek anlamına geliyorsa?”

Kitapla ilgili en etkileyici şeylerden biri, anlatımın görselliğinin olması. Okuduğunuz şey zihninizde canlanıyor, özellikle bedenlerin betimlenmesi çok başarılı. Bulanık bir ortamda, bütün ayrıntılarına kadar görünen tek şey insan bedenleri.

Çok sinirli biri konuşuyor, hayatta kaldığı için suçluluk duyan biri, kendine ve her şeye kızgın. Ama onu dikkat çekici bir karakter yapan şey; siniri, iktidara ve insanlığa yönelik konuşmaları değil, hayvanlardan sevgiye geniş bir yelpazede zulüm gören her şeyden bahsetmesi. Değindiği konulara sayılı kitap değinmiştir, hepsine birden laf eden kitap yok denebilir.

“Perseus’ Last Duty”

Ve sürükleyici. Hiç şüphe yok ki sürükleyici. Kitabı açınca o evrende bulabilirsiniz kendinizi, bazen CIEL’de Jean’in baskısı altında bedeninizde hapsolmuş biri gibi, bazen Jeanne’in yanında üstünüz kendinizin ve başkasının kanına bulanmış ve hayatta kalmaya çalışan biri gibi. En sonunda da, tüyleri diken diken eden bir melodi duymuş gibi bir ürperti hissedeceksiniz saçlarınızın dibinde. Neyse ki, hala ürpertiyi hissedeceğimiz saçlarımız var. İyi okumalar.