Duvarın Ötesi adını yakıştırmıştım ülkemin doğusuna… Duvar, elbette bir metafordu ardındakilerini görmediğimiz, duymadığımız ve merak etmediğimiz ötekiler, ötedekiler için.

Duvar, nefret sütunlarının üzerinde dimdik yükselse de istersek yıkıp geçebileceğimiz kadar ince ve ötesini görebileceğimiz kadar şeffaftı. Gözlerimizi kapatan, “ama”larla kendimizi ikna eden bizlerdik, duvarın berisindekiler. Suskunluğumuzla yeni duvarlar örüp “hendekler” kazıyorduk kendi içimize. Hiçbir ışığı, sesi, güneşi geçirmiyordu duvarlarımız, havasız ve ışıksız kalıp ölüyorduk içeride. Duvarlar, başkalarını dışarıda değil, bizi içeride tutuyordu.

Öyle sağlam duvarlar örer, öyle iyi ustalar oluruz ki zamanla içimize ördüğümüz duvarlar gün gelir ete kemiğe bürünür. Kolları, bacakları, gözleri, hisleri ve lisanları da olur. Biz gittikçe üstümüze gelen ya da önümüzden iki adım gerileyip üzerimize bir adım gelen. Onları noksanlıkların harcından yaptığımızdan öyle sağlam ve görkemli olurlar. Dokunamadıklarımızın teninden, gidemediklerimizin uzaklığından, söyleyemediklerimizin dilinden, göremediklerimizin özleminden, gölgelerimizden yaparız o duvarları ve gün gelir bizden de akıllı olur iç duvarlarımız. Korkularımızı, endişelerimizi kuytularımızı iyiden iyiye bürünürler ve hükmetmeye başlarlar ustalarına. Ustalar eğilir duvarlarının önünde, ona sunaklar adar ve çoğaltır yeni noksanlıklarla duvarın boyunu posunu, karartır rengini giderek. Çeviririz hayatımızı iç ellerimizin ustalığıyla ördüğümüz iç duvarlarla. Sonra yıkmak öyle kolay da olmayacaktır, yine ustalık isteyecektir öte tarafı görmek duvarların… Bildiğin her şeyi unutmak ya da noksanlıkları biriktiren o ustayı artık öldürmen bile gerekebilecektir. Bir iç intihar da denebilir buna. O ustayı o duvara adanan son noksan olarak. Ustadan pencere devşirerek.*

Duvarın ötesine doğru çıktığım yolculukta, şimdi yeni yol arkadaşlarım var. Diyarbakır’ın surlarında yankılanan bomba seslerine kulak kabartan, Artvin’in ormanlarında yakılan ateşe su taşıyan, ötekilerle aramıza ördüğümüz duvarları birer birer yıkmak cesaretini gösteren yeni tanıklar ve tanıdıklar… Üstelik yalnızca Türkiye’nin doğusundan değil tanıklık edeceğimiz hikâyeler. Çünkü, biliyoruz ki ötekinin olduğu her yerde duvarlar, duvarların olduğu her yerde de bizim gibi duvar bükücüler olacak. Zaten evlerimizin içine güneş girsin diye pencereler açmıyor muyuz duvarlarda?

Dokunduğumuz soğuk betonlarda güneşe bakan pencereler açması dileğiyle…

*Hasan Ali Toptaş

Hazırlayan: Duvarın Ötesi

Fotograflar: Duygu Yıldız (Duvarın Ötesi aktivistlerinden)