Okuma süresi: 3 dakika

8 Aralık günü bir arkadaşımın mesajıyla twitter’a #taciziifşaet hastag’ine girdim. Bir zamanlar serüveni yazdıklarından daha çok ilgimi çeken, bu ilgiden doğru tanışıklığım da olan bir yazarla, Hasan Ali Toptaş’la ilgili paylaşımları görünce önce kanım dondu. Ardından Ali Lidar’ın o korkunç tweeti çarptı gözüme, bu kadar pişkinlik fazla diye düşünürken, Hasan Ali Toptaş’ın özrü kabahatinden büyük açıklaması geldi.

Olanı biteni konuşmaya galiba en başından başlamalıyım.

Bir gün Ankara sokaklarında yürüyorum. O bakıyor, bu bakıyor, şu bakıyor. “Dedim, bugün bende bir tuhaflık mı var? Niye böyle?” Aradan biraz zaman geçince anladım ki, yalnızım. O yıllarda yalnız dolaşmak ender yaptığım bir şeydi. Kim bilir ne zamandır da yalnız yürüyüşe çıkmamış olmalıyım ki erkeklerden yönelen o rahatsız edici bakışı bile unutmuşum. Elbette tüm hemcinslerim gibi heybeme tatsız anılar da koydum. Lakin mesele bu değil. Çünkü pek çok konuda görece şanslıydım. Çoğun kalabalıktır bizim yaşamlar ama asıl önemli olan insanın nasıl yaşadığı değil. Kendini güvende hissetmesi için başkalarına ya da bir başkasına ihtiyacı olmaması gerektiği gerçeği yani meselelere ancak her bir bireyin kendini güvende hissetmesini sağlayacak bakışla bakabiliriz.

Yıllardır, artan ve bu artışıyla her birimizin sinirini bozan, cinayet, şiddet, tecavüz, istismar, taciz haberlerinden zaten asabımız kısmen az kısmen çok bozuk. Bunun yanında özellikle gençliğini ikili ilişkilerde kendisine sunulan statükoyla hesaplaşmadan yaşamış olan insanların çoğunlukta olduğu kişilerle ilgili birbirinden rezil şeyler duyarak, görerek, deneyimleyerek ya da deneyimlememek için kendimizi bir tür fanusa alarak başka bir ifadeyle kendimizi yalıtırak yaşıyoruz. Kendi, tırnak içinde steril alanlarımıza çekiliyoruz. Peki sonra ne oluyor? 

Mevlana’nın bir sözü vardır: “Kusurları örtmede gece gibi ol,” diye. Biz gece gibi oldukça meydanı boş sananlar, hani denir ya “aysız gecelerde olur ne olursa,” sanki her yer kapkaranlıkmış gibi davranıyor. Taciz iddiaları edebiyata kadar sirayet ediyor. Beş parmağın beşi bir değil, biliyorum ve edebiyatçı denilen insandan mucize beklemiyorum ama gelinen nokta, bu kadarı da fazlanın bir tık üstünde duruyor. Taşan bardağa inanmaz gözlerle bakmaksa hiçbir şeyi çözmüyor.

Her Şeyin Her An Yeniden Başladığı Bu Dünyada

Mesele, “asla yalnız yürümeyeceksin,” meselesi değil, mesele, herkesin, her yerde, istediği gibi yürüyebilmesi. Bu nedenle olanlardan hepimiz az ya da çok sorumluyuz. Kendi adıma bu ortamla mücadele etme telaşına hiç düşmemiştim. Bunun bir yanılgı olduğunu şimdi anlıyorum.

Bir tek kaleme büyük anlamlar yüklediğim yok. Söylenmesi gerekenin söylemesinin doğru olduğunu düşünenlerdenim. Hiçbir etkisi olmasa da bir doğrumuz varsa bir yerlerde durmalı ve gördüğümüz yanlışı dile getirebilmeliyiz. Vesselam, edebiyat camiası, içtiklerinin, statülerinin, şunun, bunun arkasına sığınarak karşısındakine istemediği biçimde davranma hakkını kendinde bulan insanlarla dolmuş. Pervasızlıkta epey yol alınmış. Bu pervasızlıklardan birinin en bariz örneğini, Ali Lidar’ın sonradan sildiği tweetinden okumak mümkün. Demiş ki kendisi:

“Hasan Ali Toptaş’ın bile linç edildiği Twitter çukurunda elbet bizim belamızı zikerler! Burası Twitter; her ünlü, yarı ünlü, mahalli ünlü linci tadacaktır o yüzden direnmeyelim,” virgül olduğuna göre devamı olmalı oysa gördüğüm / okuduğum kadarı buydu ve bu bile bana yetti. Kendisi sonra bu tweetini silse de egemen algısını açıklamak konusunda daha doğrusu kendi düşünce ve duruşunu ortaya koyma noktasında bu kadar pişkinlik bana gerçekten fazla gelmişti. Kendisi bunu yazarken komik olduğunu, mizah yaptığını ya da daha da korkuncu aforizma saçtığını falan mı düşündü bilemiyorum. Peki, güya adaletsizlik karşısında mangalda kül bırakmayan eril aklın gerçeğine bu durumda ne demeli?

Olan Biten Üstüne

Düşünen insanların her birine tek tek sormak isterdim: “Yahu ne yaptığınızın farkında mısınız siz? Hangi cehenneme odun taşıyorsunuz?” Bana kalırsa, kendini memleketin aydını, entelektüeli olarak tanımlayan ya da tanımlamayan herkes bu sorulara bir kere içtenlikle cevap verse sonuç daha iyi olacak gibi görünüyor.

Bir kısım dış mihrakın!, tüm haklarımızı alarak, bizi ikinci sınıf varlıklar olarak, bazılarını da “hasta!” olarak tanımlamak istediğini biliyorum. Üstelik bir kere daha hatırlatmak istiyorum ki, geri adım atılacak yer de kalmadı. 

Ve

Taciz iddialarında adı geçen Pelin Buzluk’un söylediğine göre, Hasan Ali Toptaş, evinde misafir olan Pelin Buzluk’a kendi davranışlarını meşrulaştırmak için “o zaman neden bu elbiseyi giydin!?” diye sormuş. İnanabiliyor musunuz? Bahane olsun bir kere de yazmış olayım. Kimse, giydiğinden, süsünden, oturuşundan, gülüşünden, bakışından dolayı bir başkasının dürtüsüne gönderme yapmıyordur. Canı öyle istemiştir. Kaldı ki; kendine özen göstermek, karşıdaki insana saygı gereğidir.

İnsan neden beynine at gözlüğü takmak ister? Sadece bunun üstüne bile sayfalar dolusu yazılabilir ama bu noktayı uzatmak istemiyorum.

Kısacası, yüzlerce sayfa yazarak insan olunmuyor. İnsan, evine gelen birine misafirperverlik gösterdiği zaman insan.  

Buradan bakınca, nasıl bir açlıksa bu bir türlü doymayan, “eril fallus” algının doyması da mümkün görünmüyor. O zaman, efendi olmayı da efendi durmayı öğrenmek zorundalar. Bu sürece katkı sunan, bunun için yarasını kaşıyan hemcinslerime teşekkürü bir borç bildiğim gibi taciz konusunda duyarlı olan herkese de teşekkür ediyorum. Görünen o ki konunun muhatapları, kendi dünyamıza çekildiğimiz her an, bu çarpık zihniyetiyle kendini hep haklı sanmaya başlamış.

Hasadın iyi olması, tarlayı sürmekle başlar. Bu noktada yayınevlerinin tavrı çok önemliydi / önemli. İçimize su serpenlere selam olsun. 

Önyargılarınıza Değil Sorularınıza Aldığınız Cevaplara Güvenin

Taciz suçlaması, bunu sömürebilecek insanların sayısı görece az olsa da kullanılmaya da açıktır diye düşünürüm. Flörtün her bireyin hakkı olduğunu bilerek ve tarafların rızası olduğu sürece yetişkin kimsenin yaşadığı ilişkiye karışmanın haddimiz olmadığını bilerek, o zaman bir zahmet kafa karışıklığına ve uygunsuz durumlara yol açmamak için konuşmayı öğrenin, demek istiyorum. Atıyorum, “sana yaklaşmak istiyorum,” deyin, izin isteyin, sorun ve “hayır”ın anlamının “hayır” olduğunu bilin. İstiyordur ama naz yapıyordur kafaları dinozorlar çağında kaldı. Ayrıca, “hayır,” diyen birine saygı duymayı öğrendiğinizde egonuz zarar görmez, korkmayın.

Unutmayalım ki; düşüncelerimizden değil eylemlerimizden sorumluyuz. Adamlar ne der bilirsiniz; “utanmazsan utanmam.” 

Sağlıcakla ve güvende kalmanız dileklerimle.