Okuma süresi: 7 dakika

Feminizm, 18. yüzyılda İngiltere’de ortaya çıkan ve 1792 yılında Mary Wollstonecraft’ın ”A Vindication of the Rights of Women” adlı eseriyle akademik alanda yer edinmiştir. Kadın ve erkekler arasındaki eşit hakların savunulması, kadınların baskı ve zulümden özgürleşmesi, kamusal ve özel alandaki hakların eşitlenmesinde sosyal, ekonomik, siyasal ve toplumsal eşitliği savunan bir yaklaşım ve harekettir. Bell Hooks’un ‘Feminism is for Everybody Passionate Politics’ adlı eserinde feminizm, cinsiyetçilik ve her türlü sömürünün sona erdirilmesi için ortaya çıkan bir hareket olarak tanımlanır.

1970 yılından sonra feminist teori ve ekolojik problemlerin temelde kesiştiği farkedildi. Ekofeminizme göre çevresel sorunların deneyimlenmesinde toplumsal cinsiyetin rolünün aktif olduğu dile getirildi. Bazı önemli sorular bu düşünce hareketi altında sorulmaya başandı: ”Doğa nedir? Patriyarkal yapıdan kastedilen şey nedir?Kadın ve doğanın ilişkisi hangi temelde birleşir? Irk, cinsiyet, sınıf gibi kategoriler ekofeminist matrisin neresinde yer alır nasıl incelenmelidir? Doğayı romantikleştirmek ve ona özne kategorisi eklemek ne kadar doğrudur?

Ekofeminizm kavramı, 1974 yılında Françoise d’Eaubonne tarafından ‘Le Feminisme ou la Mort’ kitabında akademik sahada yer almıştır. Bu kitabında d’Eaubonne, çevresel yıkımın nedeni olarak ataerkilliği gösterir. Bu sorunun çözümü için kadınların liderliğinde toplumsal cinsiyet eşitliği sağlanan bir ekolojik devrim önermektedir.

Eko-feminist olarak adlandırılan Rosemary Radford Ruether, 1975 yılında yayınlanan ‘New Woman New Earth’  kitabında mevcut egemenlik sistemi içinde kadınlara özgürlük verilmeyeceğini ve yeni kadın hareketinin ekolojik hareketle birleştirilmesi ve taleplerini bu yönde sunmaları gerektiğinin altını çizer. 1976 yılında Toplumsal Ekoloji Enstitüsü’nde Ynestra King tarafından ekofeminizm geliştirilmiştir.

1980 yılında ekofeminizm, ABD’de bir grup akademik kadın koalisyonu tarafından gerçekleştirilen ”Kadın ve Dünyadaki Hayat: Seksenlerde Ekofeminizm’’ isimli çalıştayla beraber dünya gündeminde öne çıkmaya başlamış ve hareket halini almıştır. Bu etkinlikten sonra ”Kadınların Pentagon Hareketi” nükleer silahların geliştirilmesini protesto etmiştir.

Kadınların, çevre sorunları açısından yadsınamayacak yerleri gittikçe sağlamlaşmış ve 1992’den sonra uluslararası belgelerde yerlerini aldılar. 1972 Stockholm Konferansı belgelerinde ”kadınlar” ibaresi yer almazken, 1992 Rio Konferansı belgelerinde, kadınların çevre yönetimi açısından rollerinin büyük olduğundan bahsedilmiştir.

1994 yılında Kahire’deki Nüfus Konferansı’nda enerji fakirliği kadınlar üzerindeki aşırı etkisi olan bir problem olarak gündeme gelmiştir. Bunun sebebi olarak gelişmekte olan ülkelerin günde 1 dolardan az gelire sahip olan 1 milyar insanın %70’inin kadın olması gösterilmektedir.

1995 yılında ise Pekin’deki 4. Dünya Kadın Konferansı’nda; kadınların doğal kaynakların korunması ve idaresi ile çevrenin himaye edilmesine katkılarının yeterli derecede destek ve saygı gösterilmediğinin altı çizilmiştir. Buna ek olarak, diğer karar verme mekanizmalarının toplumsal cinsiyet perspektifini tüm programlara ve politikalarının içine yerleştirmeleri gerektiği üzerinde durulmuştur.

Ekofeminizm’in Ayrımları

Carolyn Merchant ‘Radical Ecology: The Search for a Livable World’ (2005) isimli kitabında ekofeminizm başlığı altında Liberal, Kültürel, Sosyal ve Sosyalist ekofeminizmi incelemiştir. Bu başlıklara ek olarak Vejetaryen ekofeminizmi de bu yazıya ekledim.

Liberal Ekofeminizm

Liberalizm, kapitalizmin dayandığı liberal ideolojiye dayanmakta ve eşit haklar ve bireyciliğin ön planda olduğu bir düşünce sistemidir. Bu düşünce, radikal bir tutumdan ziyade reformcu bir yapıya sahiptir. Merchant’ın belirttiği üzere 20. yüzyıl liberal feminizmi Simone de Beauvoir’s The Second Sex (1949) ve Betty Friedan’s’ın ‘The Gemine Mystique’ (1963) çalışmalarından ilham almıştır. Beauvoir, kadın ve erkeğin biyolojik olarak farklı olduğunu fakat kadının biyolojik kaderini erkeksi değerleri üstelenerek aşabileceğini öne sürer.

Liberal eko feminist düşünceye göre; çevresel problemlerin çoğu ‘gelişime’ bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Eğer kadınların, erkekler gibi, ekonomik ve eğitim seviyesi artarsa çevrenin korunması ve çevresel problemlerin aşılması mümkün olabilir.

Kültürel Ekofeminizm

Kültürel ya da özcü ekofeminizm, ikinci dalga feminizmi ile gelişmeye başlamış bir harekettir. Kadın bedeni ve biyolojisi aynı doğanın döngüleri ve yapısına benzetilmektedir. Ayın döngülerinin olduğu gibi kadınların menstrüasyon döngülerinin olması buna bir örnek olarak gösterilebilir. Doğa ve kültür ikiliğininde, doğanın ve kadının şefkatli, duyarlı, güçsüz olarak görülmesi üzerine doğa eşittir kadın ve kültür eşittir erkek olarak meşrulaştırılmıştır.

Kültürün erkek egemen haline karşı öz itibari ile doğaya yakın olan kadınlar mücadele etmelidir. Bu mücadele içinde, erkek egemen dil, din ve kültüre karşı zihinsel bir değişim talep etmektedir. Bunun yerine yeni feminist perspektifler, tinsellik ve söylemlere ihtiyaç duyulduğunun altı çizilir. Başta Antik Yunan’daki doğa ana figürü Gaia mitini, pagan mitlerini ve ritüellerini yücelten ekofeminizm, daha ilkel döneme dönerek holistik ve doğayla uyumlu tinsellikler ararlar.

Ayrıca dil olgusuda ekofeminizmin bir diğer çalışma alanıdır. Dilsel kodlamalardan ”bakir toprak, doğa ana, deniz kızı” gibi benzetmelerdeki kadın ve doğanın benzeştiği ifadelerde toplumsal cinsiyet konusunu irdelerler. Modern batı toplumlarındaki ataerkil sistemin dışladığı ”tinsellik, coşku, hayranlık” kavramlarını ekofeministler burada üsluplarına özellikle dahil ederler. Buradaki asıl amaç doğa ve kadın arasındaki benzerliği kabul edip bunu metafiziksel bir boyuta taşırlar. Özünde kadın ve erkeğin, doğa ve kültürün farklı olduğunu kabul edip bunun getirdiği hiyerarşinin baskıyı meşrulaştırdığını vurgularlar. Bu noktada çözümleri ikili karşıtlık diyalektiğinde olumsuzlanması ile belirlenen alanın olumlanması ve kabulü.

Kültürel ekofeministler, erkeklerin egemen olduğu teknolojiye, nükleer enerji ve kimyasal atıklara karşı savaş açtıklarını vurgulamaktadır. Bu kimyasalların ve ilaçların kadınlara ve çocuklara hava ve suyla bulaştığı ve hayati tehlikesi olduğu için bunlarla savaşmanın oldukça önemli olduğunu savunurlar.

Vejetaryen Ekofeminizm

Vejetaryen ekofeminizm, Gaard’ın ‘Ecofeminism: Women, Animals, Nature’ (1993), Leonie Caldecott ve Stephanie Leland’s’ın ‘Reclaim the Earth‘ (1983) yayınlarında görülmeye ve gelişmeye başlamıştır. Gaard’a göre vejetaryen ekofeminizm, yeme seçimlerinin feminizme girmesini sağlamış ve bu seçimlerin politik ve stratejik metinlerde nasıl yer aldığını aramaktadır. Dil kodlamalarında, aynı kültürel ekofeministler gibi, kadınların, renkli insanların, lezbiyen, gay ve farklı sınıftan insanların ‘’kuş beyinli, inek, dişi domuz’’ gibi örneklerde de gördüğümüz gibi aşağılandığına şahit oluyoruz. Kültürel feminizmle birlikte lezbiyen feminizm 1970’li yıllarda et yemenin patriyarkal güç simgesi olduğunu dile getirmiştir.

Carol J. Adams’a göre erkekliğin, et yeme ve beden kontrolü şeklinde kültür tarafından yaratıldığının altını çizer. Buna ek olarak, doğa üzerindeki baskıyı ve zulmü hayvanları yiyerek ve sömürerek anlayamacağımızı da söylemektedir.

Sosyal (Toplumsal) Ekofeminizm

1988 yılında Janet Biehl tarafından ortaya atılan sosyal ekofeminizm, Bookchin’in sosyal ekoloji düşüncesinden etkilenir ve doğanın tahakkümünün, insanın insana tahakkümü sonucunda ortaya çıktığını kabul eder. Ynestra King, ”Feminism and Revolt of Nature” (1981) kitabında ekofeminizmin kadın ve erkek, insan ve insan olmayan hayvan arasında yer alan baskıyı görmemizi sağlayan teorik zemini sunduğunu dile getirir. Ayrıca, radikal ve kültürel, akılcı ve materyalist feminizm ayrımına gider. Kültür ve doğa ikiliğinin yerine, değişimci bir feminizm önerir ve bunun da hiyerarşiye yer vermeyen türden olması gerektiğini savunur.

Aynı şekilde, King, hatalı ikili karşıtlıkların, kadın/erkek, beyaz/renkli, doğa/kültür gibi, Batı kültürü felsefesinden ortaya çıktığını ve kadın, insan olmayan hayvanlar ve doğa üzerindeki tahakkümün temellerini oluşturduğunu iddia eder. Bookchin’in de eserlerinde belirttiği gibi, insan toplumundaki hiyerarşi ve tahakküm yapıları ortadan kalkmadan ne doğanın sömürüsü, ne cinsiyetçilik ne de kapitalizmin baskının engellenemeyeceğini sosyal ekofeministler dile getirir. Rosemary Ruether, 1975 yılında yayınladığı eserinde baskıcı toplum ortadan kalkmadan kadının özgürleşemeyeceğini ve bu sebeple kadınların ekolojik bir perspektifle mevcut değerleri değiştirmesi gerektiğini belirtir.

Merkezi yönetimler yerine yerel yönetimleri savunan sosyal ekofeministler, kamu ve özel alan ikililiğinin böylece ortadan kalkacağını ve kadının özgür bir şekilde yönetime katılacağının altını çizer.

Sosyal ekofeministler, diğer feminist hareketlerle aksiyona geçmiş ve çeşitli organizasyonlar ve ırkçılık, cinsiyetçilik ve protest militarizm gibi konularda dersler verdiler. 1980’de Women and Life on Earth konferansını 1980 ve 1981 yıllarında Women Pentagon Action ve sosyal ekofeminizm kurslarının yer aldığı Institue for Social Ecology gibi hareketler mevcuttur.

Sosyalist Ekofeminizm

Bu düşünce ekolü içinde, kapitalizmin sonucu olarak mekanik üretimin ortaya çıkışıyla kadının eve kapanması ve doğum, ev işleri içinde boğulması eleştirilmektedir. Kapitalist sistem içinde kadının yeri ikinci sınıf olarak görülmeye başlanmıştır. Engels’in ”Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” adlı eserini temel olarak görmektedirler. Engels’e göre tarihteki ilk sınıf çatışması ve baskının ilk olarak erkeğin kadına uyguladığını söyler.

Tıpkı Marksist feminizmde olduğu gibi, sosyalist feministler de insan olmayan doğanın yaşamın temeli için temel oluşturacak kaynakları verdiğini söyler. Fakat bu noktada, doğa ve insan ilişkisinin sosyal ve tarihsel olarak kurulduğunu, doğanın pasif bir yapıda olmadığının altını çizer. Bu açıdan da doğayla sürdürülebilir bir ilişki sürdürmek oldukça önemli bir noktada yer alır. Sosyal feministler, sürdürülebilir bir ilişki için şunları sorarlar: 

  1. Geleneksel toplumlarda üretim sömürgeci ve kapitalist gelişme tarafından engellendiğinde kadınlar ve doğa için neler tehlike altındadır?
  2. Geleneksel methodlar ve biyolojik üreme yöntemleri müdahalesi teknolojiler (kimyasal method, doğum kontrolü) ve toksik kimyasallar ve nükleer radyasyon tarafından kirletilen toprak, hava, su ve hava kirlendiğinde kadın ve doğa için neler tehlike altındadır?
  3. Ekofeminist sosyal değişim neye benzeyebilir?
  4. Kadınlar, erkekler ve doğa için sağlıklı olacak sosyalist toplumlar hangi şekillerde olabilir?

Bu düşünce içinde, sürdürülebilir bir kalkınmayla nüfusun da buna uyumlu olarak azalacağına inanmaktadırlar. Böylesi bir kalkınmada kadınlar ve erkeklerin iş imkanları, ücretleri, sağlık ve sosyal hizmetleri eşit olacaktır.

Kadınların Çevreci Hareketleri: Dünyadan ve Türkiye’den Örnekler

En bilinen örneklerden, Kuzey Hindistan’da 1972-1978 yılları arasında kadınlar tarafından gerçekleştirilen Chipko hareketi, çevreci aktivist Sunderlal Bahuguna protest bir tavırla bu hareketi başlatmıştır. Ağaçlara sarılan kadınlar, ormanın çölleştirilmesine ve bu ağaçların kesilmesine karşı pasif bir direniş gösterip dünya çapında duyulan bir hareketin başını çektiler. Bugün bile üniversitelerde ”agro-forestry” olarak okutulan tarımsal ormancılık dersi de dahil olmak üzere üçüncü dünya kadın hareketlerine de ilham kaynağı olmuştur. 

Harlem Coalition ise başka bir ekofeminist hareket örneğidir. 1989 yılında Bernadette Cozart çoğu Harlem çevresindeki kentsel bahçenin sorumluluğunda olan bir koalisyon kurdu. Cozart’ın amacı kullanılmayan ve boş alanları topluluk bahçelerine dönüştürmeyi hedefliyordu. Bu hem ekonomik olarak yararlı olacak hem de kentte yaşayanların doğayla iç içe olmalarına bir yol açacaktı. Bu projeyle ilgilenenlerin çoğu kadın ve onların ilhamlarıyla, 1994’te Afrikan-Amerikan kadınlar Detroit’te şehir bahçelerini yeşillendirmeye başladılar ve kendilerine ”Garden’s Angel” ismini verdiler.

Ülkemizde ise insan-doğa ilişkisi 2000’li yıllarda toplumsal hareket olarak ortaya çıkmıştır. Türkiye Tabiatını Koruma Derneği’nden Hediye Öncül, ”Ihlamur Ağacı Kampanyası” ile eylemci yeşil kadınların öncülerindendir. 2003 yılında Gökova Cön Bakar liderliğinde Gökova Körfezi’ndeki Ormaniçi Piknik ve Dinlene Yeri’nin ihalesine tepki amacıyla Gaye Cön Bakar öncülüğünde Gökova Sürekli Eylem Kurulu, Muğla Kadın Dayanışma Grubu gibi çok sayıda kitle örgütü ve yöredeki tatilcilerin katılımıyla Gökova sahilinde eylem yapılması ekofeminist bir hareket örneğidir. 

  • Yine Manisa’da ve Erzurum-Tortom’da yapılan HES karşıtı kadın hareketleri, 
  • Muğla Kurudere köyü kadınlarının ormanların korunması için yaptıkları eylemler, 
  • Sinop’un Gerze ilçesindeki termik santralin kurulmasını engelleyen kadınların ekofeminist tutumları, 
  • Soma’nın Yırca mahallesinde zeytin ağaçlarını korumaya çalışan kadın mücadeleri, 
  • Rize’nin Fındıklı ilçesinde Karadeni’in dereleri için çevreci tutum sergileyen kadınlar

İzmit Ketenciler köyünde, Ekoköy Kadın Üretim Merkezinin açılması, kadınların organik olarak ürettiklerini satmaları yerel ekonomiyi canlandırmakta ve kadınlara toplumsal ekolojide yer almalarına zemin hazırlamıştır.

Kaynaklar

Demir, M. (2012). Çevre Olarak Konumlandırılmış Kadını ve Doğayı Birlikte Düşünmek: Ekofeminizm. Doğu Batı Toplumsal Cinsiyet Sayısı içinde. 16 (63), 11-44.

Çetin, B.O. (2005). Ekofeminizm: Kadın-Doğa İlişkisi ve Ataerkillik. Sosyoekonomi. Ocak-Haziran (1), 61-76.

Gaard, G. (2002). Vegetarian Ecofeminism: A Review Essay. A Journal of Women Studies, 23 (3), 117-146.

Tamkoç, G. (2012). Ekofeminizmin Amaçları. Kadın Araştırmaları Dergisi, (4), 77-84.

Tanışır, M. (2011). Çölleşme ile Mücadelede Kadınların Rolü. İdarecinin Sesi Dergisi, Temmuz-Ağustos Sayısı, 146. Sayı, 86-88.

Merchant, C. (2005). Radical Ecology: The Searh for A Liveable World. New York: Routledge. 

Zein, F. L., Setiawan, A. R. (2017). General Overview of Ecofeminism. 1-10.