Ekoloji konusunda bilinç, son yıllarda görünür bir biçimde artmaktadır. Gerek doğa konusunda duyarlı gruplardaki aktivistlerin gerek doğa temelli toplumsal hareketlerin artması, ekolojiye dair konularda artan hassasiyeti göstermektedir. Tüm bunlar umut verici görünmekle birlikte, gerçekten neye tekâbül ettiğini, yarattığı etkiyi ve barındırdığı tehlikeleri ele almak gereklidir.

“Sıfır Atık”¹ yaklaşımları ekolojik problemlerin çözümünde popüler bir yaklaşım haline gelmeye başladı. Bu yaklaşımlar, temelde, poşet, plastik vs. atıkların yerine sürekliliği olan alışveriş çantaları, cam kavanozlar, dayanıklı plastikler ve atıkların dönüştürülmesi vb. önlerimi içermektedir. Yaklaşım heyecan verici olmakla birlikte, çevre problemlerine yapacağı katkıların yeterliliği düşündürücüdür. Satın alıp tüketip atmanın rahatlığının yerine sürdürülebilirliğe ufak da olsa bir katkıda bulunmak onurlu bir davranış olmakla birlikte, problemin özüne odaklanma noktasında bazı problemleri içince barındırmaktadır. Bunları sıralamak gerekirse;

  • Çözümün insan bilincine / bilinçlenmesine indirgenme riski
  • Çözüm yollarının bir sermaye birikim nesnesi dönüştürülme ihtimali
  • Problemin büyüklüğü karşısında küçük önlemlerin abartılma ihtimali

Elbette insan faaliyetinin dışında bir gerçeklik düşünülemez. Büyük kitlelerin, sıfır atık gibi yaklaşımlar çerçevesinde harekete geçmesi, pek çok sorunu çözecektir. Ama sorun şu ki; toplumdaki bireylerin bu bilince ulaşmasını sağlamanın yolları nelerdir? İnsanın bilinci maddi hayatındaki ilişkilerinden ne kadar bağımsızdır? Unutmayalım ki kapitalizm var olduğu günden itibaren doğayı yok ediyorken, doğa bilincinin yükselmesi, bu yok oluşun günlük yaşamımıza dokunmaya başlamasıyla birlikte mümkün olmuştur. Bu bakış açısından alınacak tedbirler günlük hayatın içine gömülenmelidir. O noktada iş sivil toplum ve devlete düşmektedir. Böylesi uygulamalar için Almanya örneği ilham verici görünmektedir. Poşetlerin para karşılığında verilmesi, plastik su şişelerin para karşılığında iadesi gibi uygulamalar ile geri dönüşüm bilincinin yerleşmesi noktasında üretken adımlar atılmalıdır. Zira maddi yaşamın ilişkilerinden arındırılmış, sadece bilinçlendirmeye yönelik çabaların verimsiz bir romantizm olarak kalma ihtimali yüksektir.

Sosyolog David Harvey, Kapitalizmin Sonu adlı kitabında, bizi önemli bir tehlikeye karşı uyarmaktadır: Çevre faciaları felaket kapitalizmi için tatlı bir kar fırsatı yaratır (s.253). Aktivistlerin, çevre gruplarının ve bilim insanlarının bulduğu çözümler ve alternatifler,  sermaye birikiminin bir nesnesine dönüştürülebilir.

Örneğin, sıfır atık yaklaşımındaki poşet yerine alışveriş torbası vurgusu, süpermarketlerin indirimli (Dünya’yı kurtarın logolu) alışveriş torbası satışlarıyla gölgelenmektedir. Tuvalet kâğıdı üretmek için orman üreten firmalar, kendi ekolojilerini yaratıp gerçek doğaya (sanayi için üretilen ağacın gerçek doğanın parçası olmadığı söyleminin garipliğine rağmen) zarar vermediği şeklinde reklamlarla, radikal yaklaşımların (firmanın ürünlerini kullanmamak gibi) önünü kapatabilmektedir.

Sermaye grupları kurdukları ve fonladıkları çevre grupları üzerinden yaptıkları reklamlar ile doğa felaketlerindeki payını gizlemektedir. Harvey’in de ifade ettiği şekliyle, bugüne kadarki doğa hareketleri sorunu çözebilecek bir ışık doğuramamıştır. Sorunu çözmek için önce sorunun analizi gerekmektedir. Sermaye ve doğa felaketleri arasındaki bağ düşünüldüğünde, ekolojik hareketi doğası gereği anti-kapitalist olmak durumundadır. Bu bağlamdan kopuk tüm tedbirler, gizemli bir şekilde, doğayı yok eden sermaye gruplarını/etkenleri güçlendirebilir. Kapitalizm içinde kalarak doğayı korumak çamur içinde patinaj yapmaya benzer. Adorno’nun ifade ettiği gibi “Yanlış hayat doğru yaşanmaz”.

Son olarak, yukarıdaki iki konu ile bağlantılı olarak, bireysel önlemlerin çözümü getireceğine dair beklentilerin abartılmaması gerekmektedir. “Aptallıklar Çağı” adlı belgeselde, karbon ayak izini düşürmek için çabalayan aile, iki eyalet arasında yapılacak bir uçak yolculuğu sırasında tükettikleri karbon miktarının, bütün bir yıl boyunca büyük bir dikkatle azalttığı karbon miktarından çok daha fazla olduğunu ifade etmektedir. Görülen o ki, böylesi makro bir soruna bulunacak çözümler de aynı büyüklükte olmak durumundadır. Aksi durumda, aldığımız tüm önlemler bir çırpıda heba olabilir.

Peki, yazıda kastedilen bireysel önlemlerin terk edilmesi midir? Elbette hayır. “Sıfır atık” gibi bireysel çabalar hem bilinç oluşturma hem de çözümü getirmese de problemin bir parçası olmama noktasında oldukça değerlidir. Burada kast edilen, tüm bu çabaların, sorunu yaratan kaynakların bir parçası haline getirilebilme tehlikesidir. Bu tehlikelerin farkına varılması, çözümlenmesi ve bireysel tedbirlerin bu doğrultuda şekillendirilmesi, doğa hareketlerinin etkinliğini arttırmada üretken yollar açabilir.

¹Konu ile ilgili bilgi için bkz.