Memetik (kültürel) evrim, içinde yaşadığımız ve bizim de bir parçası olduğumuz süreçtir. Mem kelimesi Richard Dawkins tarafından yayılmış ve çeşitli filozoflar, bilim insanları, biyolog, psikanalist ve sosyologlar tarafından da desteklenmiştir. Kültürel (memetik) evrim, kültürün tıpkı evrim mekanizmasında olduğu gibi çeşitli şartlar altında değişime uğrayarak dönüşmesi. Nasıl biyolojik evrimde kalıtım birimi gen ise kültürel evrimde de de bu birim mem olarak adlandırılmaktadır. Kültürün evriminde kültürün aktarılması (dil, aile, okul, askerlik, din vb. ile) önemli rol oynar ve tıpkı biyolojik evrimde olduğu gibi kültürel bilgilerin kopyalanması sırasında oluşan hatalar, değişimler de kültürün hâkim olduğu coğrafyanın kültürünün evrimini belirler.

Örnek verecek olursak; Gılgamış destanı İslam’dan çok çok önce Sümerler tarafından anlatılagelmiş ve yayılmış bir destandır. Bu destan değişik yerlerde değişik şekillerde anlatıla anlatıla değişerek en sonunda Kuran’a kadar girmiştir. Ayrıca başka kültürlerde de başka isimlerle geçmektedir. Oysa hikâyenin geçmişi henüz tek tanrılı dinlerin ortaya çıkmadığı zamanlara dayanmaktadır.

Aynı şekilde Budizm, Zen kaynaklı öğretilerde Dünya’ya yayılmış, Dünyanın her yanından insanı o topraklara çekmiştir ve binlerce yıl öncesinden kalma fikirler birçok yerde değişmiş, evrilmiş biçimde karşımıza çıkmıştır.

Kültür canlı gibidir, kültürü bir vücut gibi düşünecek olursak her bir birey birer aktarıcı birimler topluluğu gibi düşünülebilir. Şöyle örnek verelim, bir çocuk doğduğunda ona sunulacak kültür bellidir hatta yaşayacağı senaryo da bellidir. Ailesinin Tanrı’sına inanacak, babası ile aynı futbol takımını destekleyip aynı partiye oy verecek, annesine benzeyen bir kadın bulacak ve tabii ki bunların hepsi ailesinin ve toplumun ona sunmuş olduğu şartlarla yetişecektir. Çocuk, dil, gözlem, eğitim ve daha fazlası ile o toplumun genelde hâkim olan kültürünün birer askeri haline getirilir. Bu yüzden her çocuğun o kültüre uygun yetişmesi o aile için önemli bir meseledir. Kişi kendini ait hissettikten sonra o kültüre yönelik tüm eleştirileri de kendine yönelik alacak ve savunmaya geçecektir, o kültür hatalı olsa bile. Fakat kişi akılcı biri ise toplumunu ve kültürünü doğru yönde geliştirmeyi de seçebilir.

Kültürler arasında iktidar savaşları vardır. Mesela iktidarda olan kültürü temsil eden toplum, farklı bir ırktan olan bir kültürün var olmasına veya yayılmasına izin vermek istemez. Çünkü iktidarda olan kültür her iktidar gibi iktidarı yitirme paranoyası yaşar. Bu yüzden azınlık olan kültür sürekli olarak sınırlanır ki sayıları artmasın, kültürü temsil eden kişilerin sayısı arttıkça o kültür de yayılmış olur. Bir kültür o ülkenin mevcut sistemini değiştirecek derecede evrilebilir. Bir süre sonra savaşmadan sadece basit bir seçim ile eski kültürün yok olmuşluğu (bir süredir süren yok oluşun tamamlandığı) ilan edilebilir.

Bir kültüre ait insanlar ne kadar çoğalırsa o kültür kadar yayılmış ve güçlü olacaktır. Bu biyolojik evrimdeki doğal seçilimde de böyledir yapay seçilimde de böyle. Evrim her zaman ileri doğru işlemez. Idiocracy adlı filmi öneririm, film akıllı ve yetenekli insanların çocuk yapmaktan kaçınmaları ve zamanla yok olmaya yüz tutmaları, aptal insanların ise sürekli üreyerek çoğalması ve dünyanın trajikomik bir hal almasını anlatıyor. İşte bir kültür evrilirken öğretim seviyesi düşüyorsa , sanat, bilim ve özgürlükler kısıtlanıyorsa sonraki nesillerde zamanla aptallaşacaktır, kalitesiz bir toplum oluşacaktır.

Anlaşılmak üzere olan şu ki insan beyni gıdanın pişirilmesi sonucu “paket-yüksek besin” alması ile metabolizma kendine yetecek besinden fazlasını bulunca beynin evrilmesi için yetecek enerji de bulunmuş oldu. (*) (**)

Beynimiz pişirilmiş paket-yüksek değerli besin sayesinde gelişti ve bir noktaya geldi. Fakat kültür gelişmez de savaşçı bir kültüre evrilirse (gerilerse) beynin gelişiminin atom bombası gibi sonuçları olabiliyor. Birçok insan hâlâ sınırların varlığını ya da silah endüstrisi ile gıda endüstrisinin kardeşliğini bile sorgulamazken dünya kitlesel yok oluşa hızla ilerliyor, bunu biliyor ama hiçbir şey yapmıyoruz, işte bu gelişme değil çürümedir, toplumun komple intiharıdır. Çünkü kültürün yönetimi para ve güç ile tatmin olacağını sanan insanların elinde olduğu için sayısı az olan “akılcılar” pek bir şey de değiştiremiyor. Hatta çoğu zaman boşa kürek çekiyorlar.

Kültürün sevgiden yana bir kültür olması da mümkündü, kültürün savaşçı değil barışçı bir kültüre evrilme ihtimali de vardı ama olmadı. Onun yerine din ve toplumsal tatmin savaşlarını daha çok sevdik.

Kültürün evrilmesinde kültürü benimseyen kişi sayısı önemli faktör olduğunda artık o kültür için nitelik değil daha çok nicelikten bahsetme durumu doğuyor. Fakat kişi sayısının fazla olması o toplumda iktidar olmak isteyen zümre için kısa vadede büyük zafer getirse de kalitesiz bir kültür çok uzun süre yaşayamaz. Mimarisi, sanatı, müziği, bilimi, edebiyatı güçlü olmayan bir kültür geriye bir şey bırakamaz. Örneğin Alman Yahudilerini göz önünde bulunduracak olursak soykırıma rağmen çok güçlü bir şekilde var olmaya ve güçlenmeye devam ettiler çünkü  soykırımdan kaçan Alman-Yahudi kökenli bilim insanı, filozoflar, psikanalistler dünyanın her tarafına yayıldı ve bu sayede bir şekilde dünyanın kültürünün evriminde rol oynayıp şekillendirdiler.

Bugün günümüzde bu topraklarda hala Ermeni ve Rum binaları olmasa mimari adına güzellik görmek neredeyse mümkün olmayacaktı. Belki Ermeniler ve Rumlar burada yoklar ama gördüğünüz gibi kültürleri şehrin içinde hâlâ yaşıyor.

Richard Dawkins’in kitabından bir paragraf: “G.C. Willams’ın dediği gibi, günümüzde, Socrates’ten bir veya iki gen kalmıştır, ya da hiç kalmamıştır. Kimin umurunda ki? Socrates’in Leonardo’nun, Copernicus’un ve Markoni’nin mem kompleksleri güçlerini kaybetmeksizin hâlâ yaşıyor’.

Şemada da görebileceğiniz gibi dinler de birbirinden evrilmektedir.

Bu yüzden bir ülke başka bir ülkeyi işgal ettiği zaman binalarını yıkacaktır, dilini, dinini, geleneklerini yasaklayacaktır; eski kültür yok olsun ve tekrar var olmasın diye. Bazen de eski kültür yeni kültüre asimile edilir. Mesela Büyükada’daki Yörük Ali plajının adının eskiden Yorgoli plajı olması gibi. Bu, bir güç eli ile kültürün çeşitli yöntemlerle iktidarda olan kültüre dönüştürülmesidir. Bu çeşitli yöntemler arasında, doğum kontrol, yaşadığı yerden başka yere sürme, işten çıkarma, vergi alma gibi yöntemler olduğu gibi geleneklere uyma, ortama ayak uydurma, mahalle baskısı, trendler de rol oynar.

Azınlıkta olan toplumun kültürünün varlığını engellemek ya da belli bir seviyenin altında tutma gibi gayretler olduğu gibi bir de mevcut bir kültürü daha da güçlendirmek adına daha fazla üreme teşviki vardır. Tarafınızın popülasyonu arttıkça demokrasinin olmazsa olmazlarını saf dışı bırakarak kazanabilirsiniz. Bu sayede azınlık olan toplumu sınırlamadığınızda dahi kendi toplumunuzun azınlıklara nazaran hızla üreyerek çoğalması sonucu tüm toplumu dönüştürmüş ve gücü elde etmiş olursunuz. Bu açıdan bakacak olursak demokrasi duruma göre bir tür faşist rejim de olabilir.

Doğal seçilimde birey kimi zaman doğaya çok uyumlu olduğu için türünün sürmesini sağlarken bazen aşırı çoğalarak yani ölüm oranından çok çok fazla çoğalarak hayatta kalan canlı türleri de mevcuttur.

İlla akla ya da güce gerek yoktur. Çoğalan da kazanır. Çünkü demokrasi demek sandık demek ise demokrasi demek aynı zamanda çoğunluğun azınlığa hükmetmesi demektir. Hükmetmek öyle bir tatmin getirir ki neredeyse tüm insan kaynaklı pisliklerin altında o mide bulandırıcı eğilim yatar.

Çok çocuk çok oy anlamına geldiğinde devletler bazen teşvik getirir. “En az şu kadar çocuk yapın” gibi söylemler aslında bunun kampanyasıdır. Destekçilerin çok fazla çocuk yaparak kendi kültürlerinin toplumda öne çıkıp hâkimiyeti ele alması içindir bu. Tabii hâkimiyeti ele alan destekçiler oluyor fakat hâkimiyetin kontrolü destekçilerin desteklediği kişide oluyor bu da diktatörlüğü doğurabiliyor.

Bu sayede geride kalan kültürel kümeler yerinde sayarken yani daha az üreyip zamanla yok olma eğilimine girerken diğer taraf hızla çoğalarak dönüşümü tamamlamış olacaktır. Artık toplumun büyük çoğunluğu sadece bir kültüre ait ise artık o kültür o topraklarda tamamen hakim demektir.

Bu noktadan sonra durum iyice faşizan bir hâl alır. Tek tip insanın artması ve yoğunlaşması durağanlaşmayı getirir, durağanlaşma ise kapitalist bir devlet için ekonomik açıdan büyük tehlikedir. Kültürlerin çatıştırılması sonucu kazanılan zaferin sekteye uğramaması için azınlıkta kalacak taraf sürekli demoralize ve terörize edilir. Bu sayede azınlıkta olan kültür de çoğunlukta olan kültür de şekillendirilmiş olur ve çatışmalar sayesinde her anlamda durağanlığın önüne geçilebilir. Bu noktadan sonra oy vermek basit bir formalitedir. Kimsenin bu akılsız ve “teknoloji harikası” dünyayı kurtarmak için tek başına 70 çocuk yapmasına gerek yok, tüm güç paraya tapan çaresizlerin elinde ve dünya dediğimiz yer onların çok övündükleri teknoloji sayesinde yok oluşa gidiyor. Belki de en kısa “kitlesel yok oluş dönemi” bizimki olacak ve övündükleri medeniyet sayesinde gerçekleşecektir.

İnsan var olmasaydı belki içinde bulunduğumuz kitlesel yok oluş dönemi çok daha uzun olabilirdi. İnsan, canlılar içinde kendi popülasyonunu en yüksek seviyeye çıkararak diğer canlıları sürekli sınırladı, sömürdü. Şimdi ise Dünyayı (diğer türlerin yaşam hakkını) komple yok ediyor. Ve yok olurken bağırıyoruz: Daha fazla çocuk!

(*) – http://www.evrimagaci.org/fotograf/66/6453
(**) – http://www.nationalgeographic.com.tr/makale/kesfet/insani-insan-yapan-sey-yemek-pisirmek-mi/2608