Başlığın sonundaki cümle, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Birleşmiş Milletler’e tepki gösterdiği bir konuşmasından alıntı. Aslında “beşten büyüktür” ifadesi, iki farklı olguya gönderme yapıyor. Birincisi, Birleşmiş Milletler’in beş daimi üyesi olan Amerika, Rusya, Fransa, İngiltere ve Çin. İkincisi ise, kendisinin sık sık karşı karşıya kaldığını iddia ettiği, fiili güçle yıkılamayan bir ülkeye karşı, istihbarat, casusluk, propaganda ve terör gibi metotları kullanarak bir soğuk savaş yöntemi geliştirmeyi ifade eden ”beşinci kol faaliyeti” kavramından geliyor. Evet, ”Dünya beşten büyüktür”, ama ben bu cümleyi Birleşmiş Milletler’e karşı kurmuyorum ve gönderme yaptığım şey de, yukarıdakilerden herhangi birisi değil.

Çocukluğumuzdan beri, sürekli sınavlara hazırlandık. Birinci sınıfta okumayı öğrendik ama okumayı öğrenmemizin amacı, sadece sınavlara girebilecek seviyeye gelmekti. Çünkü biz okumayı öğrenince, hayatımıza çok katkı sağlayacak Oscar Wilde kitapları okutulmadı bize, hayal gücümüzü ateşleyecek Jules Verne romanlarıyla ilgili, çok kısıtlı bilgi verildi. Kendi küçüklüğümle alakalı ancak eksiklikleri sayabilirim, ama şu anda ilkokullarda okutulduğunu internetten öğrendiğim bir ”çocuk kitabında”, vahşet dolu ifadeler bulunuyor.

Dili bırakıp matematiğe geçtiğimizde, aslında daha ilginç bir gerçek var önümüzde. Bir matematik öğretmeni dostum bana, ”biz çocuklara matematik öğretmiyoruz, hesaplamayı öğretiyoruz” demişti. Bunun doğruluğunu, bilgisayar bilimleriyle ilgilenmeye başladığımda daha net gördüm. Elimizde evrenin bizimle konuştuğu bir dil var ve bu dili, çocuklarımıza tamamen ezberletiyoruz. Öğretmiyor “öğretmenlerimiz”, sadece ezberletiyorlar. Formülleri ezberlememizi söylüyorlar, kuralları ezberlememiz gerektiğini. Ama karşımızdaki konunun mantığını anladığımızda ve matematiğin kalanının içindeki yerini öğrendiğimizde; söz gelimi, lise birinci sınıftan itibaren öğrendiğimiz her konunun, ileride göreceğimiz konuların içinde birer element olduğunu, ilkokul ve lisede bize harfleri öğrettiklerini, mesela fonksiyon konusunun bir Baudlaire şiiri, Edgar Allen Poe hikayesi olduğunu anlatmıyorlar. Bu konuda onlar mı suçlu? Değiller aslında.

Çünkü onlara da böyle anlatıldı, onlara da formüller ezberletildi sadece. ”Eğitim sistemi” denen şey, bir dilin akraba olduğu dillerle arasındaki ilişkilerden hareketle o dili öğretmedi, bizi döve döve alfabeyi ezberletti.

Tarih, Coğrafya, Fizik, Kimya, Biyoloji gibi derslerde de durum farklı değildi. Sözel derslerim iyiydi, çünkü ilgimi çeken konular vardı orada ve hocanın anlattıkları bittiğinde, ben zaten kitaptan okuyordum her şeyi. Ama matematik aynı değildi, çünkü o dili bilmiyordum, rakamlarla konuşamıyordum. Hâlâ da öyle. Ve tüm bunlar, geçtiğimiz aylarda kaldırılan TEOG (ben liseye geçerken OKS adlı bir sınava girmiştim, üçüncü kez değiştirildi ve toptan kaldırıldı) ve YGS adlı iki sınav için. Yani tüm okul hayatımız boyunca, bizi sadece iki sınav için hazırlıyordu öğretmenlerimiz.

Fabrikaların, kışlaların ve okulların, hapishanelere bu kadar benzemesi tesadüf değil
Michel Foucault

Liseye ve üniversiteye gitmek için, bu iki sınava girmek durumunda kaldım. Bu sınavlarda, soruların cevapları hep beş şık arasındaydı. Bu beş şıkka göre düşünmemiz gerekiyordu, taktikler geliştiriyorduk, tahmin yürütüyorduk. Hatta Türkçe’deki bazı soru köklerinde, ”yukarıdaki metne göre” yazıyordu ve hocalarımız, ”eğer bu cümle varsa, sadece o metni dikkate alacaksınız, bildiğiniz her şeyi unutacaksınız.”

Şey… hocam, belki de bütün problem bu?

Felsefe, Sosyoloji, Psikoloji gibi alanlarda bugün adını bildiğimiz bütün insanlar, o güne kadar varolan düşünme şekillerini değiştirmiş kişiler. Sigmund Freud, kızı Anna Freud, Wilhelm Reich, Michel Foucault, Virginia Woolf, Jacques Lacan, Derrida, Althusser, Gramsci, Zizek… Üniversitede düşüncelerini okuduğumuz bütün önemli insanlar, kendilerinden önceki tüm geleneklere karşı çıktılar ve adlarını tarihe yazdırdılar. İngilizce’de ”out of the box thinking” denilen, kalıpların dışına çıkan düşünceleri geliştirdiler. Yani onlar, beş şıklı sınavlara girmediler, hayır, onlar altıncı şıkkı gördüler. Önlerine verilen seçeneklerle yetinmediler ve yeni alternatifler yarattılar. Bu yüzden adlarını biliyoruz.

Bu insanlar gibi büyük işler yapmam için, ALES adlı başka bir sınavdan iyi bir puan almam gerekiyor. Üniversitede, benden sadece kitapta verilenleri isteyen hocalarla karşılaştıktan sonra, bir kere daha beş şıkkın arasına sıkışmam isteniyor. Ben altıncı şıkkı görmek için, tekrar beş şıklı, kısır bir denklemin arasında ezilmek zorundayım. O puan olmadan, yüksek lisans için başvuru yapamam çünkü. Sonra yine, düşünmeye değil, salt kitapta yazan bilgiyi tekrarlamam gereken bir ”bilim sınavına” girmek zorunda kalacağım. Daha önce girdiğim bir ”bilim sınavı” tamamen bu şekilde sıralamıştı çünkü sınava girenleri. Düşünme şekillerimizi anlatmamıştık, bilgilerimizi yazmak zorunda kalmıştık sınavda sadece.

Evet, Dünya Beşten Büyüktür! Dünya’da o kadar fazla değişken, dinamik var ki her alanda, bu veriler beş şıkkın arasına sıkıştırılamaz. Düşünme biçimlerimiz, hazırda bulunan seçeneklerin arasında ezilemez. Bugüne kadar yapılanlar, bizden sadece metin-konuşma robotları üretebildi, ezberletilen metinleri seslendirmemizi sağladı.

Bu yüzden, yukarıda saydığım isimlerin arasına, Türkiye’den anca birkaç düşünürü ekleyebilirim. Bizi istemediğimiz, beynimizi körelten, yaratıcılığımızı yok eden eğitim sistemine karşı, tekrar tekrar söylemeliyiz bunu;
EY ÖSYM, DÜNYA BEŞTEN BÜYÜKTÜR!