Anlatmanın bir zamanı olduğu kadar yazmanın da bir zamanı var. Ay Eskir Gün Işırken öykü kitabı ile Fadime Uslu tam da bunu gerçekleştiriyor. Konuşma zamanı gelince konuşan, susma zamanı gelince susan, yazma zamanı gelince yazan ve okuma zamanı gelince okunan öyküler kaleme alan Fadime Uslu hiç şüphesiz ki çağdaş Türk edebiyatının en önemli kalemi. Kalemi böylesine değerli bir yazarla, eleştirmen ve eğitmenle söyleşi gerçekleştirmiş olmaktan mutluluk duyarak paylaşıyorum. Bu söyleşi çok katmanlı yapısıyla Fadime Uslu edebiyatıyla henüz tanışmadıysanız tanışmanız adına size geçerli nedenler sunuyor.

Buyurun lütfen 

Aynur Kulak: Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü’nü okuduktan sonra Dokuz Eylül Üniversitesi’nde sınıf öğretmenliği eğitimi almışsınız. Ankara’da öğretmenlik görevinizi sürdürmektesiniz. Yazarlık ve öğretmenlik birbirini tamamlayan iki meslek olarak baştan beri bilinçli bir eğitim süreci geçirmişsiniz. Birincisi gerçekten bilinçli süreçler mi yaşadınız eğitiminizde? Yani edebiyatı çok seviyordum ve sanat tarihini seçtim diyebilir misiniz? İkinci olarak; yazarlık ve öğretmenlik ile ilgili yaptığım yoruma katılır mısınız? Yoksa birbirinden farklı tarafları var birbirini beslese de diyebilir misiniz?

Fadime Uslu: Bilinçli bir tercihle girdim sanat tarihi bölümüne. Tercih listemde üçüncü sıradaydı. Hevesle başladığım bölümün ilk yılında hayal kırıklığı yaşamıştım; ağırlıklı olarak dini mimarinin literatürüyle boğuşmuştum çünkü. İkinci yılda resim ve heykele, eleştiriye yönelince tarihin katmanlarını eleştirel gözle incelemeye başlayınca okuduğum alanı daha da sevdim. Mimariye bakışım da değişmişti. İlgi alanlarım çeşitleniyordu. Sonuçta kütüphane kuşu olmuştum. Araştırmalar okuma iştahımı artırıyordu. Edebiyat gizli bir aşk gibiydi benim için. Öğretmenlik ise, annemin yakın arkadaşı anaokulu öğretmenim Türkân İnan’la aramdaki bağın, çocuklara duyduğum sevginin ve inancın sonucunda gene tercihimle yaşadığım deneyimdir.

İkinci sorunuzdaki yorumunuza katılırım. Siz böyle söyleyince Nabakov’un yazarı üç özelliğiyle değerlendirdiği sözünü anımsadım. Söz şu: “Bir yazara üç noktadan bakılabilir: Bir öykücü olarak görülebilir, bir öğretmen olarak, bir büyücü olarak. Büyük yazar bu üç niteliği –öykücü, öğretmen, büyücü –birleştirir, ama onda ağır basan, onu büyük yazar kılan özellik, büyücülüğüdür.” Doğrusu, büyücülüğü olmadan yazarın iki özelliği de yavan kalır. Meslek, koşullarla ilgili rastlantısal bir seçim olabilir. Şunu kesinlikle söyleyebilirim; yazarlık mesleğim değil, yaşamımdır. Büyücülüğüm ise –ki geliştirmek için çalışmayı sürdürdüğüm bir şeydir bu- kişiliğimin uzantısıdır. Kişiliğimdeki büyücülüğü büyütmek için gösterdiğim özeni sadece beni yakından tanıyanlar bilir.

Aynur Kulak: İlk öyküleriniz Sözcükler Dergisi’nde yayınlanıyor. Dergiler öyküler için; sonrasında yayınevlerine gönderilen öykü dosyaları için biçilmiş kaftan galiba. Zira birçok öykücünün yolu dergi öykücülüğünden geçiyor bir şekilde. Dergiler, dergilerin öykülere, öykücülere katkısı ve Türkiye’de dergicilik yapmak ile ilgili düşünceleriniz neler? Çünkü önemli dergilerden Notos’da düzenli olarak yazıyorsunuz aynı zamanda. Dergicilikle bağınız sadece öykülerinizin yayınlanmasıyla sınırlı değil yani.

Fadime Uslu: Dergilerin her biri tavrıyla, savunduğu değerle bir ekolü temsil eder. Öykü yazarı, şair, denemeci olarak siz hangi ekolün parçası olmak istiyorsunuz. Sanatın hangi safında yer alıyorsunuz. Bunlar etraflıca değerlendirilmeli kanımca. Edebiyattan ödün vermeden kendi ayakları üstünde durmaya çalışan dergilere saygım sonsuz. Sözcükler Dergisi benim biricik okulum. Öykülerimin çoğu kitaplaşmadan önce Sözcükler’in beğenisinden geçti. Benimle birlikte birçok öykücü, şair için okuldur Sözcükler. Notos’da ‘Atölye’ sayfasında yayımlanmayan öykülerin değerlendirmelerini yapıyorum. Notos, Sözcükler gibi edebiyatımızda önemli bir okuldur, yeni öykücülerin yetişmesindeki katkısı öyle büyük ki.

Aynur Kulak: Yazmış olduğunuz çocuk kitapları da var fakat hep öykü kitapları yazmışsınız. İfade biçiminiz hep öyküler olmuş. Bu bir tesadüf müydü yoksa hayır tercihim bu yönde mi dersiniz? Fadime Uslu: Öykü, içinde kendimi en rahat hissettiğim dil. Çocuk kitaplarının gölümdeki yeriyse bambaşka, neşeyi, umudu en çok çocuk dilinde yaşıyorum.

Aynur Kulak: Büyük Kızlar Ağlamaz, Yaz Korkuları, Yüzen Fazlalıklar ve Gölgede Yaşamak (Ki Gölgede Yaşamak dosyanızla Yunus Nadi Öykü Ödülünü aldınız) Şimdiye kadar yayımlanan öykü kitaplarınızla ilgili öyküleri en naif, abartıdan uzak, kendi yatağında sakince akan ritmiyle en çok sevilen öyküler arasında yorumları yapılmakta. Hatta Türk modern öykü tekniğini en iyi uygulayan yazar nitelemesi yapılmakta sizin için. Bu yorumlara katılıyor musunuz? Daha doğrusu yukarıda saydığım kitaplar hangi süreçlerin sonucuydu? Bu öykü kitaplarını ortaya çıkaran teknikten ziyade duygu durumlarınız neydi; bunu merek etmekteyim aslında?

Fadime Uslu: Yorumlara yorum yapmamayı tercih ediyorum çünkü öykü tamamlandıktan sonra kendisi oluyor, benim için değil kendisi ve okuru için var oluyor. Saydığınız kitapların her birinin, her öykünün hikâyesiyle yazılma serüveni farklı. Öykünün düşüncesini, duygusunu öykünün kendisinde bulabilir, öyküyle aramdaki yakın ilişkiyi görebilirsiniz.

Aynur Kulak: Yukarıdaki duygu durumlarınız ile ilgili soruya sorma sebebim son kitabınız Ay Eskir Gün Işırken içindeki öykülerin duygularımı derinden etkilemesi oldu. Kitaba da ismini veren ilk öykünüzle başlamak isterim. Tam da ay tutulması olduğu gün okumaya başladım kitabınızı ve pat ilk öykü olarak karşıma çıkan öykü oldu Ay Eskir Gün Işırken. Dünya her açıdan (iletişim, ilişkiler, öfke, korku, mutluluk, mutsuzluk) hız rekorları kırarken, kıyametin alametleri her açıdan teker teker büyük bir hızla gerçekleşirken, seçtiğiniz öykü tonu naif olmasına ve öyküyü masalsı bir havaya büründürüyor olmanıza rağmen öykü bana sonu iyi bitmeyecek bir rahatsızlık duygusu verdi. “Hikaye işte şimdi başlıyor” demeniz de buna etken. Aslında sanıldığı kadar naif bir öykücü değilsiniz sanki!

Fadime Uslu: Bence de.

Aynur Kulak: Kitaptaki ilk öykü anlatacağınız öykülere bir girizgah niteliğinde aynı zamanda. Çünkü asıl olarak sonraki öykülerinizde anlatmaya başlıyorsunuz; kurduğunuz mizansenle, diyaloglarla, yıkıcı insan ilişkileri ve yapıcı duygularla… Öyküleri birbirine yakın olan kişiler oluşturuyor aslında, uzakta olanlar değil. Yakıcı Dokunuşlar öykünüzle başlamak isterim mesela. Öykünün ilk hissettirdiği duygular bunlar oldu. Ne söylemek istersiniz?

Fadime Uslu: Yakınlığı, dolayısıyla uzaklığı belirleyen mesafenin ölçüsü nedir? Bunu ben de merak ediyorum. Fiziksel olarak çok yakınınızda bulunan biri dünyanın en uzak noktasında olabilir size göre. Tam tersi de mümkün. Kilometrelerce ötenizde olan birinin varlığını teninizde dahi duyumsayabilirsiniz. Zamanı, mekân kavramını dehanız, büyücülüğünüzle aşabilirsiniz. Büyücülüğünüz karşılık bulduğunda arada sınır kalmayacaktır. Bir de zaman geçse de değişmeyen kimi durum, olgu ve yaşama biçimi var. Zamanın ve mekânın neresinde olursa olsun aynı kalabilen, yaşaması da aynı olan duygular. Egemen köle ilişkisi, aldatılma aldanma ilişkisi, zamanın imkânlarıyla söylemi yenilik diye sunulsa da sadece yinelenen gerçekler. Birinin bir başka kişiyi baskılamasıyla birinin bir başka kişi ya da grupları birdenbire öldürüvermesi arasındaki fark nedir, sürecin örüntüyle devrettiği şiddet her iki taraf için nerede, hangi noktada başlar; noktanın şartlarla bağı ne düzeydedir? Bunların etrafında başka sorular da soruyorum kendime. Öykülerin temelinde aradığım yanıtlarla sorduğum yeni soruların varlığını hissediyorum. “Yakıcı Dokunuşlar”da intihar süsü verilen bir cinayetin kurbanı Serkan Eroğlu ile modern yaşamın hasta ettiği, ameliyat olan Feriha karşı karşıya geliyor. Kurgu karakterleriyle yaşamımızın doğal karakterleri, akrabalarımız, sadece sevdiğimiz için yakınımızda dolan dostlarımız bir arada bulunuyor. İşte o bulunma tavrından doğuyor öykü.

Aynur Kulak: Zamanın her bir bireydeki farklı algısı ön plana çıkıyor öykülerinizde. Dönemsellik var fakat derin bağlar üzerinden var. Aile bağı, karı koca bağı var fakat dediğim gibi algı başka işliyor geri planda. İlişkiler aradan ne kadar geçerse geçsin zamansal boyutta birbirine sıkı sıkıya bağlıyken, algılar farklı olsa da çok da uzaklaşmamıza gerek yok diyorsunuz belki de. O kıymetli zamanlarımızı iyi ve olması gerektiği gibi geçiremedik değil mi? Hep bir şeyler patlak verdi veya patladı yanı başımızda.

Fadime Uslu: Kişiler yaşam yolunu tek başına belirleyemiyor. Evden dışarıya çıkıyor, işinize gücünüze gidiyorsunuz, şehirde bir bomba patlıyor. Gecenin bir yarısı sizi deprem yakalıyor. Binaların altında kalıyor kent. Bombayla ilgili ihmal, depreme karşı alınacak önlemle ilgili ihmal birbiriyle aynı kaptan besleniyor kanımca. Patlama, yıkım birdenbireymiş gibi görünse de uzun geçmişin birikimiyle gerçekleşir genelde. Bunlar tarihsel süreçte birbirine eklenerek gelen düşüncenin sonuçları. İyi yanıtlar alabilmek için iyi soru sormak gerekir. İyi soruları zamana, dönemin düşüncesine, sisteme, kişilere bakarak sorabiliriz. Kıymetli zamanımızı iyi değerlendirmek ve daha fazla aldanmamak için yapabiliriz bunu. İlk öykü kitabıma adını da veren Büyük Kızlar Ağlamaz’ın merkezinde deprem vardı. Son kitap Ay Eskir Gün Işırken’de bombanın yankısını duyduk. Yanı başımızda ya da uzağımızda patlayan, içimizde patlayan duyguların sonuçlarını ve kaynağını öyküyle şiirle direnerek arayabiliriz.

Aynur Kulak: Öykülerde gözünüzü dışarıda olup bitene gezdirmiyorsunuz aslında. İçeriye doğru bakan gözler söz konusu. Yani öyküde öne çıkan bağlar yabancı kişilerle ilgili değil. Düşman dışarıda değil. İçeride. Öykülerinizde değindiğiniz yaşadığımız toplumsal travmalara gelmek istiyorum. Toplum olarak bir gün rahata erip; dışarıda bunlar oluyor, biraz da bunlara göz gezdirelim diyerek rahatlayacağımız dönemlerimiz olacak mı? Bu tür öyküler de çıkabilecek mi bu topraklardan?

Fadime Uslu: Verileri diyalektik düşünceyle değerlendirdiğinizde analizdeki doğruluğun gerçeklikten şaşma olasılığı azalır. Rahata ermek için önce rahatsız olmak gerekir kanımca. Sonra sorunu çözmek için harekete geçmek. Sorun ve çözüm yollarını egemen tarafından dayatılan düşünme kalıplarıyla değil akılcı yöntemlerle arayıp bulduğumuzda erişmek istediğimiz noktaya varabiliriz. Mümkün bu.

Aynur Kulak: Kitabın son öyküsünde tüm karakterler, tüm öyküler aslında bir araya geliyor. Niye bir araya getirmek istediniz, neye vurgu yapmak istediniz? Bir önceki soruya istinaden aslında; bir araya gelemiyor ve bir arada duramıyor muyuz? Niye bu coğrafyadaki bu insanlar bunu başaramıyorlar?

Fadime Uslu: “Biz” vurgusunu öne çıkarmak için karakterler bir araya geldi; “siz ve onlar”ı içermeyen, ayırımı reddeden “biz”den söz ediyorum. Söz etmekle kalmayıp yaşamaya geçireceğimize de inanıyorum.

Aynur Kulak: Tüm öykü kitaplarınızı baz alarak sormak isterim: Öykülerinizde yer verdiğiniz cinsiyet meselesi. Kadın olma durumu. Erkek olma durumu. Eş cinsellik mevzuu. Özellikle eş cinsellik konusunu önemsiyorsunuz. Fadime Uslu için cinsellik neyin ifadesi veya ifade edilememesi? Özellikle de bizim toplumumuz için soruyorum.

Fadime Uslu: Cinsellik hayatın ereği olmayan bir parçası, bu bana göre böyle. Benim dışımdaki kişi ya da gruplar için farklı değer taşıması cinselliğin bireysel ve kamusal alandaki karşılığını açıklar mı, açıklamanın bağlayıcı nüvelerinden sıyrılabilir mi, yani cinsellik kendisi için kendi olabilir mi, bugün için sanmıyorum. Kapalı toplumlarda tabuyla ilişkisi neyse liberal alanlardaki hizmet işlevi öyle değerlendiriliyor çünkü. Cinselliğin sanattaki, toplumdaki, siyasetteki karşılığı ilgilendiriyor beni. İktidarın özel hayat üzerindeki tahakkümü, bunun dile yansıması. Kişilerin baskıya karşı tavrı; içselleştirmesi ya da ona karşı koyması. Cinselliği, aşkı yaşama biçimi, bir de uykusu kişinin en özel, biricik, dokunulmaz, varoluşuyla ilgili en yalın eylemi bence. Ne var ki müdahaleye, istismara açık her biri. Cinsiyet kategorilerini belirleyen tıp ve yargı söylemlerinin tarihsel süreç içerisinde değiştiğini gördük. Eşcinsel sözcüğü İngilizce’de ilk kez 1892 tarihinde kullanılmış sözgelimi, ondan önce “delilik, sağlıksızlık, pislik” suçlamalarıyla geçmiş kayıtlara. Kişiler yaşamsal cezalara çarptırılmış. Bugün açık bir biçimde kimlik olarak kabul edilen eşcinselliğin adı, toplumsal değer kategorisindeki konumu belki de zaman içerisinde değişecek. Zamanın ölçüsünü belirleyen nedir, ölçüyü değiştiren güce hâkim olan nedir, her şeyden önce buna bakmak iyi olabilir. Birinin diğerini “öteki” yaptığı, bunun üstünden güç elde ettiği, cemaatleştiği alanlardan biri de cinsiyet kategorileri. Cinsiyete ait verili rollerle onun ötesine geçme, var olma halleri öykülerimde doğallıkla yer alıyor. Sınırla, baskıyla derdim var çünkü.

Aynur Kulak: Sanat Tarihi öğrenimi görmenizden dolayı olabilir, öykülerinizin renkleri var. Ya da şöyle nitelendirebilirim hikaye anlatımınızda renklere baş vuruyorsunuz. Sanat Tarihi ve öyküler; bu iki kulvar birleşiyor sanki öykülerinizde. Ne söylemek istersiniz bu konuda? Sanat Tarihi öykü yazma konusunda sizi nasıl besledi?

Fadime Uslu: Sanat tarihi dalında öğrenim görmek de sanatın görünen yüzünde doğrudan görünmeyen bilgiye ulaşmamda, biçimsel değerlerin estetik çözümlemelerini yapabilmemde referans oldu. Sanat dallarını kendi prensipleriyle anlayıp değerlendirmek; disiplinlerin birbiriyle bağlantısını, temas noktalarını inceleyebilmek için uçsuz bucaksız evren sunuyor bu bölüm. Sonuçta, bir dalda uzmanlaşmak için alınan eğitim o alanın okuryazarlığını kazandırmayı hedefler önce, süreç içerisinde görme konusunda alana odaklı duyarlık geliştirmeyi, sonra da bilgiyi dönüştürmenizi amaçlar.Ben de yöntemi pratiğe yazarak aktarma deneyimini önce okulda edindim. Şu veya bu biçimde aldığımız formal eğitimin yanında dünyaya geldiğimiz andan itibaren ailenin, toplumun, dolayısıyla kültürün, egemen ideolojinin çeşitli konu başlığındaki eğitimlerinden geçiyoruz. Kimimiz bu sistemli yapıya boyun eğip uyum sağlıyor; eğitim zincirinin taşıyıcısı oluyor, kimi de ona karşı koyup direnç gösteriyor. Direncin eylem ve örgüt alanından en etkili olanı sanat bence. Anlatı gereci ne olursa olsun sanatçının eseriyle yaşadığı zamanın koşullarına yanıt verdiğini düşünüyorum. Renk vurgusuyla yaptığınız tespite katılıyorum. Görüntü oluşturmada resim sanatından, sinemadan yararlanıyorum. Renkler, doğadaki tonlarıyla yansıyor öykülere; ışık ve gölgenin boyutlarını görerek yazıyorum çünkü. Bunun sözcüklerle perspektif etkisi yaratmada da payı var kanımca.

Aynur Kulak: Edebiyat ve sanatla başarabilmek mümkün mü Fadime Hanım? Yani bu coğrafyada bunca parçalanmışlığın içinde kültür sanatla hayata tutunabilecek miyiz? Öyküler sağaltabilecek mi içimize zerk edilmeye çalışılan zehirleri?

Fadime Uslu: Sanat, yalnız olmadığınızı söyleyen savunma hattı olduğu için onca acıya onunla direnebiliyoruz.