Her yıl olduğu gibi festival sezonunun başladığını müjdeleyen ve yepyeni filmlerle buluşmamıza vesile olan Uluslararası Adana Film Festivali, 25. kez bir rüzgar gibi geldi geçti… 3. kez bu yıl gittiğim Adana Film Festivali’nin yeri, bende her zaman çok başka oldu. Büyük bir tutkuyla bağlı olduğum sinemada daha da olgunlaşmaya başladığımı, Adana’ya gidip geldiğimde çok daha iyi anlıyorum. Güneşli ve oldukça sıcak havasıyla bizleri enerjik karşılayan Adana, dönüş günümüzde yağmurla uğurladı. 1 hafta boyunca dopdolu bir film programını izleyenlerine sunan Adana Film Festivali’nde bu yıl ilk kez, ödül töreni gününe gelmeden “Ulusal Uzun Film Yarışması” bölümündeki tüm filmleri tamamlamış oldum.
Festival için ellerinden geleni yapan değerli isimleri anmadan geçmemek gerek. Festivalin direktörlüğünü üstlenen İsmail Dikilitaş’ın her bir basın mensubuyla iletişim halinde olup her bir habere değer vermesi oldukça sevindirici. Bu yıl basın ilişkilerini yürüten Sayım Çınar ve ekibini de üstün başarılarından dolayı tebrik etmek gerek. Festivalin daha açılış gecesinde yaşanan acı kayıp ise katılımcılarda şok etkisi yarattı. Festivale, 25. yıl için özel verilen emek ödülü için katılan oyuncu Yakup Yavru’nun ani vefatı hepimizde üzgünlük yarattı. Usta oyuncu Yakup Yavru’ya allahtan rahmet, sevenlerine baş sağlığı dilerim.

Festival nasıl geçti?

Adana seyircisi geçen yıllardaki gibi bu yıl da salonları boş bırakmadı. Adana’da dopdolu, hatta oturacak koltukların kalmadığı seansları görmek bu sene de kısmet oldu. Adana izleyicisinin soru sorma stili de her zaman güzeldir. Kimi zaman normal bir izleyicinin veya bir sinema bilgininin sormaya cesaret edemeyeceği soruları sorması gayet keyif verici. Ayrıca bu yıl festival için geliştirilen akıllı telefon uygulaması da oldukça doğru bir fikirdi. Uygulamadan istediğimiz filmlere yer seçebiliyorduk. Geçtiğimiz yıllardaki koltuk karmaşasının ve önüne geçen festival yöneticilerine teşekkürler…
Festivalin geçtiğimiz yıllara nazaran biraz eksiklikleri de yok değildi. 1 hafta boyunca gelmesini beklediğimiz festival kataloğuna maalesef ulaşamadık. Bu durum, film seçimlerine de etki yapmış oldu. Onur ödülü sahibi isimler için ve 25 yıl içinzel yapılan kitaplar, festivalin güzel kitaplarıydı. Bu yıl festival salonlarının da film sayısının da fazla olması, gerçekten sevindiriciydi. M1 Cinemaximum salonu, bu sene film izlediğim sinema oldu. Ulusal seçkiyi tamamladığım salonda, genel bir sıkıntı olduğu kulağıma geldi. Filmin gösterildiği projeksiyonun sıkıntılı olduğu ve renkleri doğru göstermediğini, filmi hakkında konuştuğum birçok yönetmen bana yöneltti. Sinema ve festival yöneticilerinin buna bir an önce el atması gerek, umarım doğru çalışmalar yapılır. Geçtiğimz yıl da film izlediğim Ariplex Sineması’ndaki gösterimde bir sıkıntıyla karşılaşmadığımı belirtebilirim.
Festivalin ödül töreni ise son derece sönük ve hızlıca geçti. Açılış ve kapanış törenleri NTV’de canlı yayınlandığı için, eminim ki ona göre plan yapılma durumu gelişmiştir. Ama bu; ödül alan isimlerin bazlarına teşekkür konuşması yaptırıp, bazılarına yaptırmama durumunu açıklayamaz bir durumu gözler önüne seriyor. Kısa Film ve belgesel yarışmalarının bir önceki gün yapılıp, ödül töreni gönü uluslararası ödüllerin bir çırpıda verilmesi de son derece töreni yavan hale getirdi. Oysa ki geçmiş yıllarda yaklaşık 2 saat süren ödül törenlerinde; müzik dinletileri ve sunucu sohbetleri de yer alırdı.

Ulusal Uzun Film Yarışması nasıldı?

Türkiye prömiyerini Adana’da yapması beklenen birçok yerli filmin, özellikle yurtdışı festivalleri başarılarını çok efektif bir şekilde duyduk. Dolayısıyla filmlerin birçoğuna, beklentim yüksek bir şekilde girdim. Bu sene Ulusal Uzun Film Yarışması’nda 15 yerli film yarıştı. Geçtiğimiz yıllara nazaran bu sayının fazlalığı; bu kadar çok yerli filmin çekilmesi açısından sevindirdi. Ama bir yandan da başarısı yüksek değerlendirilen filmlerin de geri kalmasına da neden oldu. Halef, Tuzda Kaide, Güvercin ve Kelebekler daha önce takip ettiğim filmlerdi. Geriye 11 filmi izlemek kalmıştı. Fakat filmlerin birçoğu maalesef beklediğim beğeni seviyesinde değildiler. Büyük beklentiyle girdiğim filmler beklediğim altında kalırken; başarısız olduğunu düşündüğüm filmler ise yanılttı ve iyi yanlarıyla karşıma çıktı. “Kelebekler” , sezonun en sevdiğim yapımlarındandı. Bence yarışmanın hala en güçlü filmi, çünkü senaryoda ne zaman çıkacağı belli olmayan duyguların bir şekilde harmanlanmasını doruğunda yaşıyorsunuz. Nitelikli oyuncular da cabası. Festivallerin bir diğer kuvvetli filmi “Güvercin” ise Umutsuz bir hayatın içinde her zaman bir umudun yeşerebileceğini anlatıyor. Ayrıca kuş figürünün sinemaya kattığı anlam da başarılı sunuluyor.

İzlediğim filmler / Ulusal yarışma filmleri

DÖRT KÖŞELİ ÜÇGEN
Keşke şu hayatı dışardan, bütünüyle ve tüm gerçekliğiyle gözlemlesek dedirten “Dört Köşeli Üçgen” aslı işi bekçilik olan, ama gözlemcilik yapan “Gözlemci” nin hayatından bölümleri sunuyor.

Deneysel bir havada başlayan film, “Gözlemci” nin hayatına ilginç noktalarda değiniyor ve karakterin senaryoda yerleşimi başarılı ilerliyor. Rolü canlandıran Mustafa Dinç’i kutlamak gerek. Senaryosal anlamda başlarda iyi gitse de film, ilerledikçe konularla ilgili “bu kadar da basit açıklanamaz” dedirten cinsten. Ayrıca teknik anlamda da rahatsızlık söz konusu. Filmin görüntü yönetimi oldukça düşük seviyede gidiyor ve siyah-beyaz kullanımının başarısız olduğu gözler önüne seriliyor. Renkli çekim yapıldıktan sonra, montaj masasında siyah beyaz işlemine gidildiği oldukça sırıtıyor.

AYDEDE
Abdurrahman Öner’in ilk uzun metrajlı filmi “Aydede” İstanbul Film Festivali’nin ardından Adana Film Festivali’nde karşımıza çıkıyor. Filmin senaryosu, Anadolu’da sıkça karşılaşılan hikâyelerle paralellik gösteriyor. Miras kavgası, kurnaz akrabalar, destekçi dostlar, yoksulluğun yarattığı çaresizlik, haksızlıklara boyun eğmek… Bunlar ciddi anlamda gerçekçi ve doğru noktaları ele alınarak senaryoda yer alıyor. Bu çaresizlik içerisinde aşk yeşertisi de umudun hep var olduğunu gösteriyor. Nalan Kuruçim’in çizdiği sert köy öğretmeni portresi başarılı bir performansa dayalı olsa da yaşanan durumlara karşı fazla abartılı tepkilerle sıralanmıyor değil. Bir diğer sıkıntı ise görüntü yönetiminde yaşadığı teknik boyut. Renklerin oluşturduğu karmaşa, yer yer perdede sıkıntılı durumlara işaret ediyor.
Komedi filmlerinin aranan oyuncusu haline gelen ve severek izlediğimiz Ezgi Mola, yeniden bağımsız sinemaya selam veriyor. Babasını kaybeden, genç yaşında köy yerinde çocuğuyla bir başına kalmış dul bir kadın portresini çizmek için büyük bir uğraş veriyor Mola. En başlarda alışmamız biraz zaman alsa da, Mola’nın derin oyunculuğu filmde yavaş yavaş artıyor. Özellikle çocuğunun yaramazlıklarına göz yummayıp sinirlenen köylü kadını edası da oldukça iyi bir izleti sunuyor. Küçük oyuncu Bilal Zeynel Çelik de sinirli ve hırçın bir ergenin içinde yaşadıklarını ve hayallerini oldukça başarılı bir performansla gösteriyor.

BABAMIN KEMİKLERİ
Özkan Çelik’in yönetmenliğini üstlendiği “Babamın Kemikleri”, aslında farklı olmayan bir noktadan ve Türk sinemasında benzer türdeki yapımlar gibi başlasa da, konu esrarengiz bir hikayeye doğru evriliyor. Bilindik soğuk havada başlayan film, ilerledikçe trajikomik bir hal alıyor. Aslında geneli itibariyle bir gerilime doğru sürüklendirdiğini düşündüğümüz film, belirli noktalardaki esprileri algılatıyor ve trajikomik bir durumu da içinde barındırdığını hissettiriyor. Görüntü yönetimi ve teknik konularda sıkıntı yaşayan filmin ses tasarımının da yeniden elden geçirilmesi gerek…
Cem Davran, Tük sinemasında ender rastlanabilir kalitede iyi düzeyde bir oyuncu. Bu filmde de oldukça başarılı bir performans sergilerken; çocuğuna dışardan tanıyan bir baba ve ailesine uzaktan bakan bir evlat ile reis rollerini de hakkıyla sergiliyor. Genç oyuncu Ömer Aydede de ilk başlarda pasif ve babasının yanında oldukça mülayim duran havası, film ilerledikçe tam tur değişime uğruyor. Bu değişime ayak uydurabilen genç oyuncu; yer yer şaşırtıyor, yer yer güldürüyor. Goncagül Sunar ise ekranda enerjisine hayran olduğum bir oyuncu. Bu filmde kısa yer alsa da, başarılı performansını bir kez daha gösteriyor, özellikle salonda naaş ile karşı karşıya kaldığı sahnede…

KAOS
Semir Aslanyürek’in yeni filmi Kaos, izleyenlerine çile çektirmekten başka bir durum gösteremeyen yapımlardan bir tanesi. Film daha ilk baştan itibaren filmde teknik sıkıntılara ve sahnelere rastlamak mümkün. Eşekten düşme sahnesi başlangıcı son derece korkunç! Körlerin dervişlerini çayırda bekledikleri sahneler başarılı bir çekime ve bazı iyi oyunculuklara sahip olsa da, senaryosal anlamda oldukça basit bir havada geçiyor, özellikle körlerin kavga sahnesi tam bir fiyasko.
Filmin tema müzikleri için teşekkür etmek gerek, oldukça başarılı. Bülent Emin Yarar, bu ağır gelen hikâyeye rağmen usta bir performans sergileyerek filme büyük bir artı getiriyor. Canan Ergüder’in daha başarılı performanslarını hatırlayacak olursak, bu filmde aklını yitirtmiş bir köylü kadınının tepkilerini fazla abartılı veriyor. Muhammed Cangören ve Yetkin Dikinciler ise kısa yer almalarına rağmen, filmde iyi performanslı diğer oyuncular arasında.

ANONS
Mahmut Fazıl Coşkun’un 3. uzun metrajlı filmi “Anons”, daha çok yakın zamanda aldığı ödüllerle beklentimizi yükseklere çıkardı. Fakat filme karşı hevesim, filmden sonra yarılandı diyebilirim.
Bir kere gerçekten çok güzel bir hikâyeden yoka çıkılmış ve akıllıca bir senaryo yazılmış. Senaryo, filmde yaşanan durumun absürtlüğüne güzel göndermeler yaparak, trajikomikliği de iyi yansıtmış. Fakat bunu kimi zaman abartılı yaparken, kimi zaman da çok uzun tutarak fazla boğulma haline gelmiş. Özellikle araba sahnesinin bu kadar uzun olması ve ana meseleye varırken bu kadar acı çekmek zorlayıcı durumların göstergesi… Film tamamiyle hikayesini absürtlükten ilerletiyor ve ciddi durumlar neredeyse az duruyor. Birçok sahnesinde gülme krizi yaşamak o an için çok iyi gelse de, daha sonra düşününce ciddi meselesi olan bir film için çok fazla olduğunu anlamak zor değil. Hem senaryoda hem de yönetimde bunu dengesi biraz daha sağlanabilirdi gibi geliyor bana.
Filmin planları ve görüntü yönetimi için söylenecek söz yok, renk dokusu dönemin ruhuna girmeyi başartan cinsten. Oyuncuların her biri için övgüler dizilebilir. Her birinin performansı oldukça başarılı ve gerçekçi. Festivalden aldığı birçok ödülü de hak eder cinsten, belki bir iki ödülünün kategorisi farklı olabilirdi tabi…

İÇERDEKİLER
Melih Cevdet Anday’ın tiyatro eserinden Hüseyin Karabey tarafından sinemaya uyarlanan “İçerdekiler”, tiyatro havasından çıkamayan senaryosuyla karşımıza çıktı festivalde. Bir tiyatro eseri sinemaya uyarlanırken, film kurallarına göre senaryonda çalışmalar yapılmalı. Bu film için maalesef böyle bir çalışma yapılmamış. Film genel itibariyle bir odada geçse de, hapishane sahneleri de yer alıyor. Bu sahnelerde görüntü yönetimi olabileceği iyilikte gidiyor. Fakat filmde kulağın hemen kapacağı şekilde ses tasarım sıkıntıları mevcut.
Caner Cindoruk’un performansı 2’ye bölünerek değerlendirilecek durumda. İlk yarıda korkmuş ve müdür karşısında pısırık bir mahkûm rolünde fazla abartılı bir performans sergilerken; ikinci yarıda baldızına karşı güveni yüksek bir mahkum olarak son derece dengeli bir performans sergiliyor. Müdür rolündeki Settar Tanrıöğen, kendinden beklenen performansıyla başarısını sürdürüyor. Fakat Baldız rolündeki Gizem Soysaldı ise gerçekten şok olarak kalacak benim için. Film boyunca korkak, yardımcı olmak için çabalayan ve her bir repliğinde “enişte, siz” diyerek kulak çizdiren ses tonuyla izleyenleri depresyona sokan performansıyla övgüyü hak etmiyor.

KARDEŞLER
Ömür Atay’in bir gazete haberinden esinlenerek hikayeleştirdiği “Kardeşler”, Türkiye’de ilk kez Adana izleyicisiyle buluştu. Temeli sağlam, çekimleri ve başarılı görüntü yönetimiyle kuvvetli bir bağımsız havada ilerleyen filmde başarılı bir yönetim gözlemlediğimi itiraf etmeliyim. Filmin sıkıntıları ise senaryosunda.
Oyuncuların her biri ise övgüleri hak eder cinsten. Yusuf’u canlandıran Yiğit Ege Yazar, umut vaad ediyor. Jest ve mimikleriyle karakterin düştüğü bunalımı etkili bir şekilde hissettirse de, bunu konuşmaya başladığında devam ettiremiyor. Bu konuda daha çok yolu var genç oyuncu Yiğit Ege Yazar’ın… Ağabeyi Ramazan rolündeki Caner Şahin, ise ayakta alkışlanmayı hak eder cinsten bir performansla karşımızda. Şahin, karakterin kurnazlığını, işgüzarlığını ve final sahnesindeki yumuşak yanını doğal bir oyunculukla performe ediyor. Son döneme adını sıkça duyuran Gözde Mutluer ise, Yasemin karakterini layığınca canlandırmak için var gücünü gösteriyor.

SİBEL
Çağla Zencirci ve Guillaume Giovanetti’nin birlikte yönettikleri ve festivalden “En İyi Film” ödülüyle dönen Sibel, tartışmasız festivalin en merak edilen filmlerinden bir ikisiydi. Sibel filmiyle ilgili olumu ve olumsuz söylenebilecek çok şey var. Bunları iki ayrı paragrafta değerlendirmek en iyisi olacaktır.
Film, Damla Sönmez’in efsane performansıyla ilerliyor ve aldığı ödülü sonuna kadar hak ediyor. Sönmez film boyunca sıklık diliyle konuşuyor ve karakteri tamamen yaşarcasına yansıtıyor. Çevresinden dışlanmış, uğursuz olarak nitelendirilmiş Sibel’in yaşadığı tepkileri ve ruh hallerini başarıyla sergiliyor. Sibel’in ruh durumu, senaryoda da oldukça başarıyla yazılmış gibi görünüyor. Bir yabancıya karşı geliştirdiği savunma mekanizmasını da belli edici gösteren Sönmez, aşkı tadan Sibel’in o farklı boyutunda da son derece güçlü. Erkan Kolçak Köstendil de Sönmez’e oldukça iyi bir eşlik. Filmin görüntü yönetimi, çekildiği Karadeniz’i oldukça başarıyla yansıtan bir çizgide hazırlanmış. Özellikle Sibel’in babası ve kardeşiyle yaşadığı vadi yamacındaki ev, çay toplama yeri, dağ evinin olduğu alan gibi yerler oldukça güzel çekimlere ev sahipliği yapmış.
Filmin en büyük sıkıntısı ise, hikayesi Karadeniz’de geçen filmde neredeyse tüm oyuncuların Karadeniz ağzıyla konuşmuyor olması. Bu durum bir süre sonra sizi ruhen İstanbul’a doğru götürebiliyor. Ayrıca Sibel ve ailesinin evi olarak kullanılan evin modern bir İstanbul evine benzemesi de ayrı bir sıkıntı. Köylü kadınların Sibel’e ahlak dersi vermeye kalkıp dövdükleri sahne de inandırıcılıktan uzaktı.

YUVA
Emre Yeksan, ikinci uzun metrajını bir sene sonra izleyiciyle buluşturarak ilki başardı diyebiliriz. İlk filmi “Körfez” ile beklenenin çok altında kalan ve oldukça sıkıntılı bir filmi izleyenlere sunan Yeksan, ikinci filmi “Yuva” ile yine sıkıntılar yaşasa da ilk filmine rağmen daha iyi bir izleti sunan filmle karşımıza çıkıyor.
Şehir hayatını terk edip ormana yerleşen bir adamı gözlemlediğimiz filmde, görüntü yönetimi üzerine çaba sarf edilmişlik hissedilebiliyor. Bunu en çok doğa filmlerine başarabilmek zordur. Orman kaçkını başrolümüzü canlandıran Kutay Sandıkçı’nın performansı ise, filme yakışan bir şekilde gidiyor. Ayrıca abi-kardeş diyalogları da güzelce yazılmış.
Aralarda baş karakterin tamamen çıplak halini görmek rahatsız etmedi değil. Ayrıca orman tahribatı ile şehirde yaşanan ‘olaylar, eylemler ve ya terör olayları’ birbirine bağlama durumunu da çözebildiğimi söyleyemem. “Yuva” da ağaç kökünde bulunan mağara, bana göre şifahane, metaforunu aslında iyi şekilde başlatıyor ve izleyene beğendiriyor bu ruhu. Fakat oraya kardeşin girip keşfetmesiyle bu ruh tamamen ortadan kayboluyor ve çıkmaza doğru sürüklenirken, şoke edici finalle uçuruma sürükleniyor. Bu filmin daha kısa bir süresi olması gerekliydi ve belli bir yerde “top” bir noktada final yapmalıydı gibi geliyor.

GÜVERCİN HIRSIZLARI
Dünya prömiyeri Saraybosna’da yapılan “Güvercin Hırsızları” Türkiye’de ilk kez Adana’da izleyiciyle buluşan filmlerden. Osman Nail Doğan’ın ilk uzun metrajlı filmine, gerçekten beklentim çok düşük bir şekilde girdim. Ama film bana o kadar çok ışık sundu ki, beklentimin çok üstüne çıktı ve hayranlık yarattı. Festivalin favori filmleri arasında kendine yer buldu diyebilirim.
16 yaşındaki Mahmut’un yaşadıkları, birçok gencin yaşadıklarıyla paralellik gösteriyor ve bu o yaştaki izleyenlere kendilerini hatırlatıyor. Gerçek hayatla bağ kuran film, kırsalda yaşayan hayatlara odaklansa da temelde anlattığı hikayelerle kalbinize dokunuyor ve belki de sızlatıyor. Filmdeki rolüyle “Umut Veren Genç Erkek Oyuncu” ödülünü kazanan Seyit Nizam Yılmaz, rolünün hakkını veriyor. Yılmaz; o vurdumduymaz genç Mahmut’un çevresinden etkilerini, gençlik hevesini ve hırslarını, hayalleri için çile çekmeyi yalın performansıyla gösteriyor. Ayrıca filmin küçük oyuncusu Mert Buğra Tataroğlu’na hayran olmamak elde değil. Küçük bir çocuğun yaşadıklarını, arkadaşlık kurma çabalarını ve hayal kırıklıklarını çok güzel bir şekilde canlandırıyor.
Filmin görüntü çalışmaları da oldukça kuvvetli. Filmin belki tek sıkıntısı, fazlaca uzun olması. Birkaç sahnesi atılsa, belki de çok daha rahat bir izleti sunabilirdi. Güvercin temsili ise sinemamız için özgürlük alanı açar cinsten. Güvercinler hep sinemamızda olsun, her biri başka bir hikayenin ucundan havalandırsın…

ARADA
Ali Kemal Çınar’ın yeni filmi Arada, Çınar’ın diğer filmlerinden oldukça farklı olarak karşımıza çıkıyor. Anadili Kürtçe olan, onu anlayan fakat konuşamayan biri düşünün. Hatta Kürtçe gelen sorulara Türkçe cevap veren bu kişi, üstüne bir de iki işi bir arada yapamayan birisi. Otomobil tamircisi Osman’ın tuhaf dünyası bu filmde enteresan bir dilde ele alınmış. Çınar’ın daha önceki filmlerinden çok daha iyi bir çekim tekniği geliştirdiğini söylemek gerek. Süresi oldukça ideal olan filmde hikâye akışı da fena ilerlemiyor. Fakat karakterin yaşadığı bu tuhaflık, biz Kürtçe bilmeyen izleyici için oldukça zorlayıcı oluyor. Bir altyazıya bakmak bir görüntüye bakmak, izleyiciyi oldukça yoran cinsten.
Mizahi dilin başarısı konusunda söylenecek söz yok. Özellikle Yönetmen Onur Ünlü’ye özel hayatı konusunda yaptığı göndermeye salonla birlikte uzun süre güldüğümüzü söyleyebilirim. Bunun iyi niyetli mi kötü niyetli mi olduğu konusunda bir fikrim yok, ama son derece mizahi bir nazire olduğu kanaatindeyim.