Okuma süresi: 5 dakika
Artan endüstrileşmeyle birlikte fabrikaların arasında sıkışıp kalmış bir tarladayız. Maddi sorunlarına rağmen geleneksel tarım yöntemlerinde direnip hayata tutunmaya çalışan göçmen bir ailenin içinde, başka bir hayatın hayallerini kuran küçük oğul İbrahim’in hayatına odaklanıyoruz.

36. İstanbul Film Festivali’nde önemli 4 ödülü alarak duyurdu adını “Sarı Sıcak”. Ardından Moskova Uluslararası Film Festivali’ndeki dünya prömiyerinde büyük ilgi toplayan ve Fikret Reyhan’a “En İyi Yönetmen” ödülünü getiren film; Adana, Mardin, Rode Tulp (Hollanda) ve Malatya’daki festivallerde de gösterildi ve yarıştı. Festivallerdeki başarısıyla dikkatleri üzerine çeken Sarı Sıcak, 1 Aralık 2017’de vizyona girdi. Filmin senaristi ve yönetmeni Fikret Reyhan ile vizyon öncesi bir araya geldik. Aslında bir öğretmen karşımda. Ama sinemaya o kadar âşık olmuş ki, artık bir film yapma dürtüsüyle ilk filmi sinemaseverlerle buluştu. Naifliği, heyecanı ve mutluluğu o kadar yerindeydi ki Fikret Reyhan’ın, kendisiyle ilgili rahatlıkla mutlaka tanımanız gereken insandan bir tanesi diyebilirim.
Sisteme karşı çıkışın başarıyla anlatıldığı ve güçlü sinematografisiyle karşımıza çıkan “Sarı Sıcak”la ilgili merak edilen her şeyi sevgili Fikret Reyhan ile konuşuyoruz…

“Filmden bir sahne attığında bir şey kaybetmiyorsa, film güçleniyordur.”
Öncelikle sizi yeni tanıyanlar için yönetmenlik hikâyenizin başladığı zamana gidelim. Bu hikâye nasıl başladı?

Belli bir yaştan sonra bir boşluk dönemim oldu, işte tam o dönemde sinemanın büyülü dünyasıyla tanıştım diyebilirim. O dönemde tek yaptığım şey film izlemekti; bir zaman sonra izlediğim filmlerin üstüne düşünmeye, filmlerle ilgili eleştiriler yapmaya başladığımı fark ettim. Nasıl olduğunu anlamadan filmler hayatımın merkezine yerleşivermişti. Artık film izlemediğim gün kendimi eksik hissediyordum. İşte sinema ile kurduğum o organik bağdan sonra, ilk kısa filmimi çekmeye karar verdim. Ama film çekmekle ilgili hiçbir teknik bilgim yoktu. Buna rağmen denedim ve tabii ki ortaya başarısız bir film çıktı. (Gülüyor) Ama şu an düşündüğümde, iyi ki kötü bir film çekmişim diyorum. Çünkü sırf o filmi kurtarabilmek için kurguda ustalaştığımı söyleyebilirim. Üzerinden altı yıl geçmesine rağmen hala o kısa filme dönüşler yapıp kurgusu üzerine çalışırım.

Sinemada kurguculuk, baya etkilendiğiniz bir alan olmuş belli ki…

“Filmden bir sahne attığında bir şey kaybetmiyorsa, film güçleniyordur” derler ya, bunu da bu kısa filmimde ispatlamış oldum. Kurguculuk benim sevdiğim ve çok özel bulduğum bir alan. Çünkü bir sahnede bir bakışı birkaç saniye uzatmak bile, o sahnenin duygusunu ve anlamını tamamen değiştirebiliyor. Kurgu da öyle büyülü bir şey işte…

“Patlıcan en uygun üründü.”

İlk uzun metrajlı filminiz “Sarı Sıcak”ın hikâyesi nasıl ortaya çıktı?

Sarı Sıcak’ın hikâyesi kafamda bir yerlerde hep vardı zaten. Çünkü ben filmin geçtiği o mekânlarda büyümüş, karakterlerin yaşadığı o sıkıntılardan ve travmalardan nispeten payımı almıştım. Zamanında babam ve amcam filmdeki Necip Ağa gibi sebzecilik yapardı. İşler kötüleşmeye başlayınca babam memleketi Hatay’a geri dönmüş. Amcam ise orada kalıp mücadele etmeyi tercih etmiş. Ama maalesef amcam da değişen üretim araçları ve sermaye karşısında iyice yalpalamış, muhafazakâr yapısı itibarıyla da değişime karşı direnince ailesinin bitişini hızlandırmıştı. İşte ben bu döneme denk gelen bir zamanda amcamları ziyaretimin hemen akabinde Sarı Sıcak’ı yapmaya karar vermiştim.

Filmde “Patlıcan” en ön plana çıkan ürün sanırım…

Aslında aynı topraklarda patlıcanın yanında, domates, biber ve fasulye gibi ürünler de ekiliyordu ama evet filmde patlıcan biraz daha ön plana çıkıyor. Çünkü patlıcanın kökleri toprağa daha iyi tutunduğu için İbrahim’in patlıcanları köklediği sahne daha bir sinematografik duracaktı. Hem bu yüzden hem görünüşü yüzünden patlıcanı seçtik. Filmde öne çıkan sermaye değişimi, göçmen olmak, düzenini daha iyi bir yaşam için değiştirmek ve bunu zor olması gibi unsurlar etkiliyor insanı… Tabii ki karakterimiz zorluklarla karşılaşıp onları aşmaya çalıştıkça biz izleyici olarak bundan etkilenebiliyoruz. Filmde yeni ile eskinin, moderniteyle gelenekselin tartışmasını, baba ve oğul üzerinden yapıyoruz. Bunları işlerken de bahsettiğiniz sermaye değişimini, göçmenliğin getirdiği farklı aidiyet duygusunu ve daha iyi bir yaşam için verilen mücadeleyi göstermeyi arzuluyoruz.

“Baba ve oğul arasında büyük bir çatışma var.”

Filmde asıl parmak basılan nokta bütün bu sorunların geneli midir?

Az önce de bahsettiğim gibi, doğrudan görünen baba-oğul arasındaki çatışma ve İbrahim’in tır şoförü olma isteğinin arkasında dolaylı ve katmanlı anlatılan başka mevzular da var. Sermayenin el değiştirmesinden etkilenen ve gelişen modern tarım araçlarına adapte olamayan bir ailenin çıkmazı ve dramı var.

Filmdeki baba-oğul çatışması hakkında ne dersiniz?

Evet, baba ve oğul olan Necip Ağa ve İbrahim arasındaki çatışma filmde net görülüyor. Mesela İbrahim’in ağabeyi ailenin içinde bulunduğu durumu kabullenmiş olduğundan direkt bir çatışma içinde görmüyoruz onu. Ama İbrahim için durum tamamen farklı. Bir durumu ya da yaşantıyı kabul etmediğinizde ister istemez hem içsel hem dışsal çatışmalar yaşıyorsunuz. Tam bu noktada İbrahim’in babasıyla bir çatışma içinde olmaması söz konusu olamaz. İbrahim çok yalnız bir karakter, bir sevgilisi bile yok mesela. Neden yalnız İbrahim? Bu konuda ilk göze çarpan çevresel şartlar. Öyle bir yerde yaşıyorlar ki… Birkaç ailenin iç içe yaşadığı bu küçücük çevrede, etraflarında hayvancılıkla geçinenler dışında pek de komşuları yok. Böyle bir ortamda bir kız ile gerçek anlamda yakınlaşıp duygusal bir ilişki kurması hayli zor.

Filmin girişinde kaplumbağa ile oynama sahnesi var. İzleyenlerin birçoğu da o sahneyi sevemiyor. Siz giriş sahnesi olarak neden o sahneleri seçtiniz ve filmin girişine gelen yorumlarla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Evet, o sahne çok konuşuldu ve söyleşilerde de o sahneyle ilgili çok soru aldık. Yine de “O sahneyi birçok kişi sevemiyor” demek doğru değil bence. Aksine sahnenin metaforik olarak durduğu bir yeri bir anlamı var. Bu nedenle aslında çoğunluğun o sahneyi sevdiğini düşünüyorum. Tabi hayvan severleri ayrı bir yere konumlandırıyorum. Çünkü onlardan haklı olarak tepkiler aldık. Onun dışında ben de girişteki kaplumbağa sahnesini koyup koymama konusunda çok düşündüm. Ben metaforların göze sokulmasından hoşlanmıyorum. Ama bütün filmi düşündüğümde tuhaf bir şekilde kaplumbağa, direnen, çabalayan, durdurulan, dayak yiyen ana karakterimiz İbrahim ile çok özdeşliyordu. Belki ikinci ya da üçüncü filmimde böyle metaforik bir sahne koymam ama Sarı Sıcak’ta koymayı tercih ettim. Yalnız sahneyi çekerken kaplumbağanın zarar görmemesi konusunda çok hassas davrandık, gene de bazı seyircilere kötü hissettirdiysek de bu konuda onlardan özür diliyorum.

“İbrahim’i oynayacak oyuncunun doğru seçim olması, film için önemliydi.”

Cast aşamasına geldiğinizde oyuncular konusunda nasıl kararlar aldınız?

Aytaç’ı (Uşun) ilk kez “Toz Ruhu” filminde izlemiş ve kendisinin o filmdeki doğallığından etkilenmiştim. Tabii buna rağmen denediğimiz yirmi sekiz oyuncu arasında Aytaç’ta karar kılmak o kadar kolay olmadı. Çünkü İbrahim’i oynayacak oyuncunun doğru seçim olması, film için önemliydi. Aytaç’ı seçtikten sonra işimizi şansa bırakmadık, benim de oyunculuğunu çok beğendiğim, sevdiğim Tansu Biçer’den Aytaç’ın oyuncu koçu olmasını istedik. Aytaç dışında yerel oyuncuların seçiminde ve role hazırlanma konusunda çok çaba harcadık. Profesyonel oyuncumuz çok azdı. Zaten onlardan da, oyunculuk anlamında yerel cast’a yaklaşmalarını istedik, ön hazırlığı da uzun tutarak bunun altından öyle kalkmaya çalıştık…

Film, güçlü sinematografisiyle de karşımıza çıkıyor. Görüntü yönetimi için nasıl çalışmalar yaptınız?

Görüntü yönetiminde, Macar Görüntü Yönetmeni Marton Miklauzic ile çalıştık. Çekimlerimiz de Mersin-Tarsus tarafında gerçekleşti. Biz de görüntü yönetmeniyle büyülü bir atmosfer yaratmak istedik. Arka plana da çok yüklendik, dikkat ettiğinizde orada da olaylar oluyor. Tarlanın arkasındaki fabrika hep düşünülmüştü mesela. Filmin özeti de orada gizli. Aslında başka bir tarlada çekecektik ve o tarlada da fabrika görünüyordu. Ama sonra diğer tarlaya gittiğimde arkası fabrika ve tarlada patlıcan ekilmiş. Ve o anda sinemanın şansının yeniden karşıma çıktığını fark ettim.

Çekimleriniz nasıl geçti, ne kadar sürdü?

Tüm zorluklara ve aksaklıklara rağmen eğlenceli ve keyifli geçen bir set ortamımız vardı. Yoğun bir çalışmanın ardından çekimlerimizi 25 günde bitirdik.

“Sarı Sıcak”ın dünya prömiyerini Moskova’da yaptınız. İlk gösterim nasıl geçti, tepkiler nasıldı?

Moskova’da heyecanımız üst safhadaydı. Çünkü İstanbul Film Festivali’nde alınan ödüllerin tesadüfi olmadığını en azından kendime ispat etmek istiyordum. Moskova’da ilk gösterimimiz çok coşkulu geçti, iyi bir izleyici profili vardı. 1500 kişilik salonda çok az boş yer kaldı. Film sonrası tepkiler inanılmazdı. Bana bu film birilerinin yüreğine dokunuyor hissini yaşatmıştı. Ki bu his bir yönetmen için çok değerlidir. Tabii ilk uluslararası deneyimimde, böyle büyük bir festivalden “En İyi Yönetmen” ödülüyle dönmek beni çok mutlu etti.

“Sarı Sıcak”’ın ardından yeni hikâyeleriniz var mı?

Evet, hikâyem ve hatta hikâyelerim var. Tekrar denemek istiyorum, bakalım hayırlısı. (Gülümsüyor)