Yine heyecanlı heyecanlı, bir röportaj için hazırlanıyorum. Bu kez farklı olacak, çünkü iki oyuncuyla birlikte olacak ve üç kişi atışmalı olacak diye kafamda geçiriyorum. Ve ikiliyle bir araya geldiğimizde çok keyifli ve heyecanlı bir ikiliyle karşılaşıyorum. Birkaç ay önce “Ayrılık” adlı oyun için bir araya gelen Sevinç Erbulak ve Fırat Tanış’la ilk başta oyunu konuşuyoruz.

Bol kahkahalı ve eğlenceli şekilde “Ayrılık”ı izlemiş kadar olduktan sonra, Fırat Tanış’la “Gelin Tanış Olalım” oyununu ve yeni projelerini konuşuyoruz. Sevinç Erbulak’la olan bölümümüz ise biraz uzun. Çünkü laf lafı açıyor ve konular biraz fazla. Arada Fırat Tanış bize eline aldığı fotoğraf makinemle eşlik ederken bir yandan yorumlarıyla bizlere katılıyor. Sanırım benim ilk eforlu, bol kahkaha attığım, dertlendiğim, hem de bir şeyler öğrendiğim yani kısacası dolu dolu bir röportaj vakti oldu. E o zaman sizleri daha fazla meraklandırmadan röportajımıza hemen geçelim…

“Ayrılıklarını unutan bir çift”

Sevinç hanım çok sevdiğimiz oyunculardansınız. Bu dönem, dizi ve tiyatro bir arada sizin için nasıl geçiyor?

Çok teşekkür ederim, çok yoğun geçiyor. Ama çok güzel gidiyor, bu bizim sevdiğimiz bir iş.

Fırat bey sizin 2 oyun ve dizinin olduğu bir dönem, nasıl geçiyor?

Her şey yolunda gidiyor. Koşturmacalı ve bol tempolu bir dönem ama bir sıkıntı yok benim için.

Birlikte oynadığınız “Ayrılık” oyununda, ayrılmış bir çiftin uzun zaman sonra bir araya gelmesinden doğan komik olaylar var. Sizler nasıl yorumluyorsunuz?

S.E.: Adama göre 1 yıl 12, kadına göre 1 yıl 13 ay geçmiş. Bir sabah adam, kadına geliyor. Birlikte oturdukları eve geliyorlar ve ayrıldıklarını unutuyorlar. Önce çok hatırlar gibi başlıyorlar ama, sonra bir evlilikte olabilecek her şey yeniden başladığı için, bence uzun bir süre ayrı olduklarını unutuyorlar.

Bu oyun için ikinizin buluşması nasıl gerçekleşti?

F.T.: Sevinç anlatsın.

S.E.: O soruyu Fırat anlatıyor.

F.T.: Lütfen sen anlatır mısın, senin tarafından nasıl göründüğünü merak ediyorum.

S.E.: Biz aslında Fırat’la Şehir Tiyatroları’nda oynarken, orada bir oyunda denk gelememiş iki oyuncuyuz. Böyle birbirimizden bağımsız bir şekilde bunu düşünüyormuşuz. Ben onun bir oyununu izlerken düşünüyordum zaten. 300 oyunculu bir tiyatroda, hele ki oyun uzun sürüyorsa denk gelmek zor tabi ve olmadı hiç. Sonra o tiyatroda yaşadığım o malum dönemin başındayken, ben bir daha hiç oyunculuk yapamayacağımı ve sahneye çıkmayacağımı düşünüyordum. O ara Fırat aradı beni ve “Oyunu oynayalım mı?” dedi. Ben de “Oynayalım, ne oynayacağız?” diye sordum. O da Ayrılık’tan bahsetti. Ben de hatırlıyordum o oyunu ve Fırat’tan senaryoyu göndermesini istedim. Daha sonra şartlar oluştu ve sahnelemeye başladık. Ama Fırat bunun planını daha önceden yapmış zaten. Bu yaşadığım şey olmasaydı da biz bu oyunu oynardık bence.

“Fırat’a ‘10 sene daha oynarız.’ dediğini hatırlatıyorum.”

Fırat bey, çok güzel bir destek vermişsiniz Sevinç hanıma o dönemde bence…

F.T.: Tamamen çıkar ilişkisiydi. (Gülüyoruz) Şaka bir yana, çok iyi oldu kesinlikle bu buluşma.

S.E.: Ben de gerçekten dedin sandım bir an. (Gülüyoruz) Sonra bir de “Ne kadar zaman oynarız?” diye sordum. O da “10 sene oynarız.” dedi. Şimdi Fırat’a dönüp dönüp Fırat’a onu hatırlatıyorum: “10 sene oynayacağız, değil mi?” diye soruyorum. (Gülüyoruz)

Yaşlanana kadar oynayabilirsiniz belki…

S.E. : 10 senede yaşlanmayız ki. (Gülüyoruz) 40’ız 50 olacağız, daha iyi. O zaman 20 sene 12 aydır ayrı olurlar. Oyunda karakterlerin özel olarak belirgin bir yaşları yok. Bence aşağı yukarı bizim yaş aralığımızdalar. Ben kişisel olarak, 10 sene oynamamızda bir sakınca görmüyorum. Fırat’a da onu diyorum: “Sen ne yaparsan yap, arada oyunların da olsun. 10 sene devam ettirelim bu oyunu.”

Oyunda canlandırdığınız kadın ve erkek nasıl karakterler?

S.E. : Korkunç! (Gülüyoruz)

F.T. : Bunlar modern insanlar aslında, çelişkiler yumağı. Çelişki içerisindeki bir kadın ve bir erkek karakteri canlandırıyoruz. Mesela, nasıl tanıştıklarına dair bir fikirleri var. Fakat konuştukça bir ortaya çıkıyor ki, aslında öyle tanışmamışlar.

S.E. : Her şeyi yanlış hatırlıyorlar. Aynı olayı farklı anlatıyorlar. (Gülüyoruz)

Hafıza kaybı yaşamış gibi…

F.T. : Gibi. Yani bir kaza geçirip hafıza kaybı yaşamıyorlar ama, doğru bildikleri yanlış çıkıyor. Kendilerince çelişkileri, çıkmazları, inatları olan; her modern erkek ve kadın gibi ama çok genel geçer bir çift. İsimleri, yaşları ve meslekleri belirtilmemiş.

Nasıl sesleniyorlar birbirlerine peki?

F.T. : Bir şey söylemiyorlar. Biraz da öyledir zaten. Birbirini 4-5 senedir tanıyan insanlar, bir süre sora “sen” falan der artık.

S.E. : Sinirlenince çiftler birbirlerine isimleriyle hitap eder genelde.

“Yaşlara göre ayrılığı başka türlü algılıyoruz.“

 “Ayrılık” ın hayatınıza katkıları var mı peki?

F.T. : Mutlaka olmuştur tabi. Ama biz bu işten eğlence ve keyif alıyoruz daha çok.

S.E. : Ayrılına bilirmiş ya falan dedik. (Gülüyoruz) Ama başka dert olmasın diyor bu durumlarda Fırat. Yani gerçekten, yaşlara göre ayrılığı başka türlü algılıyoruz. Her yaşta ayrılıyoruz, sadece sevgiliden de değil.

F.T. : Bu dünyadan da ayrılıyoruz yahu.

S.E. : En kötüsü de bence o olacak. Onu da hissetmeyeceğimiz için, sıkıntı yok yani.

F.T. : “Tam ayrılmaya çalışırken, birden bire ben de ayrıldım ulan!” falan gibi bir iddiada olan bir oyun değil zaten. Ben şahsen öyle, rolün etkisine girip çıkamayan bir oyuncu da değilim.

S.E. : Öyle bir şey yaşayan varsa çok kötü bir durum oluyor zaten. Keyif almak en güzeli.

25 Ocak’tan bu yana “Ayrılık”ı sahneliyorsunuz. Nasıl tepkiler geliyor?

S.E. : Çok iyi geri dönüşler alıyoruz. Fırat bazen sahnede “İzninizle biraz eğleneceğiz, güleceğiz.” diyor. Herkes bu ara genel olarak depresif olduğu için, izleyenlere de bize de herkese çok iyi geldi.

Ankara seyircisi hakkında neler düşünüyorsunuz?

F.T. : Daha önce turneyle çok geldim Ankara’ya. Çok meşhurdur Ankara izleyicisi. İlgili, dikkatli ve iyi bir seyircidir. Oyunumuza erkenden yer bitmiş mesela. Ankara’da tiyatroya yoğun bir ilgi var bence. Ankara şehrini çok bildiğimi söyleyemem. Benim ailem genelde demiryolcusudur. Eskiden bir yere giderken trenle gelip, Ankara garında vakit geçirirdik. O yüzden bende tren kültüründen bildiğim bir Ankara vardır.

Fırat Tanış: ” ‘Gelin Tanış Olalım’da deyişler var.”

‘Gelin Tanış Olalım’ oyunu da bir yandan devam ediyor. Tiyatroyu müzik, türkü ve deyişler katarak tek kişilik bir oyun yapıyorsunuz.

Oyunda genel olarak deyişler var. Türkü demek, teknik bir ifade olarak doğru olur mu bilmem. Ama beynelmilel bir söyleyişle türkü diyoruz.

İnternette oyunla ilgili ‘Tiyatroyu Türk Halk Müziği türküleriyle birleştirmek’ üzerinden tanımlama yapılmış.

O da ayrı bir tuhaf aslında. Türk Halk Müziği zaten başlı başına kavramsal olarak bir kaos. Çünkü meselenin içine girildiğinde, tırnak içinde bir ukalalık yapayım, türkü ve şarkı dediğimiz iki farklı fon var. Biz batı müziklerine şarkı demek, ya da herhangi bir ezgisi olan bir şeye şarkı deme eğilimindeyiz. Ama folklorik değeri var ise türkü deme eğilimindeyiz. Halbuki literatürde türkü türkiden, şarkı şarkiden gelir diye geçiyor. Mesela Kürtçe bir türkü söylediğini iddia eden varsa, tuhaf olabilir. Türk Halk Müziği de enteresan bir tanım. Anadolu’nun içerisinde yaşayan birçok halk var, sadece Türk halkı yok. O yüzden içinden çıkılması zor tanımlar olabiliyor. Gelin Tanış Olalım’ın içerisinde 11 deyiş var demek, Alevi Bektaşi geleneğinin daha çok müzikle ifade etmesi durumu aslında. Hatta 12 de diyebiliriz. 12. deyiş de, en son seyirciye yolluk oluyor.

“ ‘Gelin Tanış Olalım’da birçok kültürden örnekler gösteriyoruz. “

O deyişleri nasıl seçtiniz peki?

Valla biraz zor oldu tabi. Çünkü orası derya deniz, o kadar çok malzeme var ki. Fakat bu deyişlerin seçiminde, bizim dramatik izleğimizin yolculuğu yön gösterdi. Kanaatkarlık, empati, dayanışma, tevazu, kibir ve aşk gibi istasyonlardan geçiyor oyun. Bu biraz deyiş seçimini kolaylaştırdı. Ama bu oyun Alevi-Bektaşi kültürü üzerine bir oyun değil. Fakat, ister istemez ondan bahsediyoruz. O kültürden de başka kültürlerden de örnekler gösteriyoruz. Oyunda cerrahiler de dile gelip konuşabiliyor. Bir müzikal diyebiliriz “Gelin Tanış Olalım” için…

Yeni başlayan İstanbullu Gelin dizisine dahil oldunuz, o nasıl gidiyor?

Daha çok yeni başladık. Yolunda gidiyor. Canlandırdığım karakter karanlık bir tip sayılabilir, denebilir. Bakalım neye göre kime göre karanlık, onlar da enteresan şeyler. Ama bu dizilerde yaşanan reyting olaylarını çok anlamlandıramıyorum. Birileri bir takım sayılardan bahsediyor. O biraz can sıkıyor tabi.

Son dönemlerde birçok sinema filminde sizi gördük ve görmeye de devam ediyoruz…

2012-2014 döneminde çok fazla bir sinema çalışması yaptım. Ama sonra ülkedeki siyasi gündemlerden ötürü, tabi ki yapımcılar veya dağıtımcılar filmleri 2 yıllık bir sürece yaymak yerine hemen vizyona sokmak istediler. Birden bire bu dönemler de benim dönemim gibi bir şey oldu. Öyle bir rahatsızlık veriş olabilirim izleyenlere. (Gülüyoruz)

“Sinemanın daha çok yönetmen sanatı olduğunu düşünüyorum. “

Oyunculuğu sinema, tiyatro ve diziye göre nasıl ayırırsınız?

Oyunculuk, oyunculuktur. Sinemada ya da tiyatroda benim için fark etmez. Animatörlük de bir oyunculuktur, bambaşka kriterleri ve kuralları var tabi. Elbette sinema ve televizyon arasında da böyle şeyler var. Ama ben sinemada oynayabilmek için illa da oyuncu olmak gerekmediğini düşünenlerdenim. Hatta illa insan da oynayacak diye bir şey yok. Animasyon diye de bir dal var sonuçta. Sinemanın ben daha çok yönetmen sanatı olduğunu düşünüyorum. Tiyatroda da yönetmen, sürecin içinde önemli bir yerde duruyor, ama oyunculuk tiyatroda daha önemli bir konumda oluyor. Eğer ki burada vizyonunu ve tecrübeniz yoksa, eliniz ayağınız birbirine girebilir.

Sevinç Erbulak: “Dönemeyen arkadaşlarım gelene kadar, tiyatro bana eski anlamını ifade etmiyor.”

Bir dönem İstanbul Şehir Tiyatroları’ndan açığa alındınız, ardından Aralık 2016’da döndünüz. Bu ayrılık sürecinde neler yaşadınız?

48 saat hissettiklerimle, sonra süreç kendini yeniden şekillendirip sonuçlanana kadar hissettiklerim arasında gezegenler farkı vardı. Cuma günü haber aldıktan sonra Cumartesi ve Pazar günlerimi çok kötü geçirdim. Ben o kurumda çeyrek asırdır sahneye çıktığım için; benim için sahne bitti, oyunculuk bitti dedim. Önce bir kuruma küsüyorsun tabi. Sonra, bu derece emek verdiğim ve içinde hayatımda en sevdiğim insanlardan oluşan kocaman bir sistemin kendisiyle ilgili sorunlarım olduğunu düşündüm. 48 saatlik sürecin bitmesinin ardından, bu deli saçmalığının çözülmesini bekledik arkadaşlarımla birlikte. Süreç dört kişi olarak bizim için olumlu sonuçlandı. Dünyaya nereden baktığımızı açık açık söyleyebildiğimiz için mi, ki bence bunun aksi mümkün mü ki, ya da sanatçı dediğimiz insanın bir tavrı, bir duruşu olmayacak mı ki de bunları nasıl konuşuyoruz, anlayamıyorum. Ama bunlar konuşulacak şeyler olmadığından değil, herkesin baktığı bir yer var Dünyada.

Çalmadığın, çırpmadığın, kul hakkına girmediğin ay da bir canlıyı öldürmediğin müddetçe zaten ne konuda cezalandırılırsın bilmiyorum. Çok büyük bir ceza tabi, kendi ülkenden edilmek gibi bir şey aslında. Bir süre sonra öyle oluyor, hangi kurum olduğu önemli değil, uzun süre çalıştığınız yer anlamında söylüyorum. Dışarıdaki diğer arkadaşlarım dönene kadar zaten, bana eski ifade ettiği şeyi de ifade etmiyor. İşini bu kadar iyi yapan üç kişinin orada olmaması çok kötü. Onlar işlerini sade orada yapamamaya başladılar. Ama bence bu da bir çalma, bu da bir kul hakkında girme. Seyirciden Levent Üzümcü’yü, Ragıp Yavuz’u ve Kemal Kocatürk’ü çalmak aslında. Onlar için de bu durum olumlu yönde çözülene kadar, benim hissim eski hissim gibi değil orada. Dostluklarım, arkadaşlıklarım baki ama o da herkesle değil tabi.

“Negatif duygular bir süre sonra geçiyor, Umut hep var, bir nehir gibi alttan akıyor.”

Zor görünen bir durum sanırım…

Oradan baktığında zor bir şey gibi görünüyor, ama aslında öyle değil. O çok üzücü kısmı bittikten sonra, şu an bu böyle. Bunu nasıl çözebiliriz gibi kendime göre daha sert ve daha başka formüllerim oldu hayatta. Geçen şeyleri sana söyleyeyim; öfke, üzüntü ve hüsran gibi bir takım negatif duygular geçiyor. Umut hep var, bir nehir gibi alttan akıyor. Çok küçük kum taneleri hakkında konuşuyoruz, yaşadığımı ülkenin geneline baktığımız zaman. Çözülmesi gereken o kadar çok şey var ki, o kadar çok haksızlık var ki… Ülke olarak genel bir ahlaki çöküntü yaşadığımızı ve kantarın topuzunun çok kaçtığını düşünüyorum ben. Birey birey herkesin kendi erdem fikriyle yüzleşip, bunu hayatına geçirdiğinde daha iyi olacak görünüyor. Hala soru işaretleri var kafamda. Neden uzaklaştırıldığım söylendi. Çok trajikomik bir nedendi, ama dönüşümüzün nedenini ben hala bilmiyorum mesela. O gerekçeyle bir ilişiğimiz olmadığı anlaşılınca durum netleşti diye düşünüyorum.

Geri dönüp baktığınızda hayatınızda ne gidi değişimler gözlüyorsunuz?

Aidiyet duygunla ilgili bir sarsıntı oluyor böyle bir durumda. Ama bir sürü ilişki biçimini yanlış yerleştirdiğini fark edip kendi düzeltmeni yapıyorsun, bu iyi bir şey. Çevren küçülüyor. Değişim, dönüşüm yaşıyorsun, bunlar güzel şeyler. Hayat duruşunda tutarlılık iyi bir şey. Ama sabit ve yerinde sürekli duran hiçbir şeyi seviyorum. Bir annenin çocuğuna karşı bile değişiyor olması lazım bence. “Asla yapmam” ya da “yıllardır söylerim ve hep böyledir” gibi cümleleri çok iddialı ve ürkütücü buluyorum. Eskiden böyle keskin görüşlerim vardı aslında, ondan her şey olabilir, insandır, belli olmaza geçtim. Süreç farklı işliyor şu anda, ama çözülmesi gereken çok şey var.

“Müjdat Gezen, süreci çok iyi yönetti.”

İstanbul Müjdat Gezen Sanat Merkezi’ndeki kundaklama hepimizin canını yaktı. Hatta bununla ilgili siz de bir yazı kaleme aldınız. Oranın mezunlarından ve eğitmenlerinden biri olarak neler hissettiniz?

Ben Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nden 17 sene önce mezun olup, asistanlık yapmaya başlayıp sonra eğitmen olmuştum. Tabi orada bir tahta köşkü yakmaya çalışmadı o şahıs. Orada bir zihniyeti, bir düşünce biçimini, içindeki bütün öğrencileri yakmak istedi. Sadece beden olarak değil, mümkünse onu da yapma istediğine çok eminim. Özellikle çocukların vize zamanında olsaydı, öğrencilerim yanabilirdi. Müjdat Hocanın sorduğu ilk şeylerden birisi, bahçede baktığımız Boncuk adında bir kedi var, “Ona bir şey oldu mu “ diye sormuş. Böyle yüreği olan bir adam oranın kurucusu. Müjdat hoca hep; “Umarım iyi oyuncular olursunuz tabi, mezun olunca. Ama adam olmayı başarın, meziyettir adam olmak.” der. Adam olmayan biri herhâlde denedi bu şeyi. Zaten kendi çıkardığı ateşten korkarak kaçıyor.

Ben bu arada o yakalanan şahsın da o kişi olduğunu düşünmüyorum. Çünkü görüntülerdeki çocukla yakalanan adam arasında bir 20 sene var gibi. Sanırım çıktı içeriden. Bu ülkede içeri girmek de çıkmak da kolay. Arayanlar, çiçek gönderenler, geçmiş olsuna gelenler açısından da enteresan bir sağduyu gelişti bu olaydan sonra orada. Galiba insanlar hakkaniyetsizlikler karşısında, çok da fazla her şey gözetmemeye başladılar. Kişisel olarak, buna teşebbüs eden insanın bir daha bu veya benzeri açıdan böyle eylemler yapmaya kalkışmayacağı konusunda umudum yok. Yine gece bekçimiz Mahmut abidir okulu bundan kurtaran. Uyanmasa ya da çocuğun üstündeki ateşi söndürmese, sabah orayı kül bir şekilde bulabilirdik. Müjdat hoca da süreci çok iyi yönetti. Bu olayın neden olduğu hala çözülenmiş değil bence. Bunun bir şekilde ortaya çıkıp bunu yapanların cezalandırılması en büyük temennim. İnşallah bundan sonra dünyanın bir yerinde, bu gibi olaylar yaşanmaz.

“No: 309, çok güzel insanların olduğu bir set.”

Şu sıra sizin de rol aldığınız No: 309 dizisini ben de çok severek izliyorum. Canlandırdığınız Betül karakteri kendi deyimiyle hep fitne fesat peşinde. Nasıl gidiyor No: 309?

Çok güzel gidiyor. Ben senaryoyu ilk okuduğumda, çok kendimi görmediğimi düşünmüştüm. Ama sonra görmek zorunda mıyım dedim, çünkü daha önce hiç oynamadığım bir zemin o benim çünkü. Deli bir kadın. Biraz da böyle büyük bir çocuğu var falan: Betül, 40 yaşında, anne. Ben de öyleyim aslında. Sportmen oyuncular tarafından oynanıyor roller. Sportmenden kastım, oyuncu atletler ve sahne maratonunu bilen oyuncuların olduğu bir ekip var; Sumru, Suat abi, Beyti, Özlem, Cihan, Ceren, Fatma gibi daha sayarak devam edebiliyorum. Son zamanlarda bence özellikle böyle iyi seçiliyor, çünkü sahne pratiği televizyona da olumlu yansıyor. Çok güzel insanların olduğu bir set ve çok kısmetli gitti. Ben çok memnunum kendi adıma ve yapımcımız da iyi ki beni ikna etmiş. İlk okuduğumda Yıldız rolünü oynamak istemiştim. Daha sonra en hayırlısı oldu.

Yıldız ve Betül arasındaki elti atışmaları da çok keyif veriyor…

Evet, son zamanlarda çok denk gelmedik. Bu ara onunla bizi kafa kafaya getirdiler. (Gülüyoruz) Çok memnumum, sevdiğim işi yapabilme ve babamın dediği gibi “Sevdiğimiz işi yapıyoruz ve üstüne kazancımız alıyoruz.” şansı durumu var. Çünkü ben bu ülkede büyük bir çoğunluğun, gönlünde yatan aslanda hemhal olduğunu düşünmüyorum. İnsanlar kazandıkları bölüm neyse, aileler üniversite mezunu olmalarını istiyor. Ben kızım da büyüyor. Hiç paniklemiyorum, çünkü erken paniklemenin gereği yok. Her sene değişen sınav ve not istemi var. Ve Kavin üniversiteye girene kadar ne değişecek bilmiyorum ve uzun yolumuz var. Öyle bir ülke istiyorum ki, insanların yetenekleri ve aşkları olan mesleğin bölümünü, okulunu okusun. Bence böylece otobüste, metroda bile insanlar sabahları günaydını daha cömertçe söyler hale gelecek gibi geliyor.

“Süper Baba ve Baba Evi yayınlanırken, sokakta insan olmazdı.”

İzleyicinin sizi tanıdığı ilk diziler Süper Baba, Baba Evi ve Kuzenlerim. Yayınlandığı dönemin izlenen projeleriydi onlar da. Geri dönüp baktığınızda o klasik diziler size ne hissettiriyor?

O yapımların bir parçası olabildiğim için o zamanlarda, kendimi mutlu ve iyi hissediyorum. Çünkü çok güzel işlerdi. O zamanlar çok farklıydı televizyon, bugünkü gibi kanal sayısından dizi sayısına kadar bu kadar çok önermesi yoktu. Bugünkü yarışta ne olurlardı durumunu kestirmek çok zor, kuşkusuz bir izleyicileri olurdu tabi. O zamanlar, bugünün milli maçında olan sonuçları alıyorduk. Özellikle Süper Baba ve Baba Evi’nin sezon finallerinde haber yapılırdı ve yayın zamanı sokakta insan olmazdı. Çünkü her evde bizim dizi izleniyordu. Özel kanalların yeni başladığı ve haftalık 2 kadar dizisi olan kanalların dönemiydi. O dönem de Çok sevilmiş 5-7 yapım sayılabilir. Dizi süreleri 45 dakikaydı, reklamlarla birlikte 60 dakika sürüyordu. Şimdi diziler kemiksiz 160 dakika, reklamla birlikte 200’e kadar çıkıyor. Yani demek istediğim şu, o yılların 5 bölümü, şu zamanın 1 bölümü.

Umarım daha çok uzun olacak zamanlara koşmuyoruzdur. Teknik ekibin bile ikiye bölünüyor kimi zaman, yetişmiyor çünkü. Yakında oyuncuları da kopyalayıp aynı anda iki sette olmamızı sağlayacaklar diye korkuyorum. Romantik bir şekilde umuyorum ki bu süreler bir an önce kısalır, çünkü sektör hızlıca kendini bu hızla tüketiyor. Üstelik bir hafta boyunca bizim çok emek vererek çektiğimiz bir işi, evde bazen bir ses olarak gayri ihtiyari algılayan birçok insan var. Nasıl olsa tekrarını izlerim ya da internetten bakarım diyor.

İnternet dizileri de çıkmaya başladı…

İnternet dizileri beni heyecanlandırıyor aslında. Hem süre anlamında, hem kendilerini produce eden oyuncular da oluyor. Daha anlayabilmiş değilim, çok yeni başlandı ama süre olarak cezbedici. Bakalım internet dizileri, televizyon dizilerin dövebilecek mi hep birlikte göreceğiz.

Sizi sinemada Beş Vakit, Prensesin Uykusu ve Karışık Kaset filmlerinden gördük. Sinema hakkında neler düşünüyorsunuz?

Benim çok fazla sinema projem olmadı. Çok seviyorum ama sinemayı. Birlikte çalışmak istediğim yönetmenler de var. Kısa film çok çekiyorum mesela burada kısmetim açık. O kısmet de oyuncudan oyuncuya aktarılıyor. Bir oyuncu arkadaşına teklif etmiş oluyor yönetmen, kısa bir rol olunca mesela kim oynayacak deniyor genelde oyuncular arasında. Biz bir isim önerince de genç yönetmense de “Gerçekten oynar mı?” diye soruyor. Derdini güzel anlatan, gerçekten bir derdi olan ve bunu çok yepyeni ve duru şekilde anlatabilen hikayelerle çok ilgileniyorum, kısa veya uzun metraj fark etmez.

“Her projede başlamadan önce ‘Neden beni düşündünüz’ diye sorarım.”

Karışk Kaset filminde sizi gördüğümde çok mutlu olmuştum mesela…

Karışık Kaset mesela benim için özel bir projedir. Çünkü yönetmen Tunç, teklif ettiğinde neden ben diye sormuştum. Ben her projede sorarım bunu: “Neden beni düşündünüz?” diye. Tunç da bir fotoğraf gösterdi bana, sahil beldesi bir yerde arkası denize dönük bir kadın vardı. Bana hiç benzemiyordu ama, “Bu fotoğraftaki enerjiyle o karakteri çok bağdaştırdım ve bu fotoğrafa baktığımda aklıma sen geldin.” demişti. Yani senaryoyu okumadan kabul edecektim, sonra prosedür olarak okudum tabi. Kitabı da sorasında okudum. Ben genç kuşak yönetmenleri tiyatroda da sinemada da çok seviyorum. Onlardan yeni şeyler öğrendiğimizi düşünüyorum. Usta yönetmenleri de bir kenara atmamak gerek onlar ustalar adı üstünde. Ama ilk filmlerin önemi var bence.

“Çağan Irmak’la çalışmak, bir ayrıcalıktır.”

Prensesin Uykusu da farklı solukta bir filmdi. Çağan Irmak’la iletişiminiz nasıldı?

Çağan da yazarken gören yönetmenlerden. Onun için onun duygusu, onunla çalışırken de bir oyuncuya güven veriyor. Pazarda satılan bir şey alıyormuş gibi bakmıyor olaya, sektör ister istemez öyle biraz çünkü. Çağan da yazarken oyuncusunu çoğunlukla görenlerden. Bir şeyin hayalini kuruyor ve yazarken gözünün önüne geliyor. Prensesin Uykusu’nun şarkısı Çağan için çok özel bir yerde duruyormuş. Yaratıcılar böyle şeyler düşünür, her zaman hayata geçmeye biliyor. Bu geçenlerden biri oldu. Bir müzikal oyunumuz vardı o dönem ve Çağan da onu izlemişti. Çağlar (Çorumlu) ’ı da orada görmüştü ilk defa. Biz zaten Çağlar’la uzun süredir tanışıyorduk. Ben bir şey yazıyorum dediğinde, benim heyecandan nefesim kesilmişti. Öyle bir şey dediği zaman, o gerçekleşsin ya da gerçekleşmesin, en azında bir şeyler yazdıracak heyecanda olduğunu hissetmek çok güzeldi kendi adıma.

Ödül de almıştınız hatta filmle, eminim birçok kazanımı da olmuştur size…

Ödül tarafı da çok güzel, keyifli. Ödülün yanında bana başka şeyler de kazandırdı. Çok iyi hatırladığım bir film. Dönüp dönüp baktığım ve kendimi tanımakta zorluk çektiğim çok başka bir karakterdi. Ben o karakteri aramıştım hatta, kim, kime benziyor ve nasıl biri diye. Gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki; Çağan’la çalışmak da bir ayrıcalıktır. Çağan başkadır. Çağan’ın oyuncu yönetimi de, senaryosundaki Çağan da… Her filminde çok imzası oluyor. Hem oyuncu koçluğu yapmada, hem yazmada, hem de yönetmedeki kıvraklığı ve becerisiyle; oyuncuya verdiği sonsuzca güven duygusuyla bence oynayabileceğinizin çok ötesinde bir şey ortaya çıkarıyorsunuz. Çağan’la yolumuzun bir kez daha kesişeceğini hissediyorum. Çünkü onun dünyasını çok seviyorum. Çok örnek isimlerdendir. Reha Erdem de öyledir. Beş Vakit filminde çok iyi çalıştık. Az sinema filmim olup, bu konunun şanslılarındanım aslında. Üçü de çok güzel setlerdi. İnşallah daha çok olur.