“Aylaklık bütün psikolojinin başıdır.”
Nietzsche

Flaneur, yaşamın içerisinde kendi hakikatine ulaşmak adına yersiz yurtsuzluğu seçmiş kişidir. Flaneur, düşünce gücünü çoğunlukla hareket halinde olmasından alır. Hareket onun kendini yaratabilmesinin ve yenileyebilmesinin bir zorunluluğudur. Onun için herhangi bir kimliği kabul etmek denilen bir ait oluş yoktur. Yaşamında daima kendine karşı olmanın getirdiği yoğun bir meşguliyet vardır. Kahraman olmayı, örnek alınmayı, hiç mi hiç istemez. Tek arzusu aylaklığı kullanarak yaşamı ve kendi varlığını çözümlemektir. Usunda yer alan kendilik bilinci onun hem lanetidir, hem de kurtarıcısı; kimi zaman bu farkındalıktan dolayı azap duyar, kimi zaman ise kendini aramanın getirdiği yorgunluktan haz duyar. Başka bir deyişle flaneur’ün hayata kendini borçlu hissettiği ödev; değerlerin yeniden yaratılmasıdır. Onun belki de tek gayesi ödevini tamamlamış olmaktır.

Flaneur kavramı, 20. Yüzyıl filozoflarından Walter Benjamin’in Pasajlar adlı kitabında ele aldığı konulardan biridir. Baudelaire’e göre flaneur: “Kalabalığın adamı diye nitelendirilir.”1 Poe’ya göre ise flaneur: “Her şeyden önce kendini içinde bulunduğu toplumda tedirgin hisseden biridir.”2 Benjamin’e göre ise: “Cadde flaneur için konuta dönüşür; sokaktaki adam kendi dört duvarının arasında nasıl evinde olduğunu duyumsarsa flaneur de bina cepheleri arasında kendini evindeymiş gibi duyumsar. Onun gözünde emaye kaplı, parlak firma tabelaları aşağı yukarı bir burjuva salonundaki yağlı boya tablo gibi bir duvar süsüdür; duvarlar not defterini dayadığı yazı masasıdır; gazete kulübeleri kitaplıklarıdır; cafelerin balkonları da işini bitirdikten sonra eğilip sokağa baktığı cumbalardır.”3

Kombinasyonların ortaya çıkabilmesi için, gerekli bileşenlerin bir araya gelmesi gerekir. Flaneur, yalnız kalma, düşünme, kitaplarla vakit geçirme ve hareket halinde oluş gibi bileşenlerin bir araya gelmesi sonucu ortaya çıkan bir kombinasyondur. En önemli bileşeni merkezsizliktir. Kalabalık, bu noktada flaneur’ün daima karşısında yer alır. Kalabalık, kendi öznesini yaratmak için sürekli inşa halindedir.

Aylaklık, flaneur’ün toplumsal düzene isyan etme şeklidir. Yerleşik düzeni, yersiz yurtsuzlaşma hareketleriyle kırmaya çalışır ve ötekileri de buna teşvik eder. Tektipleşme, gözetim, terbiye edilme ve kapatılma gibi sabit güçlere karşı aylak oluş, bu düzenekten kaçmanın en etkili yollarından biridir. Flaneur: sanatçısı, filozofu, yazarı… ile beraber onlarla işbirliği yaparak, gizliden gizliye bir değer yıkıcılığına hizmet eder. Asıl amaç, insanın evcilleştirilmesine karşı koymaktır. Yolunu gönüllü olarak kaybeden flaneur, ötekileri de yoldan çıkmaya davet eder. Bu yüzden ötekilerin gözünde daima bir yabancıdır. Çünkü hep bir bilinmeyenin peşindedir, sınırlarını sonsuza kadar kaldırma arzusu içindedir.

Robert Musil’in Niteliksiz Adamı Ulrich

Ulrich, namı diyar Niteliksiz Adam, ama yazarın niteliksiz bir adamdan kastı ironik bir çağrışıma yol açma çabasıdır. Musil, Niteliksiz Adam’ın gözünden bize Avusturya-Macaristan İmparatorluğunu ve Batı uygarlığının çöküşünü anlatır. Ulrich, aristokrat bir ailenin çocuğudur, babasının imparatorluk ile ilişkisi onun entelektüel çevrelerle ilişkisini olumlu etkilemiştir. Pek çok şey hakkında niteliksiz bir oluşa sahip fakat yaşama, sanata, felsefeye bakış açısı söz konusu olduğunda kimse onun kadar özgün ve düşündürücü bir bakış açısı ortaya koyamıyor. Ulrich, kendi hakikatini arayan bir adamdır. Onu diğer karakterlerden ayıran temel fark, kendi ruhsal eksikliğini aramasında yatar. Ama bunu bilindik sınırlar içerisinde değil, daha çok belirsizlikler ve yıkımlar üzerinde gerçekleştirir. Eleştirel düşünce yöntemi Ulrich’in en önemli silahlarından biridir bununla: yıkımın eşiğinde olan imparatorluk üzerinden Avrupa kültürünün çarpık, formüle indirgenmiş, tek benci dayatmalara karşı keskin yıkıcı eleştiriler yapar. Ulrich’e göre artık her şey biçimlendirilmeye maruz kalıyor, kendisini bu dönüşümden korumanın yolunu da niteliksiz bir adam izlenimi yaratarak korumaya çalışır.

Niteliksiz Adam Ulrich’in Flaneur İlişkisi

Musil’in Niteliksiz Adam’ı Ulrich’de flaneur’e dair pek çok iz vardır ama bütünüyle bir flaneur’ü yansıtmaz. Baudelaire’in, Benjamin’in cadde ve pasajlar arasında dolaşan flaneur tasvirinden izler bulunmaz Ulrich’de. Ulrich, daha çok iç dünyasında büyük yazarlarla, filozoflarla vakit geçiren ve bunu yeri geldikçe etrafındaki insanlarla entelektüel sohbetlere döken bir kişidir. Ulrich, entelektüel birikimi ve çağı iyi gözlemleyip analiz edebilen bir bakış açısından dolayı flaneur kavramıyla bağdaştırılabilir. Ancak Ulrich, bu kalıplara sığmayacak kadar çokluğa sahiptir. Bu çokluk onun herhangi bir biçime girmeyi reddetmesinden ortaya çıkar. Sorumluluklardan olabildiğince kaçınır ama bu kaçışlar, daha değerli olanı ortaya çıkarmak üzerine bir kaçıştır.

Ulrich’in Nietzsche İle Olan Etkileşimi

“Ulrich, ruhsal açlığı yıllar boyunca sevmişti. Nietzsche’nin deyişiyle “hakikat uğruna ruhsal  açlık çekemeyen” insanlardan nefret ediyordu; hep yarı yoldan geri dönen, duraklayan, zayıflıktan kurtulamayan bu insanlar, ruhlarını ruha ilişkin gevezeliklerle avuturlar ve akıl ruha sözde ekmek yerine yalnızca taş verdiğinden, sütte yumuşatılmış çöreklerden farksız dini, felsefi ve kurmaca duygularla beslerlerdi.”4

Musil’in düşüncesinde Nietzsche’ci bir yöntem vardır. Nietzsche, felsefenin en yıkıcı birkaç düşünüründen biridir. Nietzsche’nin felsefesinin merkezi, yaratmak için yıkmanın esas olduğu fikrine dayanır. Fakat Nietzsche’nin yıkımı, yaşamı olumlamak üzere bir istence sahiptir. Nietzsche, klasik anlamda ortaya konan yöntemleri reddeder. En başta da Platon’un felsefesini tersine çevirerek yapar bunu. Musil’de Nietzsche’nin etkisiyle roman kahramanı Ulrich’in düşünce biçimini Nietzsche’den bağımsız kılamaz. Çoğunlukla Nietzsche’nin Zerdüşt’ünün modernleşmiş, yenilenmiş kahramanıyla karşılaşırız. Ulrich’in yapmaya çalıştığı modern niteliksiz, aylak bir adam kimliğine bürünerek, modern Zerdüştvari bir tip içerisinde düşüncelerini aktarmaktır. Ama bunu Nietzsche gibi değil, daha çok pasajlara ve diyaloglara aktarılarak, modern Zerdüşt çizgisini oluşturmaya çalışır. Ulrich’in fikirlerin çoğu, çağa aykırı düşünceler olarak okunabilir. Fakat aynı zamanda çağın reçetesi olarak da okunabilir. Sonuç olarak yoğunlaştırılmış bir Nietzsche tipidir Ulrich.

Sait Faik Lüzumsuz Adam

Ben bir acayip oldum. Gözüm kimseyi görmüyor, kimsenin kapı­mı çalmasını istemiyorum. Dünyanın en sevimli insanları olan posta müvezzilerinin bile…5

Yedi yıldır mahallesinden dışarı adım atmayan bir adamın hikâyesidir bu hikâye. Birkaç günlüğüne şehirde gezintiye çıkar, ama çıktığı gibi bir kuşku sarar bedenini. Sokağından dışarı çıkma alışkanlığı olmayan bu adam, şehre bir türlü kendini ait hissetmez. Başına sürekli bir şeylerin geleceğini düşünüp telaşa kapılır: ya bir dayak, ya bir gasp, ya da daha da vahimi olan bir kendini kaybediş korkusudur. Şehirlerin yarattığı kalabalıktan biri olma düşüncesi onun en büyük korkusudur. Buna karşı korunmanın yolunu da şehirden uzakta küçük mahallelerde bulmuştur. Mahalle, onun sığınağıdır. Orada kendine ait bir dünyası vardır. Şehirde ise içten parçalanmış, birbirine yabancılaşmış, tekinsiz kalabalıklar vardır. Oğuz Atay’ın hikâyesinde yer alan evden çıkamama hastalığı “Norgunk” Sait Faik’te, mahalleden çıkamama hastalığı olarak karşımıza çıkar.

Mansur Bey, doğulu bir avaredir: fakat genellikle gezintisi kendi mahallesinin dışına çıkmayan bir gezintidir. Çoğunlukla kahvehane, işkembeci salonu, meyhane ve ev arasında gidip gelen bir kişidir. Bu gidip gelmelerden vakit kaldıkça da evde mümkün olduğunca kitaplar okuyup dil öğrenmeye çalışır. Küçük bir dünyası vardır, sevdalı ve yalnızdır. Kendini toplumdan bilinçli olarak izole etmiştir. Kısacası bir Lüzumsuz Adamdır Mansur Bey. Yalnızlığı onun için bir gereklilik, bir kendini tamamlayış ve bir parçada özgürlük demektir. Kimselerle iletişim kurma ihtiyacı içinde olmayan bu adamın dostları bile nerede oturduğunu bilmiyordur. Yaşamını küçük bir dükkândan aldığı kira ile idame ettiriyordur. Kendi gibi sokağına da isimlendirme yapmayarak kendi dünyasını yaratmıştır. Çünkü sokağı onun hayalini kurduğu dünyadan izler taşır, orada hıza ve yabancılaşmaya dair hiçbir şey yoktur. Oysa tramvayın olduğu yerler medeniyetin merkezi, modernitenin ruhu kabul edilirken o, her türlü teknik ilerlemenin etrafında toplanan kalabalığa, mesafeli davranır. Bilir ki kalabalık, maskeden ibarettir. Fakat kendi mahallesindeki insanların farklı meziyetleri olmasına rağmen, özünde hepsine olan güveninden dolayı, onun gözünde tüm mahalle sakinleri işkembeci bayramdır. İşkembeci bayramda samimiyet, güler yüz, güven ve dostluk vardır. Oysa şehirde bir ötekilik
vardır.

Dünyasını bunca korumasına rağmen yine de ötekilerin gazabından kurtaramaz kendini. Eski tanıdıkların gözünde hala başıboş dolaşan bir serseridir. Ve ihtimal onların gözünde öyle de kalacaktır.

“Kimdir bu sokakları dolduran adamlar? Bu koca şehir, ne kadar birbirine yabancı insanlarla dolu. Sevişemeyecek olduktan sonra neden insanlar böyle birbiri içine giren şehirler yapmışlar?

Aklım ermiyor. Birbirini küçük görmeye, boğazlamaya, kandırmaya mı? Nasıl birbirinden bu kadar ayrı, birbirini bu kadar tanımayan insanlar bir şehirde yaşıyor?”6

Saik Faik Flaneur İlişkisi

Saik Faik’in Lüzumsuz Adam’ı Mansur Bey, doğulu bir avaredir. Yaşadığı mahalle, onun evidir. Flaneur, Paris’te pasajlarda gezerek kendini evinde hisseder, Mansur Bey’de mahallesinde, kahvehane, işkembeci salonu ve meyhane gibi yerlere gidip gelerek kendini evinde hisseder. Flaneur, kalabalıksız amacına ulaşamaz, kalabalığa daima ihtiyaç duyar, ama Mansur Bey’de bu durum kalabalıktan kaçma odaklı gelişir. Çünkü kalabalık Mansur Bey’e kendi olma özerkliğini vermez. Mansur Bey, herhangi bir işte çalışmaz, yaşamını küçük bir dükkândan aldığı kira ile idame ettirir. Flaneur’ün genel olarak maddi zorluk içerisinde olduğu edebi eserlerde pek görülmez. Onlar ya babadan kalma bir mirası ya da gençlik dönemlerinde elde ettikleri kazançları kullanıyorlardır. Flaneur, çoğunlukla gittiği her yere uyum sağlayan, vatanı olmayan bir kişidir. Ancak Mansur Bey’de durum böyle değildir. Kendi mahallesi dışında kentin merkezine ilerledikçe kendini huzursuz hisseder. Kalabalıkla ilişki kurmaz, kalabalığı fazla gelişmiş ve insanlığını kaybetmiş olarak görür. Mansur Bey, daha çok yavaş bir hayat akışına ait olan bir adamdır. Belki de en büyük zaafı şehrin gelişmiş, birbirine yabancılaşmış, içtenliğini kaybetmiş yapısına ayak uyduramadığı için, kendini bir lüzumsuz adam olarak görmesidir. Ama asıl soru şu ki gerçekten uyum mu sağlayamıyor, yoksa biçimlendirilmeyi mi reddediyor?

Sonuç olarak, Sait Faik’te flaneur’den izler bulunur, ama bu iz doğuya yönelik bir flaneur izidir. Robert Musil’de ise batı kültürünün devamı niteliğinde bir flaneur izi bulunur. Sait Faik’in Lüzumsuz Adamı, kendi mahallesini dünyanın merkezi haline getirmiş, dışarıyla iletişim kurmayan, daha çok kendi iç dünyasında yaşayan güvenli bir hayat arayışında olan bir insan iken, Musil’in Niteliksiz Adam’ı, entelektüel birikime sahip, sanat ve metafizikle ilişkisi olan,
olasılıklara ve belirsizliklere derin anlamlar yükleyen, engelleri aşmaya ve bedelleri ödemeye hazır olan bir tiptir. Lüzumsuz Adam, daha genele hitap ederken, Niteliksiz Adam daha özele hitap eder. Lüzumsuz Adam’da olaylar bir derinliğe sahiptir ancak bunlar Niteliksiz Adam’a kıyasla yüzeysel kalmaktadır. Niteliksiz Adam’da ise meseleler daha derin, maddesel ve metafiziksel boyutlarıyla ele alınır.

Dipnotlar

1 Walter Benjamin, Pasajlar, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2006, s.142
2 Age, s.143
3 Age, s.131
4 Rober Musil, Niteliksiz Adam 1, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2015, s.128
5 Sait Faik Abasıyanık, Lüzumsuz Adam, İş Bankası Kültür Yayınları, 2016, s.
6 Sait Faik Abasıyanık, Lüzumsuz Adam, İş Bankası Kültür Yayınları, 2016, s.15

Kaynakça

BENJAMİN, Walter, Pasajlar, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2006
MUSİL, Robert, Niteliksiz Adam 1, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2015
MUSİL, Robert, Niteliksiz Adam 2, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2015
ABASIYANIK, Sait Faik, Lüzumsuz Adam, İş Bankası Kültür Yayınları, 2016