Okuma süresi: 2 dakika

Eduardo Galeano’nun aklımdan çıkmayan anlatılanlarından birinin yayıcısı olmaya karar vermiştim. Başka bir kıtanın bir köşesine atılan radyoaktif çöpü sihirli bir şey sanıp köyüne götüren ve bunun sonucunda ölen köylüler hakkındaydı. Cehaletle birleşen vurdumduymazlığın yeryüzündeki pervasız yansımalarından birine dahildi lakin yine de bence dillendirilmesi gerekliydi. Bir on yıl önce olmalı, şimdi düşünüyorum da belki de daha vahimleri ülkemizde yaşanıyor.

Kaybolan Olaylar

Galeano’nun anlatısından yola çıkarak yazmaya çalıştığım öyküde, Rafi ve Diago isimli iki kahramanı kasabaya yollamıştım. Dönüş yolunda altın sandıkları o şeyi bulmuşlardı. Mümkün olduğunca sade anlatmaya çalışıyordum. Hani kilise resimlerinin dine katkısı gibi bir şeydi yapmak istediğim bu nedenle grotesk bir anlatımdan özellikle kaçıyordum. Gerçi olayın vahameti grotesk bir abartmaya da ihtiyaç duymuyordu. Derdim, bir yandan üç maymunu oynayan tümlüğümüze bir tür ayna tutmak ihtiyacının yansımasıydı. Öykü olmaya çalışan metinde Rafi ve Diago:

Nefes nefese sarı ışıltıya doğru koşuyorlar. 

“Altın, altın olmalı.” olmalı.

Ne olduğunu anlamadıkları şeyle köye dönüyor ve bunun sonucunda kendileri de dahil pek çok insanın ölümüne sebebiyet veriyorlardı. Bir türlü içime sinen bir biçimi almayan bu öyküde olaylar şöyle devam ediyordu:

Ertesi hafta kasabada bu olayı konuşan iki adamdan biri:

“Bulunduklarında cesetler kokmaya başlamış. Hastaneler yaralılarla dolu.” diyordu.

Diğeriyse:

“O köyden Diago adlı bir çocuğu tanırdım. Çocuğun yüzü o kadar masumdu ki, yanındaki pis kızıla rağmen ona yardım ederdim. İlk başta peşlerindeki o uyuz maymunu görünce hırsızlığa geldiklerini düşünmüştüm ama onlar hırsız değildi. Radyasyonu köye onların götürdüğü söyleniyor. Onlarsa bile kesinlikle Diago değildir.”

“Ölünün arkasından kötü konuşmak uğursuzluk getirirmiş. Konuyu kapatalım.” demeleriyle öyküdeki olaylar suskunluk sarmalında kayboluyor.

Galeano anlatmasa asla duymuş olamayacağım bu trajedi karşısında suskun kalmak istemiyordum lakin öykü de bir türlü tamamlanmıyordu. Belki bazı şeyleri olduğu gibi anlatmak en mantıklısıdır.

Günümüz

Şimdi dışarıya maske, mesafe çıkıp, çoğun evlerde vakit geçiriyoruz. Dışarıda yağmur çiseliyor. Yağan yağmurla birlikte nükleer kirlilik belki de toprağa, havaya, suya nüfuz ediyor ve ben, “bu kentte yaşadığı halde merkez ilçelerden birinde, ucuz bir aracı firma tarafından bırakılan nükleer çöpten kaç İzmirlinin haberi var?” diye düşünüyorum. Yıllardır çözülmeyen bu sorun aklıma sorular getiriyor:

“Geleceğe böylesine zarar verirken, kim bilir işin muhatapları kendilerini nasıl ve neden kandırıyor?”

Lakin bu noktada soruların cevabı değil merak ettiğim. Bir süre, Gediz’in pırıl pırıl Ege’ye karıştığı hayal ediyorum. “Gelecekte,” diyorum “neden mümkün olmasın?” İzmir’in çiçekler açan dağlarına ağaçlar dikmek aklımdan geçiyor. Belki salgından sonra…

Bu nedenle oturup, halimizi ahvalimizi dillendiriyorum. 

Umarım geleceğimiz, ne idiği belirsiz aracıların nükleer çöpleri bırakıp, kaçarak para kazandığı bir belirsizliğe kurban verilmiyordur ve yine umuyorum ki onca kent ilgilisinin olduğu İzmir’in bu çözümsüz bırakılan sorunu doğru biçimde en kısa zamanda çözülür. Yoksa distopik olan içinden geçtiğimiz günler değil, gelecek olacak gibi görünüyor.

Sadece kasalara değil geleceğe de baksalar, hepimiz kazanacağız ama torunlarımızdan emanet lafları sadece muhabbet sanılırken, aymazlık, bilgisizlik, çıkar yüzünden, çevre sorunları sadece bir avuç insanın meselesi gösteriliyor. Bu saçmalığa kanmış görünmektense çok önemli bir soruna dikkat çekmek için yazdığım yazıyı bitiriyorum.