Onur Selamet’in bu ilk öykü kitabını değerlendirmeden önce kısaca Onur’dan bahsedelim. Onur Selamet Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema ve Televizyon Bölümü mezunu, kısa öyküleri ödüller almış, kısa filmler çekmiş, öyküleri farklı platformlarda yayımlanmış ve hali hazırda Kayıp Rıhtım Aylık Öykü Seçkisi‘nin editörlüğünü yürütmekte olan genç bir yazarımız. 1993 doğumlu öykücü Marşandiz Fanzin bünyesinde de çalışmalarını sürdürmekte. Onur’un hayatına bu açıdan baktığımızda edebiyat için verilen emeği ve kural tanımazlığı net olarak görebiliyorsunuz. Onur yer altı edebiyatında da öykücülüğünde de kurmacayı sınırlarına kadar zorlamakta, hatta sınırları yok sayan anlayışıyla gerçeküstücülüğe yeni bir soluk getirmektedir.

Ölü Dalgıcın Sonbaharı’na gelecek olursak yazar gerçeküstücülüğü de sınırlarına kadar zorlamış diyebiliriz. Kitap içindeki öyküleri öğütmeye başladığınızda eğer art ardına porsiyonları götürmeye devam ederseniz bir süre sonra hazımsızlık çekebilirsiniz. Gerçi yazar aralara serpiştirdiği gerçekliği artırılmış mahalle öyküleriyle sizi bir nebze de olsa bu boğulma ihtimalinizden kurtarıyor. Gene de fantastik edebiyata aşina olsanız dahi bu gerçeküstücülük farklı farklı kısa öykülerle önünüze serildikçe bu sefer neye adapte olmalıyım diye şaşırabilirsiniz. Bana soracak olursanız Onur’un stili beni boğmadı. Aksine normalleşen hikâyelerde ip nerede kopacak diye bekler oldum. Onur bu karmaşaya kitabın başından itibaren sizi adapte ediyor ve adapte olabilirseniz elbette ki hazımsızlık çekmezsiniz.

Bazı noktalara da değinmekte fayda var. Yazar öykülerini birinci şahsın ağzından anlatmayı seçerek bizi de öykünün içine dahil edebiliyor. Hal böyle olunca bir kamera değil karakter olarak, anlamsızlaşan ve yeniden anlam kazanan bir hikayenin içine düşüveriyoruz. Bu sayede karakterin analizini daha iyi yapabiliyoruz. Benim gözüme uygunsuz gelen noktalardan birisi tam bu kısma denk gelmekte. Bazı hikâyelerde karakterlerin tepkilerini aşırı yapay buldum. Diyebilirsiniz ki hikayenin neresi doğal veya normal ki tepkiler normal olsun. Burada sözünü ettiğim yazarın bizde uyandırmaya çalıştığı his. Bazı kısımlarda tam oturmamış. Bu değerlendirme okuyucudan okuyucuya da değişebilir elbette. Karakterlerden beklediğimiz tepkilerin değişebileceği gibi bu tepkileri algılayışımız da değişebilir. Bir diğer husus ise öykülerdeki gerçeğe tutunamama hissi. Bu bende normalde olmayan bir şeydir. Belli sabitleri elde ettikten sonra gerçekliği salıverebilirim. Yoksa fantastik kurgu okumanın bir eğlencesi kalmazdı. Fakat çoğumuzda okuduklarımızı gerçek dünyayla bağdaştırma çabası vardır. Eminim ki öyküleri okurken de bu damarınız nüksedecek. Her hikaye de bir ton sembol ile karşılaşacaksınız veya karşılaştığınızı düşüneceksiniz. Her gerçeküstücülüğü sembolize edilmiş gerçeklikler olarak algılayacaksınız ki bu kaçınılmaz sanırım.

Konu gerçeklikten açılmışken Onur bizleri biraz daha sarmalamak ve kaçmamızı engellemek için anılarımıza da dokunmakta. Çocukluktan, mahalle aralarından, oyunlardan, dertsiz günlerden payımıza düşeni bizlere sunuyor öykülerinde. O geçmişimizi bazen beklenmedik öğeler katarak bazense sürpriz sonlar koyarak sosluyor ve öyle servis ediyor. Normalde her şeyin sürpriz olduğu bir evrende sürpriz son olması bile sürpriz değil mi? Oysaki sürpriz sonlar öykücülüğün şanındandır. Her öyküde olmasa da Onur da sürpriz sonlarla okuyucusunu etkiliyor. Sürpriz son severler, sürprizlerin bekleyeceğiniz gerçek kapısına çıkmayacağını da şimdiden söyleyeyim.

Yazara bizi kendisiyle tanıştırdığı ve bu güzel kurmacaları edebiyatımıza kazandırdığı için teşekkür ederim. Şimdiden iyi okumalar.