Keyif içindeyim. Demlenmek ve dayanışmaya el vermek için geldiğim Mardin’imin ilk gününde, bana arkadaki ufak bahçe alanını göstermek isteyen arkadaşlarımın peşinden damdan dama geçerek yeşilliklere varıyorum. Biraz ohh, biraz ahh, biraz selamet hasrediyorum kendime. Revnak gözüme doldukça içim açılıyor. Damdan dama geçerken kullandığım merdiveni ele geçiren arkadaşım aklımla gönlüm arasındaki o “zayıf” noktamın ağız tadına uygun bir cümle ediyor: “Merdiven kullanma. Hadi atla!” Yok diyorum, atlayamam, düşerim. ”Korkma” diyor, “korkarsan bu korku seni hep ele geçirecek.” Ben direttikçe o zayıf noktamın gözünü doyurmaya daha bir iştahla ve nükteyle yöneliyor. ”Politik olarak da korka korka böyle çöküyoruz işte, hadi atla.

Mütalaa etme ile neticeye varma arasındaki olası bir boşluktan zararlı çıkılabileceğini deneyimlediğim bir şey yaşıyorum sonra. Karar vermeden, aslında herhangi bir edimden yana temiz bir taraf edinmeden atlıyorum aşağıya ve çatttt. Belim bana olduğu yeri hatırlatarak, kırılmadığı zamanlardaki zenginliğimi anlatarak, benimle konuşmanın agresif bir yöntemini keşfederek orta yerinden kırılıyor. Beli kırık özne statüsüne teşrif ediyorum nezaketle.

Yerde acılar içinde uzanıyorum. Yanımda beni cesaretlendirdiği için mahçubiyetini dile getiren arkadaşımın sesi gökyüzünün en uçsuz yerinde kaybolurken Tolstoy’un “Savaş ve Barış”ının¹ en güzel bölümünü hatırlıyorum. Bu sahnede, savaşın nefret heyhulası ile donanmışken yaralanıp attan düşen Andrey yerde sırt üstü yatarken gökyüzüyle büyülenir. “İçinde gri bulutların sürüklendiği, bir biçimde belirsiz ama çok uzak ve yüksek, sonsuzluk gibi yüksek bir gökyüzü… Nasıl durağan ve huzurlu, nasıl heybetli. Bu uçsuz bucaksız gökyüzü hariç her şey boş, her şey sahte. Ondan başka hiçbir şey, kesinlikle hiçbir şey yok…” der. İşte bu sonsuzluk gibi yüksek gökyüzü beni bir düşünceden diğerine zerk ediyor.

Acı

David Le Breton diyor ki: “Hissedilen acı basit, duyumsal bir akış ya da yükseliş değil, her şeyden önce bireyin dünyayla ilişkisi sorunu ve dünyayla ilgili deneyimini sorgulayan bir algıdır.”² Acının meailini anlamaya yöneldiğimde ondan kurtulmaya çalışmayı da bırakıyorum. Yerde iki büklüm uzanırken hissettiğim acının o an hayatla ilişkimi kopardığını fark ediyorum. Acım bedenimdeki hükmüyle ben ve hayat arasındaki her şeyi bedenime indirgeyerek beni acımla biricikleştiriyor. Bu acının berisini politik olarak sağlamlaştırmadıkça Pamela Ballinger’in “dışlayan mağdurluk” dediği şeye dönüşebileceğini fark ediyorum. Yani içinde bulunduğum durumun mağduriyetinin ve tabi olduğum şiddetin bir başka grubun/kişinin mağduriyetini kavramamı zorlaştırabileceğini, beni acımda yoğunlaştırıp tüm olup biteni sadece kendi acım üzerinden yorumlama cürümüne düşürebileceğini. Yani acının politikasını gözardı edebileceğimi. Sara Amed, duyguların kültürle, geçmiş ve gelecekle bağlantısını ve politik işlevlerini tartıştığı “Duyguların Kültürel Politikası” kitabında³, başkasının acısını hissetme isteğinin egemen tarafından kendini yüceltme aracı olarak kullanılabileceğinin altını çizer.

aci

Başkasının acısını dahi hissedebilen olarak ben” egemenin iktidarını işlemesinin başka bir aracı haline gelir. Bu sebeple empatiyi de yavan bir yöntem olarak görür Amed. Empati kurma yoluyla acıların ve acı çekenlerin eşitlenmeye çalışıldığını ve fakat her acının kendine özgü ve ayrı olduğunu belirtir ve bu yüzden bizi başkasının acısıyla eşitlenmeye değil, başkasının acısını görme yollarını çeşitlendirmeye çağırır. Acılar içinde kıvranan olarak ben, acıma denk bir acı aramadan, acı hiyerarşisine girmeden, yaşadığım bu acının başka acıları birebir anlamamı sağlayacağı yanılgısına düşmeden devam etmeliyim yoluma. Anasının cesedini yollardan toplamış, evladını gözaltında “kaybetmiş”, dostunun tecavüzcüsünün salınmasını izlemiş, en sevdiği öğretmeni barıştan yana laf ettiği için sürülmüş, bir iş kazasına kurban giden ilkokul arkadaşının davasındaki patron sever hukuka tanıklık etmiş, eyleme katılan üniversite arkadaşını 20 yıl hapisle yoklanmasına isyan etmiş bir deneyimin acısını hissedemem. Ama bu acıları görme ve acıların politikayla çevrelenmiş habitatını anlama melekemi kuvvetlendirebilirim. Bunun için de biraz daha yakından ve derinlikle bakmak yeter sanırım.

Mardin’de, tam da bir acı coğrafyasının ortasına gelmiş, yakılan köylerden, öldürülen evlatlardan, yoksulluktan karma bir heyhulanın ortasında debelenirken çıkardığım deneyim birinin adaletsiz bir acının öznesi kılındığını görmemin ortaklığı yakalamam için yeterli olduğuydu. Bu nedenle Massumi’nin duygulanım kavramıyla, yani durumumun bedenimle olan ilişkisini ve bu ilişkiden ortaya çıkan duygunun toplum içindeki mealine göre değeri-etkisini sorarak ilerlemek manalı geliyor. Nitekim acıyı, bu acıyı üreten nefretle, acının bu coğrafyanın bedenindeki izleriyle birlikte yorumladığımda varacağım yeri biliyorum: Devletin tüm ölümlerden kendine başarı hasreden dev girdabı, bizi birilerinin öylece ortadan kaldırılmasına alıştırmış milli değerler tertibatı vatanıma.

Deneyim

Eski Mardin kısmında bir evden, uzunca bir mesafe  ambulansa acılar içinde taşındığım yolculuktan sonra artık hastanedeyim. Röntgenler çekilip akıbetimle ilgili bilgilendiriliyorken arkadaşım yanımda tekrarlıyor:Bir daha birini cesaretlendirmek mi? Asla! Bense içimden şunu tekrarlıyorum:Bir daha damlardan atlamak mı? Asla! İnsanın edindiği bir deneyimin, onu bir sonraki tehlikeden alıkoyacak bir ikaz lambası olması ile, her şeyi tehlike olarak göstermeye dönüşebilecek bir göz perdesi olması arasındaki ince farkı düşünüyorum. Her vakada kendimi her seferinde ayrı ayrı değerlendirmeli ve tüm nimetlerime ve eksikliklerime bütüncül bir gözle bakmayı öğrenmeliyim diyorum.cesaret

Mark Twain’in soba kapağı metaforuyla özetliyorum kendimi. Diyor ki Twain, “Her tecrübeden bir hikmet çıkarmak gerekir derken biraz düşünmeliyiz, yoksa sıcak soba kapağına oturan kediye benzeriz. Evet, kedi bir daha sıcak sobaya oturmaz ama soğuk sobaya da oturmaz.” Bu deneyimi sadece kendimle ilişkimde değil, birilerini eyleme çağırırken, bir dayanışma talebinde bulunurken, derin bir teorik tartışma yürütürken de hatırda tutmak gerektiğini fark ediyorum. Akademisyenini hapiste, aktivistini işkencede seven bir kadim kültürün evlatları olarak deneyimimiz malum. Bu deneyim, attığımız her cesaretli adımda bizi yoklarken, direnebilme marjımızı sıfırlayan bir vazgeçme hali olarak tezahür edecekse elimizde başka hiçbir şey kalmayabilir. Şayet sonuç bu olacaksa sıcak kapağa oturmaya devam etmeyi de pekala göze alabilirim.

Korku

Atlayamam, korkuyorum dememe rağmen beni bel kırıklığına götüreceğini tahmin edebileceğim bu atlayışı yapışım, bedenime dair kararlarımı bedenimin sınırlarına göre değil, diğer eylemlerimdeki güvenime göre verdiğimin ifadesiydi aslında. Derdini anlatabilen, sakin kalabilen, hakkını arayan ve en önemlisi kolay kolay korkmayan Nur olarak, bedenine ilişkin bir karar vermek. Bu coğrafyada hiçbir korkumuz kendi başına bırakılmadığından, müstehzilikten acizliğe; tecavüzden ölüme birçok sonuçla sınanmış korkularımız, bizi açmazlarla çevrili bir varoluşa terk eden düşmanlarımız olarak yerleştirildi içimize. Çünkü bu topraklar, korkaklıklarımızdan nemalandı, katliamlar üretti, korkularımızı acizliğimize eşitledi. Şöyle içimize sine sine, kendimizi tanımanın bir yolu olarak korkmayı bilemedik. Belki de tüm bu deneyimin uzantısı olarak aşağı atlarken, aşağı atlama ölçümlememi yapmıyor, korkuma savaş açıyordum aslında. Öyle ya, korkmayacaksın. Dayanışırken de, direnirken de, cezaevine girerken de, gecenin bir saati eve yalnız bir kadın olarak yürürken de, düşerken de korkmayacaksın. Korksam olmaz mıydı? Düşerken korkmak, korkumu dinlemek bana beden sınırlarımı sorguya açacak bir imkân sunmaz mıydı? Yine atlasaydım ama korka korka atlasaydım ne kaybederdim?

deneyim

Dr. Who dizisinin “Listen” adlı bölümünde muhteşem dialog var korkuya ilişkin. Bu dialog bize korkunun, eylemenin önünde engel olmadığını, aksi olarak doğru zamanlarda vakur kararlar almamıza imkan veren bir rukudet imkanı sunduğunu özetliyor. Ben de bu düşüşten payıma çıkan tefekkürle çıktığım yolculukta acılarım, korkularım ve düşmelerimle dünyanın mealini mukavemetten yana daha bir derinlikle yoklayabileceksem bir kez daha düşmemde bir sakınca olmadığını fark ediyorum.

Dinle… Bu sadece bir rüya. Ama çok zeki insanlar rüyaları duyabilir. O yüzden, lütfen dinle. Korktuğunu biliyorum ama korkmak normal. Sana kimse korkunun bir süper güç olduğunu söylemedi mi? Korku seni daha hızlı, daha akıllı ve daha güçlü yapabilir. Ve bir gün, bu ambara geri geleceksin, o gün gerçekten de korkmuş olacaksın. Ama sorun değil. Çünkü eğer çok bilge ve çok güçlüysen, korku seni zalim veya korkak hale getirmez. Korku seni daha nazik de yapabilir.”

Kaynakça

[1] Tolstoy, Lev Nikolayeviç. Savaş Ve Barış, çev. Leyla Soykut, İstanbul, İletişim, 2003
[2] Breton, Le David. Acının Antropolojisi, çev.İsmail Yerguz, İstanbul, Sel Yayınları, 2010
[3] Ahmed, Sara. The Cultural Politics of Emotion. Edinburgh, Edinburgh Univ. Press/ Routledge, 2003