Okuma süresi: 3 dakika

Mehmet’le rüya gibi bir gecede Mozambik’te bir sahilde tanışmıştık. Dilbilimciydi. Epeyce içtiğimiz bir gece yanından hiç ayırmadığı çantasından papirüsü andıran bir tomar çıkarıp, “bizden yüzlerce yıl önce yaşamış bir savaşçının güncesinden kalanlara bakıyorsunuz.” dedi. Heyecanlanmıştık. Yazıyı okumayı başarmış mıydı? Cevabı evet oldu. Ondan bizimle paylaşmasını istedik. Ruloyu büyük bir titizlikle açıp, gözlüklerini taktı.

“Dağları ufukta bıraktıkları çizgilerden görüyorum. Geriye kalan her şey, gri, geçirmesiz bir sisin ardında kaybolmuş. Büyük efendimiz için kurban edileceğimiz gece çevremizi bir uğultu sarmış. Lacivert bir aşılamazlık içinden bize bakıyorlar. Biraz sonra öldürüleceğimizi biliyor ve maskelerin ardında yüzlerini gizliyorlar. 

Benimse içimde dağların ardına doğru çekilen bir şeyler var. Uzaklaşmak isteği, kaçmak ve kurtulmak isteği, davulların sesini bastıracak bir şiddetle kanımın atışını tutuşturuyor. Bu birazdan sonlanacak faniliğimden soyunmak istemeyen ruhumun derimi bir tutkuyla sahiplenmesinin sesi olmalı..

Kurtlar, filler, geyikler… Sürüler… Hiçbir sürü liderinin ölümünün ardından onu öte dünyada koruyacak ölülere ihtiyaç duymuyor. Hiçbirinin öte dünyaya geçerken ardında koruyucu savaşçıları yok. Yanan ateşlerden gözlerim kamaşırken yan yana dizilmiş bekliyoruz. Birazdan kurban edilecek olan kırk savaşçı, krallığın geleceğini güvenceye almak için dizildikleri sırada büyük ayinin ortasında sallanıyor, atılan çığlıklarla sarsılıyor ve titriyor.

Bense, bu arada, sıranın dışında kaldığımı, safımı kaybettiğimi görüyorum. Bir adım atmalı ve yerime dönmeliyim. Oysa mıhlanmışçasına kımıldamıyorum. İçimde bir güç beni bir kayaya dönüştürmüş. Orman, hemen ardımda yumuşacık serinliğiyle beni çağırıyor.

Gözlerinden süzülen yaş, bence efendimizin ölümü için tutulan yaştan değil. Belirsizliğin geçmesi için duyulan özlemin bir parçası. Kimsenin kralın öte dünyada yapacağı yolculuğu önemsediğini sanmıyorum. Kralın gücünün öte dünyada sürmesi kimseyi ilgilendirmiyor. O çevresinde yanan ateşlerle bir kaidenin üstünde yatıyor. Yalımlar bedenini sardıkça, kadınların yas çığlıkları şiddetlendikçe, koruyucularının titremeleri soluksuz ve çirkin görünüyor. 

Ancak bedenim bir ağaca çarptığında ormanın sınırında olduğumu anlıyorum. Kimse görmeden ormana süzülüyor ve kaçmaya başlıyorum. Ormanın içine, derinliklerine doğru, sessiz ve hızlı. 

Efendimiz öte dünyada bizi tanısın diye alnımıza beyaz bir halka çizilmişti. Biz bu dünyada olduğu gibi öte dünyada da ona sadık kalacaktık. Seçilmişlerdik. Krallığın gelecekteki varlığı bize bağlıydı. Kötü ruhlardan onu koruyacak, krallığın geleceğinin müjdecisi olarak kurban edilecek kırk savaşçı. Çığlıklar, ağıtlar ve davulların sesi geride kaldığında bir ırmağın kenarında durdum ve yüzümü yıkadım. Alnım benim olana kadar yıkadım. Kralımızı ve krallığımızı geride bıraktığıma emin olana dek yıkadım. Hepsi bu.”

“Aman Tanrım hem çok korkunç hem çok etkileyici,” “demek ki bir hazine bulmuşsun,” “ödülleri sıralarsın,” “müthiş,” diye birbiri ardına aklımızdan geçenleri Mehmet’e söylerken yüzlerce yıl önce kralı için kurban olmamayı seçmiş bu savaşçının neredeyse bizi büyülediğini düşünüyorum. Prometheus’a benziyor ama onun gibi bir efsane değil, gerçek. İnsanlığın öncülerinden biri. Kadehlerimizi onun için kaldırıyoruz. Büyük bir coşkuyla tebriklerimizi sıralarken Mehmet’in dalgınlığı gittikçe artıyor. Bir süre sonra dayanamayıp aklından ne geçirdiğini soruyoruz. 

“Biliyor musunuz?” diyor. “Çeviriyi bu haliyle yayımlamak istemediler. Tırnak içinde bu kadar vahşi bir toplumda bula bula bunu mu bulmuşum? Savaşçının kaçması ancak benim uydurduğum bir yalan olabilirmiş. Falanmış filanmış… Bu nedenle günce hâlâ bende ve ben de hâlâ buradayım.” 

“Olsun,” diye gülümsedim. “Senin alnın açık. Yaptıklarının acısını öte dünyada çekecek olanlar onlar.” Mehmet’in öte dünya diye bir inancı olmadığını biliyordum. Söylediklerim onun için bir anlam ifade etmeyecekti. Yine de aklıma söyleyecek daha iyi bir şey gelmemişti. Elindekini milyonlara satabilir ve çok rahat bir hayat yaşayabilirdi. Yine de yapmayı düşündüğünün bu olmadığını anlayacak kadar onu tanımıştık. Bir süre ne söyleyeceğimizi bilemeden kendimizi gecenin sessizliğine bıraktık. 

Mehmet bir sigaraya yaktı. Tumbaların oynak ritimlerine eşlik eden birkaç tımbırtı çıkardı. Aklından geçenleri düşündüğüm sırada, “Bulduğum günceden yüzyıllar sonra ben de başka bir biçimde kurban olmayı seçmediğimden ve bir yalanı da kabul etmediğimden şimdi ne yapmalıyım bilmiyorum. Eskiden yüzünü yıkayıp, biraz uzağa giden kurtulabilirmiş. Şimdi gerçek diye sunulan yalan rüzgarında yaşamak galiba daha zor ama elbet yönümü bulacağım.” dedi. 

Savaşçının kaçması gibi onun da yönünü bulmasını canı gönülden istiyorduk. Belki onu teselli edemeyecektik ama Mehmet, Hint Okyanus’unun Mozambik Boğazı’nın yakamozlu sularına dalgın bakarken, savaşçının bize, kendisinden yüzlerce yıl sonra tümüyle gerçek ve bizim olan dostluğumuzun temellerini atarak çok kıymetli bir armağan sunduğunu biliyorduk.

Bunu söylememiz gülümsemesine ve gözlerinde bir süredir kaybolan ışığın parlamasına yol açtı. Kadehlerimizi savaşçının güncesine, dostluğumuza ve elbet bulunacak yönlere kaldırdık.