Kadınlık sorunu, -iktidardan, tarihten, kültürden, kendine has bir rolden mahrum bırakılmış olan herhangi bir kadının- herhangi bir erkeğe – onun iktidarına, onun tarihine, onun kültürüne, onun mutlak rolüne- olan ilişkisidir.

Bu sorun, kadının kendisiyle aynı seviyede bir insan olarak varlığından haberi olmamış olan erkeğin tüm icraatlarını ve tüm düşüncesini zan altında bırakmaktadır.

Bizler on sekizinci yüzyılda eşitlik talep ettik ve Olympe de Gouges “Kadın Hakları Beyannamesi” yüzünden dar ağacına yollandı. Tarihsel olarak, kadınların haklar bağlamında erkekler ile eşitlik talep etmesi erkeklerin kendi aralarında eşitliği savıyla aynı zamana rastlamaktadır. O zaman varlığımız zamana uygundu. Bugün bir soruna dikkat çektiğimizin bilincindeyiz.

Kadının boyunduruk altına alınması yazılı tarihte başlamadı, [kadının boyunduruk altına alınması][1] insanlığın kökenlerinin belirsizliğinde gömülüdür. Kadının boyunduruk altına alınması erkeklerin ortadan kaldırılmasıyla aşılmayacaktır. Eşitlik de bu durumu ortadan kaldırmayacaktır; bu durum eşitlik ile birlikte [var olmaya] devam edecektir. Devrim bu durumu ortadan kaldırmayacaktır; bu durum devrim ile birlikte [var olmaya] devam edecektir. Alternatifler kavramı kadınlara herhangi bir yerin olmadığı eril iktidarın kalesidir.

Günümüzdeki eşitlik felsefi değil siyasi bir eşitliktir. Fakat, bizler, binlerce yıl sonra, başkaları tarafından tasarlanan bir dünyaya, bu şartlarda, dahil edilmeyi mi arzuluyoruz gerçekten? Erkeğin muhteşem mağlubiyetine katılıyor olmak bizi gerçekten memnun mu edecek?

Erkek ile aynı yeteneklere sahip olduğunun kabulünden sonra, kadınların eşitliğinden genellikle kastedilen şey iktidarın toplum içerisinde tatbikinde pay sahibi olması hakkıdır. Fakat bu yıllarda kadınların gerçek tecrübeleri beraberinde yeni bir farkındalık getirdi, erkeklerin dünyasının küresel olarak değer kaybettiği bir süreci başlatmış oldu. Bizler gördük ki iktidar seviyesinde yeteneklere değil bilhassa etkili bir yabancılaştırma biçimine ihtiyaç duyulmaktadır. Bir kadın olarak var olmak eril iktidara katılım değil, fakat bizzat iktidar kavramının sorgulanması demektir. Bizzat bu saldırıyı bertaraf edebilmek için bizlere eşitlik biçiminde katılım bahşedildi.

Eşitlik hukuki bir prensiptir. Dolayısıyla, adalet, tüm insanların ortak paydası haline getirilmelidir. Farklılık, insan olmanın biçimlerini, belirli bir durumda bir kişinin tecrübelerinin, hedeflerinin, ihtimallerinin ve varoluş hissinin özgünlüğünü ve kişinin kendisi için yaratmak istediği durumunu ilgilendiren varoluşsal bir prensiptir. Erkek ve kadın arasındaki farklılık insanoğlunun temel farklılığıdır.

Siyahi bir erkek beyaz bir erkeğe, siyahi bir kadın da beyaz bir kadına eşit olabilir.

Kadının farklılığı tarihten binlerce yıllık yokluğudur. Haydi bu farklılıktan kendimize menfaat sağlayalım: bir kez topluma katılmayı başardık ama kim bilir bu yeni boyunduruktan kurtulabilmemiz için kaç yüzyıl geçmesi gerekecek? Ataerkil yapının düzenini altüst etme görevi başkalarına bırakılamaz. Eşitlik, sömürgeleştirilmiş halklara yasal haklar olarak sunulan şeydir ve onlara kültür diye dayatılan şeydir. [Eşitlik], hegemonik iktidarı elinde tutanların bu iktidardan mahrum olanları kontrol etmeye devam etmesinin aracı olan ilkedir  .

Eşitliğin dünyası yasal hale getirilmiş boyunduruğun ve tek-boyutluluğun dünyasıdır. Farklılığın dünyasında terörizm silahlarını bırakır ve tahakküm, çeşitliliğe ve hayatın çoğulluğuna boyun eğer. Cinsiyetler arası eşitlik kadının daha aşağı durumda olmasının arkasına gizlendiği bir maskeden başka bir şey değildir.

Farklı olanların, onları bugüne kadar esir tutmuş kültürün topyekûn değişimini isteyenlerin tavrı budur.

Bizler yalnızca boyunduruk altında olduğumuzun değil fakat aynı zamanda bizlerin tutsaklığıyla dünyada yaratılan yabancılaştırmanın da farkındayız. Kadının erkeğin hedeflerini kabul etmesinin tek bir gerekçesi dahi kalmamıştır.

Bu yeni farkındalık evresinde, kadın kendisine eril iktidar tarafından bir ikilem olarak dayatılan eşitlik ve farklılık düzlemlerinden her ikisini de reddetmektedir. [Kadının talebi] hiçbir insanın ve hiçbir topluluğun kendilerini başkaları üzerinden tanımlamaması ya da başkaları veya başka topluluklar tarafından tanımlanmamasıdır.

Kadınlar üzerindeki boyunduruk binlerce yılın sonucudur; kapitalizm bu durumu yaratmamış, devralmıştır. Özel mülkiyetin gelişimi, bir yandan erkekler arasındaki iktidar ilişkileri tanımlanırken, her bir erkeğin bir kadın üzerinde tahakküm kurma ihtiyacı olarak cinsiyetler arasındaki dengesizliğin dışavurumudur.   Bugüne kadarki kaderimizi yalnızca ekonomik temelden yorumlamak öncelikli sebebi halen göz ardı edilen bir mekanizmaya başvurmak olacaktır. Biliyoruz ki insanların içgüdüleri tipik olarak karşı cins ile olan ilişkilerinde elde edecekleri ya da edemeyecekleri tatmine göre belirlenmektedir. Tarihsel materyalizm özel mülkiyete geçişin arkasında yatan hissi unsuru gözden kaçırmaktadır. Biz mülkiyetin ilk örneğini belirlemek için tam olarak buraya bakacağız, erkek tarafından tasavvur edilen ilk objeye: cinsel obje. Erkeğin bilinçaltından ilk kurbanını çekip alarak, kadınlar, patolojik sahiplenme arzusunun kökeninin önündeki engelleri kaldıracaktır.

Kadınlar Marksist-Leninist ideoloji ve kendi çileleri, ihtiyaçları ve gayeleri arasındaki siyasi bağın farkındadırlar. Fakat kendilerinin ikincil, Devrim’in bir sonucu olduğuna inanmamaktadırlar. Kendi meselelerinin sınıf meselesine ikincilleştirilmesi fikrini sorgulamaktadırlar. Mücadelenin kendilerine anlam ifade etmeyen koşullarda belirlenmesini kabul edemezler.

Kadın meselesini efendi-köle mücadelesinin sınıfsal anlayışı kapsamına almak tarihsel bir hatadır.  Aslına bakarsak, bu anlayış, insanlığın temel ayrımını göz ardı eden bir kültürden gelmektedir, yani, erkeğin kadın üzerindeki mutlak ayrıcalığı; [bu anlayış] meseleyi onların koşullarından gördüğü için yalnızca erkekler için yeni bir perspektif yaratmaktadır.

Kadınlar için sınıfsal perspektife teslim olmak kendisininkinden farklı bir kölelikten ödünç alınan koşulları kabul etmek demektir ki bizzat bu koşullar [kadının] yanlış tasvirinin tanığıdır. Kadın, tüm toplumsal seviyelerde, kadın olduğu için boyunduruk altındadır; bir sınıf olarak değil, fakat bir cinsiyet olarak. Ne Marksist kuramdaki bu boşluk kazaradır ne de bu boşluk sınıf kavramının genişletilerek kadınlara yeni bir sınıf olarak yer açılması ile doldurabilir. Neden kadınların aile içerisinde emek-gücünü yeniden üreterek üretim sürecinde rolü olduğu görmezden gelindi? Ya da [kadınların] hane içi sömürüsünün sermaye birikiminin temel bir fonksiyonu olduğu? Marksizm, devrimci gelecek için bütün umudunu işçi sınıfına bağlayarak hem ezilen bir sınıf hem de geleceğin hamilleri olarak kadınları görmezden geldi. [Marksizm’in] devrimci kuramı ataerkil kültürün çerçevesi içerisinde geliştirildi.

Kadın-erkek ilişkisini, Köle’yi tarihi ileri götüren olarak gören filozof olan Hegel’de ele alalım. [Hegel] ilahi kadınsı ilke ve beşerî erkeksi ilke diyalektiği bağlamında ataerkil kontrolü en kurnaz biçimde akla uygun hale getirmiştir. İlki ailede hüküm sürmekteyken öteki toplum içindedir. ‘Toplum ailenin mutluluğunu yok ederek ve özbilinci evrensel özbilinç içerisinde çözerek ayakta kalırken kendisi için hem esas olan fakat aynı zamanda boyunduruk altına aldığında -bir diğer deyişle, genel olarak kadınlıkta- kendine içkin düşmanını da üretmektedir’(Aklın Fenomenolojisi’nden ‘Tin’). Kadın asla öznellik evresinin ötesine geçemez. Kendisini akrabalık ve evlilik üzerindeki ilişkilerinden tanır ve dolayısıyla daime evrensel kalır. Kadında aile ortamını [ethos] terk edebilmesine yarayacak ve erkeğin vatandaş olabilmesini sağlayan evrenselliğin özbilinç gücüne erişebilmesini sağlayacak gerekli öncüller eksiktir.  Hegel, kadının boyunduruk altında olmasının sonucu olan durumunu neden olarak ele almaktadır. Cinsiyetler arasındaki farklılık, hem zıtlıkları hem de yeniden birleşmeleri için olan doğal metafizik temelin oluşturulması için kullanılmaktadır. Hegel, kadınsı ilke içerisinde önsel [a priori] bir edilgenlik saptayarak eril tahakkümün kanıtlarını ortadan kaldırmaktadır. Ataerkil otorite kadınları buyruğu altında tuttu ve onlara has tek özellik olarak ise kadınların bunu kendi doğaları olarak kabul edebilmesini tanıdı.

Tüm batı düşüncesinin geleneğine uygun olarak, Hegel, kadınları fıtratları gereği belirli bir aşamaya -her ne kadar mümkün olduğunca derinlik verilmiş olsa bile hiçbir erkeğin içine doğmayı tercih etmeyeceği bir aşama- hapsolmuş olarak görmektedir.

Fakat ‘topluluğun ebedi ironisi’ olarak kadın, her türlü zevke kayıtsız ve yalnızca evrenselin peşinde olan bu kocamış düşünüre gülmektedir. [Kadın] yüzünü gençliğe dönmekte ve orada kendisine bu küçümseyişte suç ortağı bulmaktadır. Güya kadında vücut bulan ilahi yasanın, hane tanrılarına olan görevinin, beraberinde cehennemin derinliklerinden varoluşun ışığına yükseldiği Yunan tragedyasındaki güzel davranışlarının ötesinde kadının gösterdiği tutum tuhaflıktan ziyade bir tehdit olabilirdi eğer şu zayıflığı olmasaydı: olgun erkeklere karşı tepkisi ve genç olana düşkünlüğü. Fakat Hegel ataerkil kültürün değerlerini temsil ettiği için bu tavrı tamamen araçsal bir şey olarak ele aldı. Kadınların gençliğe, yani ‘erkeğin cinsel kudretine’, verdiği yüksek değer Hegel tarafından topluluğun dışsal eylemleri ile en ilgili unsura yani savaşa odaklanmasının uyarıcısı olarak açıklandı. Aslında [kadının] bu davranışı aracılığıyla ataerkinin kadınlar ve gençler üzerindeki tahakkümünü de görebiliyoruz. Burada asıl niyet, her ikisini de tahakküm altına alan iktidarın temsili gücünde vücut bulan aile ve topluma karşı gelmektir. Hor görmeleri aracılığıyla, [kadın ve genç] kendilerini kurtarmak istedikleri tarihsel zalim figürü soyutlamaktadırlar. Fakat, kadınların ve gençlerin tüm hamlelerini kendi yararına çeviren, oyunun başındaki aile reisi ya da reis-i cumhur olan zalimin bizzat kendisidir. [Kadının] ilgisi ile cesaretlenmiş olan genç adam aslında toplumun bıçkın koruyucusu olacaktır.

Her nerede kadın ‘topluluğun ebedi ironisi’ olarak kendini gösteriyorsa orada daima feminizmin varlığını görebiliriz.

İki durum Hegel’de bir arada bulunmaktadır: bir tanesi kadının kaderini kadınsılık ilkesi bağlamında yorumlarken, diğeri Köle’de değişmeyen bir esas ilkesi değil, ‘sonuncular birinci olacak’ sözünün tarihsel doğrulaması olan bir insanlık hali görmektedir. Köle’nin durumunda olduğu gibi kadının boyunduruk altına alınmasındaki insani kaynağı görebilmiş olsaydı Hegel, efendi- köle diyalektiğini [kadının] durumu için de uygulamak zorunda kalırdı. Fakat bu durumda [Hegel] ciddi bir engelle karşılaşırdı. Her ne kadar devrimci yöntem toplumsal dinamiklerin hareketlerini yakalayabilecek durumda olsa da kadının kurtuluşu aynı tarihsel çerçevenin kapsamına alınamayacağı aşikardır. Erkek-kadın ilişkisi düzleminde ötekinin saf dışı bırakılabileceği bir çözüm bulunmamaktadır ki bu yüzden iktidarı ele geçirme amacı anlamını kaybetmektedir.

İktidarı ele geçirme amacının anlamsızlaşması efendi-köle diyalektiği ile kesişen ve onun devamı olan ataerkil sisteme karşı olan mücadelenin belirleyici özelliğidir.

Rasyonel olan her şeyin gerçek olduğu savı aklın hilesinin iktidar ile daima uyum içerisinde olacağına olan inancın yansımasıdır. Bu uyumun sağlanmasını garanti eden mekanizma ise diyalektiğini ta kendisidir.  Düşüncenin böylesine üçlü yapısı, ataerkinin tahakkümü altında olmayan bir yaşam biçiminde insan zihni üzerindeki hakimiyetini de kaybedecektir.

Aklın Fenomenolojisi, ataerkil aklın, tektanrıcı ilahiyat tarihindeki cisimleşmenin fenomenolojisidir. Orada, kadın, önem düzeyi başkaları tarafından varsayılan bir imge olarak ortaya çıkmaktadır. […]

Bizler kendi içimizde Hegel’in anlayışının apaçık iki çürütmesini bulabiliriz: aileyi reddeden kadın ve savaşı reddeden genç erkek.

Genç erkek babanın evlatları üzerindeki geleneksel yaşam ve ölüm hakkının bir pratiğin yasallaştırılmasından ziyade açıkça bir dileğin gerçekleştirilmesi olduğunu sezmektedir. Böylece, savaşın kendisinin katledilmesinin bilinçdışı bir aracı ve kendisine kurulan bir komplo olduğunu görmektedir.

Unutulmamalıdır ki ‘Aile ve asayiş’ bir faşist slogandır.  

Yetişkinlerin toplumunda yerini almaya hazırlanırken genç erkeği ele geçiren kaygı, aslında onun ataerkil kalıp ile olan çatışmasını gizlemektedir. Bu çatışma hiçbir uzlaşı olmaksızın küresel reddin ifadesi olan anarşizan biçimler almaktadır. Erkeklik ataerkil olmayı, şantajcı rolünü reddeder. Fakat tarihsel müttefikinin -kadının- yokluğunda genç erkeğin anarşizan tecrübesi yalnızca hüsnükuruntudur ve [genç erkek] organize kitle mücadelesinin çağrısına boyun eğer. Marksist-Leninist kuram onun başkaldırısını proleter mücadele (aynı zamanda gençliğin kurtuluşunun da ona bağlandığı) ile birleştirerek yapıcı bir şeye dönüştürmesine imkân sunar. Fakat tam olarak bu şekilde gençlik ataerkil kültür tarafından öngörülen diyalektiğin kucağına düşer: iktidarı ele geçirmeye odaklanmış olan kültür. Proletarya ile ittifak halinde ortak düşmanı kapitalizmden bulduğuna inanarak gençlik kendi davasını yani ataerkil sisteme karşı mücadeleyi terk eder. [Gençlik] tüm umudunu devrimci mücadelenin taşıyıcısı olarak proletaryaya bağlar. Sendikaların başarıları veya parti siyasetinin taktikleri ile çok yatıştıklarını düşündüklerinde işçileri kışkırtmak isteyebilirler; fakat akıllarında hiçbir zaman proletaryanın geleceğin tarihsel gücü olduğuna dair şüphe yoktur. Başkalarının savaşını vererek, gençlik daima kendilerinden bekleneni yani başkasına tabi kılınmalarına müsaade etmektedirler. Öte yandan kadınların iki yüz yıllık feminizm tecrübesi vardır ki bu onları gençlikten daha avantajlı kılmaktadır. [Kadınlar] ilk olarak Fransız Devrimi’nde daha sonra da Rus devrimlerinde kendi meselelerini siyasi düzlemde erkekler ile birleştirmeye çalışsa da kendilerine en fazla kitle statüsü bahşedildi. Fakat şimdi kadınlar beyan etmektedir ki proletarya kapitalizm ile olan çatışmasında devrimci fakat ataerkil düzen ile yüzleşmesinde reformisttir.

Hapishane Defterleri’nde ‘Entelektüeller ve Kültürün Örgütlenmesi’ başlıklı bölümde Gramsci şöyle bir not düşmüştür:

yöneten sınıfın (en geniş tabiriyle) gençleri başkaldırarak, ilerici sınıf tarihsel olarak iktidarı ele geçirme yetisine ulaştığında, [bu sınıfa] geçebilirler. Fakat bu durumda, gençler bir sınıfın yaşlı neslinin nüfuzunu öteki sınıfınkine değişmektedir. Her iki sınıfta da gençler nesil temelinde yaşlılara tabi kılınmaktadır.

Plato’nun Devlet’inden More’un Ütopya’sına

[ve]

on sekizinci yüzyılın ütopyacı sosyalist kuramlarında, hususi çıkarların özü olan ailenin dağılması malların ortak mülkiyeti idealinin doğal sonucuydu. Bu düşünce hattı Marx ve Engels tarafından sürdürüldü. Fakat, [Marx ve Engels] Fourier’in yazdığı gibi ekonomik unsurun ortadan kaldırılmasının her bir erkeği kadının ve her bir kadını erkeğin tasarrufuna bırakacağı gerçeğinde değil, aksine, yararcılık gözetmeyen ilişkilerin olasılığında ısrarcı oldular. Engels’in safında bu sorunun formüle edilmesi 1847 yılında yayımlanan Komünizmin İlkeleri eserinde ortaya çıktı:

Komünist toplum düzeninde iki cinsiyet arasındaki ilişki yalnızca bu ilişkinin taraflarını ilgilendiren ve toplumun müdahale edemeyeceği özel bir mesele haline gelecektir. Bu, özel mülkiyetin ortadan kaldırılması ve çocukların komünal biçimde eğitilmesi ve dolayısıyla evliliğin bugüne kadar bildiğimiz iki temelini: özel mülkiyet sisteminden kaynaklanan kadınların erkeklere, çocukların da ebeveynlere bağlılığını yok edeceği için mümkün olabilecektir.

Bir yıl sonra ise Marx ve Engels Komünist Manifesto’da şöyle yazacaklardı:

Ailenin lağvedilmesi! En radikal olan dahi komünistlerin bu kötü şöhretli teklifi karşısında öfkelenmektedir. Mevcut aile, burjuva ailesi hangi temellere dayanmaktadır? Sermaye ve özel kazanç… Tüm burjuva koro halinde komünistlerin kadın toplumunu getireceği feryadını koparmaktadırlar. Burjuva, karısını salt üretim aracı olarak görmektedir. Üretim araçlarından ortak olarak faydalanılacağını duyar duymaz, doğal olarak, tek bir sonuca, ortak kullanımın kadınlarının da kaderinde olacağı sonucuna varmaktadır. Hedefteki asıl meselenin kadınların üretim araçları olduğu durumun ortadan kaldırılması olduğu ise aklının ucundan dahi geçmemektedir.

Yaklaşık kırk yıl sonra, Özel Mülkiyetin ve Ailenin Kökenleri’nde Engels, ekonomik yapı ve aile arasındaki ilişkiyi tarihsel materyalizmin ilkelerine göre açıkladı ve kapitalizmin sonu ile birlikte evliliğin daha insani koşullarda gerçekleşeceğine dair kanısını açıkça ortaya koydu:

Ekonomik kaygılar ikinci planda kaldığında… tüm tecrübeler gösteriyor ki bu sayede erişilmiş olan kadınların eşitliği kadınları çokkocalı olmaya sevk etmek yerine erkekleri tekeşliliğe sevk edecektir. Temelde mülkiyet ilişkileri tarafından evliliğe dayatılan o özellikler ortadan kalkacaktır: ilki, erkek egemenliği ve ikincisi, [evliliğin] bozulmazlığı. Kapitalist üretimin yakın zamanda ortadan kaldırılması ile cinsel ilişkilerin alacağı biçimle ilgili bugün bulunabileceğimiz öngörü esasında negatif karakterdir ve baskılanacak olan ile sınırlıdır […]

Komünist ülkelerde üretim araçlarının kamulaştırılması aile kurumuna dokunmamakla birlikte aksine ataerkil figürün prestij ve rolünü pekiştirmek kaydıyla [aile kurumunu] sağlamlaştırmıştır. Devrimci mücadele esas olarak tipik şekilde ataerkil ve baskıcı şahsiyet ve değerleri öne çıkartmıştır; bunlar da karşılığında ilk olarak ataerkil ve daha sonra tam anlamıyla otoriter ve bürokratik devlette örgütlenmiş bir toplum yaratmıştır. Sosyalizmin ilkelerinin olgunlaştırılmasında kadınları aktif bir güç olarak dışlayan sınıfsal anlayış, devrimci bir kuramı ata-merkezci bir kuram haline getirmiştir. Karşı cinse duyulan korku, ahlakçılık, konformizm toplumsal rolleri ele geçirmiş ve onları yüzyıllardır özel mülkiyetin ortadan kaldırılmasının doğal sonucu olarak el üstünde tutulan çözülmeden kurtarmıştır. Aile, ataerkil düzenin temel taşıdır. Yalnızca ekonomik çıkarlara değil aynı zamanda erkeğin psikolojik düzenine de kök salmıştır; erkek, kadını daima bir tahakküm nesnesi ve daha yüksek eylemlerin sıçrama tahtası olarak görmüştür. Marx’ın kendisi dahi akademik ve ideolojik çalışmasına adanmış, hizmetçisinden olan dahil birkaç çocuğu olan geleneksel bir koca olarak yaşamını sürdürmüştür. Marx ve Engels’in de açıkça belirttiği gibi ailenin ortadan kaldırılması ne kadınların müşterek kılınması demektir ne de kadınları ‘ilerlemenin’ aracı haline getiren bir formüldür. [Ailenin ortadan kaldırılması] insanlığın yarısının özgürleşmesi ve bu sayede sesinin duyulması ve tarihte ilk defa sadece burjuva toplumuna değil, erkeğin başrolde olduğu her topluma meydan okunması ve böylelikle Marksizm’in ifşa ettiği ekonomik sömürüye karşı mücadelenin de ötesine geçilmesi demektir. Günümüzde kadınların kurtuluş mücadelesi devrim aracılığıyla ıslah edilmiş ataerkil mitlerin otoriter biçimde dayatıldığı ve toplumsal yapının orta çağa özgü bir katılığa ulaştığı sosyalist ülkelerde değil; kadınların müdahil olmasıyla birlikte geleneksel değerlerin alaşağı edildiği kapitalist batının burjuva devletlerinde devam etmektedir. Bu süreç ataerkil anlayışın çöküşünü de kapsamakta ve yalnızca burjuva biçiminin değil aynı zamanda eril medeniyetin de yok edilmesi anlamına gelmektedir. Marksist düşünce efendi-köle diyalektiği (ki kendisi olgunlaşmamış burjuva kültürünün temel bir çatışmasıdır) gelişmiş, bu diyalektiği toplumsal sınıflar bağlamında ifade ederek ona somut bir hal kazandırmıştır. Fakat proletaryanın diktatörlüğü açıkça göstermiştir ki toplumsal rollerin dönüşümü kendisine eşlik etmemiştir. Değerlerin hakiki değişimi ile bağdaşmaz olan beşerî yapıyı yeniden üreten temel kurumu, aileyi, muhafaza etmiş ve güçlendirmiştir. Feminizm ve onun araçsal faydasının baskılanmasıyla, Komünist devrim erkek-egemen kültürel ve siyasi temellerde gerçekleşmiştir. Şimdi ise kadınların ataerkil sistemin sınıf mücadelesinin çok daha ötesine uzatmak istediği eril değerlere karşı isyan ile yüzleşmek zorundadır.

Proletaryanın diktatörlüğü için mücadelenin doruk noktasında dahi feminizm, radikal bir kopuş teşkil edecek şekilde içgörü ve yöntemlerle durum ile yüzleşmiştir. Fakat bizzat bu devrimci şartlarda komünist kadınlara ‘gerçek’ sorunlar ve ayrılıkçılığın tehlikeleri erkek yoldaşları tarafından kuvvetle hatırlatılmıştır. Bunun beraberinde getirdiği hüsran ise genellikle öz fedakârlık ile sonuçlanmıştır.

Lenin Clara Zetkin’e şöyle buyurmuştu:

Hatalarının listesi henüz bitmiş değil, Clara. Duyduğuma göre edebi tartışmalar için olan düzenli toplantılarında, işçilerle münazaralarında aklın sürekli seks ve evlilik meseleleriyle meşgul olmakta ve hatta bu mesele siyasi eğitiminin ve eğitim faaliyetinin merkezinde yer almaktaymış. Kulaklarıma inanamadım… Bana söylenene göre cinsel konular gençlik örgütünde de en sevdiğin konuymuş. Eminim bu konuda halihazırda fazlasıyla malzemeleri vardır. Bu, bazı kişileri kolaylıkla tahrik olmaya sevk edebileceğinden ve onların gücüne ve sağlığına zarar verebileceğinden dolayı bir gençlik hareketi için özellikle utanılası, özellikle zararlıdır. Bu eğilim ile mücadele etmelisin. Kadın hareketi ve gençlik hareketinin birçok temas noktası bulunmakta. Komünist kadınlarımız gençlerle sistematik faaliyetler yürütmeli. Bu faaliyet, onları eğitmek, onları şahsi gebelik hali dünyasından toplumsal gebelik hali dünyasına taşımak olmalı… Evlilik biçimi ve cinsiyetler arasındaki ilişki kimseye bir tatmin sağlamaz. Bu alanda proleter devrim ile örtüşen bir devrim de gelmektedir. Bütün bu çetrefilli meselenin gençler için olduğu kadar kadınlar için de önem arz etmesi anlaşılabilir… Birçok genç insan, gerçekten inanarak kendi durumlarını bir devrimci ya da bir komünist olarak karakterize etmektedir. Fakat, ortada bizim gibi daha yaşlı insanların onlara inanmamızı sağlayacak bir şey de yok. Ben topyekûn melankolik yaşlı bir sofu değilim fakat gençlerin -ve zaman zaman yetişkinlerin- yaşadığı bu yeni cinsel hayat bana bir burjuva kerhanesinin birçok unsurundaki gibi tamamen burjuva geliyor… Komünist bir toplumda cinsel güdülerin ya da şehvetli dürtülerin tatmininin bir bardak su içmek kadar kolay ve önemsiz olacağını öngören iyi bilinen kuramı sen de biliyor olmalısın… fakat aklı başında normal bir adam kendini yere atıp da pis yağmur sularının olduğu bir göletten su içer mi? Halihazırda on farklı dudağın değdiği bir bardaktan su içer mi? Bu ‘bir bardak su’ kuramı gençlerimizin tam anlamıyla aklını başından almış durumda.

Ocak 1915 tarihli bir mektupta ise Lenin, Ines Armand’a şunları yazıyordu:“Sevgili Dostum, metninin daha detaylı bir taslağını yazmanı muhabbet ile tavsiye ederim… Fakat, şimdiden yapmak zorunda olduğum bir yorum var: sana tavsiyem ‘(kadınların) aşkta özgürlük talepleri’ [kısmını] tamamıyla çıkartmandır. Bu proleter bir talep değil fakat bir burjuva talebidir”. Lenin “köylülerin, entelektüellerin ve küçük burjuvanın aşksız evliliklerinin rezillik ve bayağılığını, aşka dayalı medeni proleter evlilik” ile karşılaştırmıştır. Lenin ile karşılıklı mektuplaşmanın akabinde Ines Armand kadın işçiler için olan metnini yayınlamamıştır.

Peki, “aşkta özgürlük talebi”, “aşka dayalı medeni proleter evlilik” ten nasıl farklılık göstermektedir? Aradaki fark, ilkinin devrimci yaşam biçiminin bir yönü olarak kadınlar tarafından talep edilmesi ve gençlik tarafından benimsenmesi, ötekinin ise parti ideologları tarafından yeni insanın terbiye edilmesi için şart koşularak baskıcı değerleri kristalize etmesinde yatmaktadır. Özgür aşk, ailenin eleştirisinin feminist biçimiydi. Proleter evlilik ise Engels tarafından da açıklandığı gibi komünizmin öncüllerinin eril yorumlanmasının, eril düzenin işleyişinin bir ürünüydü. Lenin, Viyana’da komünist bir kadının cinsel sorunlar üzerine yayımlanan kısa eseri hakkında öfkeyle şunları yazmıştı: “Ne aptalca bir kitapçık! İçindeki doğru düzgün birkaç argüman zaten Bebel’in zamanından beri hem de böyle yavan ve rahatsız edici olmayan biçimde kadınlar işçiler tarafından biliniyor. Her ne kadar Freud’un kuramlarının kaynak gösterilmesi [kitapçığa] ‘bilimsellik’ havası verse de aslında sığ bir karmaşa. İşin doğrusu, Freud’un kuramlarının kendisi gelip geçici bir heves”.

Lenin’e göre, komünist toplumda hane içindeki üretken olmayan emekten kurtulup hane dışında üretken emeğe geçiş yaptığında kadın gelişebilecek ve erkek ile hakiki bir eşitliğe ulaşabilecektir. […]

Hiçbir devrimci kuram artık bizleri kadınların ve gençlerin kendi sorunlarına mücadelede, süblimasyonda veya sporda çözüm bulabileceklerine ya da çözüm aramaları gerektiğine ikna edemez. Yetişkin erkekler onları boyunduruk altında tutmak ayrıcalıklarından feragat etmemektedirler.

Bizler, kadınların siyasete karşı gösterdikleri geleneksel kayıtsızlıkta kendi meselelerin yalnızca erkekler kendilerini [siyasette] bir güç olmaları için kadınlara paternalist biçimde hitap ederek dolaplar çevirdiğinde ortaya çıkarılmasına müsaade eden ideolojik ve siyasi düzene kendiliğinden gösterilen bir tepki görüyoruz.

Gençler, kendilerini tanıyamadıkları bir toplumun idaresinde hayatlarını harcamaktan muaf olabilmek için toplumsal ve siyasi bir devrim için çabalamaktadırlar; aynı zamanda, kadınların gayretlerini eril toplumun krizini çözmek için kullanma çabası da vardır. Bu yüzdendir ki kadınların erkeklerin rollerini doldurmasına müsaade edilmekte ve bu dalavere [kadınların] asırlık dışlanmasının telafisi gibi sunulmakta ve feminist hareketin zaferiymiş süsü verilmektedir. […]

Her ne kadar anneliğin doğası cinsiyetler arası çatışma ile, gayrişahsi türün devamı masalı ile, zoraki fedakâr kadın hayatı ile saptırılmış olsa da annelik bizler için düşüncelerin ve hislerin önemli bir kaynağı, özel bir erginleme koşulu olmuştur. Bizler esaret altında insanlığı doğurmak ile yükümlü değiliz. Bizleri köleleştiren oğullar değil, babalardır.

Dolayısıyla, anne ile oğul arasındaki ilişkiyi insanlık için bir engel olarak reddetmeden önce hatırlamalıyız ki her ikisi de babanın otoritesinin prangası ile bağlanmıştır. Kadın ve genç arasındaki ittifak bu otoriteye karşı kurulmaktadır.

Bize evlilik ve onun tarihsel düzelticisi olan boşanma hakkında ne düşündüğümüzü sormayın. Erkeğin ayrıcalığını korumak üzere tasarlanmış her kurum, artık tahammül edilmeyecek olan cinsiyetler arası ilişki bakışının bir yansımasıdır. Kadınları boyunduruk altına almak için kullanılmış tüm işkence araçlarını havaya uçuracağız. […]

Analık sevgisi efsanesi, kadın, hayatının en dolu anında, ataerkil sistemin tabularının yalnızca çocukları ile paylaşmasına müsaade ettiği o mutluluk, zevk ve şen olma duygularını gençlik ile doğal bir alışveriş aracılığıyla canı gönülden tecrübe ettiği anda sona erecektir.

Oedipus kompleksinin kökeni ensest tabusu değil fakat bu tabunun kendi emniyeti için baba tarafından suiistimal edilmesidir.

Geçmişin önemli bir görüntüsü gözlerimizin önünde şekillenmektedir: bir tarafta, erkeğin mağrur şekilde yükseldiği bir merdiven; öteki tarafta ise kadının acı verici şekilde alçaldığı bir merdiven. Hayatının herhangi bir evresinde kadına bahşedilmiş olan haysiyet ona ömrünün sonuna kadar yeterli değildir.

Kadının davası ortaya çıkarıldığında kazanılmış bir davadır.

Kültürün, ideolojinin, kurumların, adetlerin, kanunların ve örflerin tamamı kadınlarla ilgili erkek batılları ile çevrilmiş durumdadır. Arka plan herhangi şahsi durumu kirletmekte; erkek, kibir ve had bilmezliğini bu arka plandan temin etmeye devam etmektedir.

Genç erkek de ataerkil sistem tarafından zulme uğramaktadır fakat, o, aynı zamanda, gelecekte zalim rolünün de adayıdır. Gencin ani kabarmaları içkin olarak belirsizdir.

Gençliğin başkaldırısının manipüle edilme şekli ataerkil sistemin bozucu etkisine bir başka örnektir. Hippi hareketine dini hareket muamelesi yapan siyasi olarak kendini adamış öğrenciler siyasi olarak vadesini doldurmuş bir etiketi kullanarak ataerkil bir kalıbı devam ettirmektedirler. İdeolojik kesinliklerinin emniyetinde, bunun toplumun diyalektik olmayan bir anı, önemli bir zaman dilimi olduğunu iddia etmektedirler. Oysa, biz, [hippi hareketinin] hususi değerini tam olarak burada görüyoruz. Hippi hareketi ataerkil sistemden tiksinerek kaçınmayı, güç siyasetinin ve baskın olarak eril grupların tüm siyasi kalıplarının reddini temsil etmektedir. Hippiler kamusalı ve özeli artık birbirinden ayırmamak ile birlikte eril ve dişilin karışımı bir hayat yaşamaktadırlar. Bıkkınlık ile siyasi öğrenci gruplarından kendisini çeken veya aynı bıkkınlık ile kendini yoldaşlarının devrimci davranışlarına göre terbiye eden o kız, öncülleri erkekler toplulukları tarafından belirlenmiş olan bir ikilem ile yüzleşmektedir. [Erkekler] daha önce daima faaliyet alanları olmuş alanı daha özgül bir alan olarak keşfetmekteler; yalnızca burjuva değil aynı zamanda sosyalist ve devrimci kültürü tekellerine alabildikleri sürece erkeklerin sorunlara küresel bakış açısı yalnızca bir bahanedir. En başta böylesi bir hiyerarşi ile dalga geçenler hippi kızlar ve erkeklerdi. Atalarının savaşçılıklarının geçmişini gördükleri agresif ve şiddet dolu davranışların kalıntılarında artık eril değerleri temel kabul etmeyen topluluklar kurmaya gayret ettiler. İdeoloji, daima, bu davranışları ve değerleri dünyayı değiştirmenin araçları olarak anlatıp, meşrulaştırdı. Kadının toplum hayatının tüm alanlarından zorla uzaklaştırılması, erkeğin yaşam biçimleri ve düşünce kalıpları yaratma mücadelesindeki sapkın davranışını daha da büyüttü. Kadının yeni mevcudiyeti gençlerin gönüllü olarak vazgeçmelerini teşvik etti; şiddet içermeyen fakat yıkıcı ellerindeki tüm imkanlarla [gençler] her şeye en baştan başlanması gerektiğine dair olan inançlarını ifade etmektedirler. Birçok kişinin umduğu gibi, hippilerin kurulu düzen tarafından özümseneceği gerçeği, ani ve beklenmeyen ortaya çıkışlarının neden olduğu üretken kargaşayı hafifletmeyecektir.

Av sırasında avlanacak hayvanı ortaya çıkartmak için çalıları dövenler gibi, toplumun yapısı da avını en sonunda tuzağa düşeceği noktaya kadar sürmektedir. Hükümetler boşanma yasaları bahşederken ve Kilise de bunları engellemek için mücadele ederken, kadınlar cinsiyetler arası ilişkilerin absürt düzenlemelerinin her bir yönünü reddederek olgunluklarını göstermektedirler. Eril krizin boyutu formüle olan bağımlılıklarında görülebilir: onlar [erkeğin] üstünlüğünün sihirli garantileridir.

Önce babaya sonra kocaya olacak şekilde kadınlar daima ekonomik bağımlılığa maruz bırakılmıştır. Ne var ki [kadınların] kurtuluşu ekonomik bağımsızlıklarını kazanmalarında değil, kölelik ortada kaldırıldıktan sonra dahi onları köle haline getiren kurumun yok edilmesinde yatmaktadır. (52)

İnsanlık halini genel olarak ele alan her düşünür, kendi[erkek] bakış açısına göre kadınların temelde daha aşağılık bir nitelikte olduğunu vurgulamıştır. Bizzat Freud kadınları lanetine kuramsal bir temel bulmuştur: bütünlüğe bir araç olarak tanımlanan sözde penis ihtiyacı. Bizler, kadınların çok küçük yaşta farklılığından kaynaklı metafiziksel ıstırabından dolayı kendisini sakat olarak hissettiğini öneren psikanalitik dogmaya olan şüphemizi belirtiyoruz.

Her ailede erkek çocuğun penisi evladın evladı muamelesi görmektedir. Övgü dolu şekilde hakkında açıkça konuşulmaktadır. Öte yandan kız çocuğun cinsel organları tamamen görmezden gelinmektedir. Ne onlara isimler takılmakta ne de erkek çocuğunkine yapıldığı gibi sevilmektedir; ne [kendine has] bir karakteri ne de literatürü bulunmaktadır [Kız çocuğunun] bedeninin gizliliğinden faydalanılarak onun varlığı da sessizce geçip gitmektedir. Erkek ve kadın arasındaki ilişki iki cinsiyet arasında olan bir ilişki değil fakat bir cinsiyet ve ötekinin yokluğunun ilişkisidir.

Freud bir mektupta şu satırları nişanlısı Martha Bernays’e yazmıştı: “Kıymetli sevgilim, sen bu aktivitelerden ve evi çekip çevirmekten bu kadar zevk alıyorken, ben de beynin yapısının bulmacasını çözmek arzusuyla cezbedilmiş haldeyim”. (Sigmund Freud’un Mektupları’ndan 65. Mektup)

O büyük adamların özel hayatlarına bakalım: en yaygın hareketleri bile soğuk bir şekilde daha aşağı nitelikte olarak tanımlanmış bir insana gündelik yakınlıktan doğan bir sapmayı ihtiva etmektedir.

Hiç kimse, hiçbir deha yoktur ki tüm meseleler hakkında doğru bir görüş geliştirebilmiş olsun: hiç kimse insan doğasının kusurlarından kaçamamıştır.

Biz şimdi ve burada yaşıyoruz ve şu an ve burası istisnai olandır; geleceğin ise istisnai olmasındansa beklenmedik olmasını yeğleriz.

     Bizi en çok ilgilendiren, kadınların, gençliğin en hayati döneminin parçası olan ve insanlara, hayatlarına kendilerine özgü damga vurabilecekleri yaratıcılığın kaynağına dokunup, onu şekillendirebilmelerine imkân veren o hissi güvenin taşkınlığını muhafaza etmektir. Bir kız, gençliğinde mahrum bırakıldığı bir ruhsal tecrübenin daha sonra elde edilebileceğini düşünmeye sevk edilerek kolaylıklar yanıltılabilir. Özgürleştirilmiş kadın, doğru zamanda ileri atılışları tecrübe etmekte başarısız olmuş bir kişiliğin intibakını temsil ettiği için işe yaramaz bir modeldir.

Geriye dönüp baktığımızda, yaratıcılığın izole edilmiş zirvelerinde kendimizi ayırt edebiliyoruz fakat en çok da boyunduruk altında heba edilmiş onca zekada ve zaman içerisinde bitmek bilmeyen angaryalarda kendimizi ayırt edebiliyoruz. Bizler kurban edildik ve bu kurban üzerinde idealist kadınlık efsaneleri çoğaldı.

Bizler, kadınların iyi- kötü, daha iyi- daha kötü diye ayrıldığını görmek istemiyoruz; bizi asıl ilgilendiren her birimizin ötekiyle paylaştığı en derin öz, hem acı veren hem de değerli olan o nokta.

Kadınların hareketi enternasyonal değil, fakat, dünyasaldır.

 Üstyapı ve yapı arasındaki ayrım, beşerî değişimin öncelikle yapısal değişim olduğunu varsayan bir yasanın temelini oluşturmaktadır. Üstyapıdaki değişimler daima yapıdaki değişimleri yansıtacaktır. Fakat bu, ataerkil bakış açısıdır ve bizim nazarımızda yansıma kuramının herhangi bir itibarı yoktur. Bizim tercih ettiğimiz eylem biçimi kültürelsizleştirmedir [deculturalization]. Bu, ne yapısal bir devrimi takip eden ve akabinde ona entegre olan bir kültürel devrimdir ne de tüm düzlemlerde bir ideolojinin doğrulanmasıdır; [kültürelsizleştirme] herhangi bir ideolojiye ihtiyaç olmamasının onaylanmasıdır. Kadınlar erkeklerin inşalarına tamamen kendi varoluşsal boyutlarıyla karşılık veriyor; önderleri, düşünürleri veya bilim insanları olmamış olabilir fakat daima enerjileri, içgörüleri, cesaretleri, adanmışlıkları, özenleri, hisleri ve delilikleri olmuştur. Sonsuza kadar var olamayacakları için tüm bu şeylerin izleri silindi; fakat bizim kudretimiz gerçeklere dair efsanevi bir görüşe sahip olmayışımızda yatmaktadır. Her ne kadar amaç iktidarı elde etmek ve bunu pekiştirmek olunca ona dönüşüyor olsa da eyleme geçmek, yalnızca belirli bir sosyal sınıfa özel bir vazife değildir. Erkekler bu mekanizmayı [iktidarı ele geçirmek ve bunu pekiştirmek] mükemmelleştirdiler ve hatta bu mekanizma kültürel olarak meşrulaştırılmış olduğundan eril kültürü reddetmek demek eylemlerin değerlendirilmesine temel olan iktidarın edinimlerini reddetmek demektir.   

Annelik ile birlikte kadın kültürelsizleştirme anına erişmektedir: çocuk ile olan duygusal simbiyoz ile  [kadın] hayatın ilk evrelerinden tekrar geçmektedir. Dışarıdaki dünya ona şu an tekrar yaşamakta olduğu hayatın öncelikli ihtiyaçlarına oldukça yabancı farklı bir yapım gibi gelmektedir. Annelik onun ‘yolculuğudur’[2]. Bilinci kendiliğinden yaşamın kökenlerine geri gider ve [anne] kendisini sorgular.

Eril düşünce, nesiller arası savaşı, önderliği, kahramanlığı ve mücadeleyi oldukça kaçınılmaz hale getiren bir mekanizmaya müsaade etmiştir. Erkeğin bilinçaltı şiddet ve korkunun deposudur. Dünya, kadının merhamet göstermesi gereken, erkeğin hayallerindeki ölüm ile doludur; fakat, biz artık bize dayatılan bu rolü oynamaya devam etmeyeceğiz ve erkekleri kendi yalnızlıklarının derinliklerine terk edeceğiz.

Savaş, alışılmış olana ve durağan olana kayıtsızlığın içinde, bir halkın ahlaki sağlığını muhafaza eder. Nasıl ki rüzgâr bir gölün sularını uzun bir sakinliğin sonucu olan durağanlığın [zararından] koruyorsa, uzun ve hatta daha kötüsü, ebedi bir barış bir halkı hasta edecektir. İnsanın doğasında olumsuz-veya-olumsuzlayan ne varsa muhafaza etmeli durağan-ve-istikrarlı olmasına müsaade edilmemelidir. (Hegel 1802: Doğal Haklar)

Savaş kurumunun kökenleri ve nedenleri üzerine en son sosyolojik ve psikolojik çalışmalar kadınların erkeklere boyun eğmelerini doğanın kanunu olarak kabul etmektedirler. Bireylerin ve grupların -ilkel ve modern- davranışlarını tamamen ataerkil bir çerçeveden analiz etmekte ve kadınların erkekler tarafından boyunduruk altına almasında kullanıma hazır patolojik bir sendrom olduğunu anlayamamaktadırlar. Baba ve anneden izdüşümsel süreçlerin özne ve nesneleri gibi bahsedilmekte ve bu şekilde, aksi takdirde gerçeklikte verilen unsurların normal değerlendirmesi olacak olanın biçimi bozulmaktadır. Fakat, baba ve anne iki birincil elemanlar değil aksine ailede resmi ifadesini bulan cinsiyetler arası kasıtlı yanlış yönlendirmenin sonucudur. Bu önermeden başlamadığımız sürece özel değerlere dönerek ve böylece devletin egemenliğini reddederek veya savaşı şahsi bir suç olarak engelleyecek kurumları destekleyerek savaşın (atomik tehlikenin) psikolojik nedenlerini ortadan kaldırmaya çabalayarak kendimizi kandıracağız. Böylesi çözümler özel değerlerin aile değerleri olduğu ve ailenin de kadının erkek iktidarına kayıtsız şartsız teslimiyeti anlamına geldiği gerçeğini göz ardı etmektedirler. Erkeğin patolojik kaygıları ve savunmaları ailede oluşmakta ve oradan ailenin temsili olan topluma aktarılmaktadır. Kısacası, böylesi çözümler insanlığın bu hastalıklı halinin bizzat ona ait otoriter araçlar ile teşhis edilip, çözülemeyeceği gerçeğini görmezden gelmektedirler. […]

Hegel’e göre, iş ve savaş, erkeklerin tarihi olarak kabul edilmiş insanlığı tanımlayan iki eylemdir. Fakat, ilkel halklar üzerine çalışmalar kanıtlamaktadır ki erkeklerin asli görevi savaşmak iken, iş, kadına ait bir eylemdir. Erkek, savaşamaz duruma geldiği, esir alınıp da çalışmaya zorlandığı an erkekliğini kaybetmiş ve kadın olmuş hissederdi. Erkekler kendi cinsel kudretleri ile ilgili içsel kaygılarının üstesinden gelmek için savaşı dışsal bir sınav olarak kullanmışlardır. Dolayısıyla, kökenleri itibariyle savaş, erkeklerin kendilerini cinsel varlıklar olarak düşünebilmek becerileri ile doğrudan bağlantılıdır. Peki ama, erkeklerin kaygılarının kökeninde ne vardır? Bu soru çok önemli çünkü [erkeklerin] kaygısı her çatışmayı çözülemez ve kaçınılmaz olarak bir şiddet meselesi haline getiren, insanlık tarihinin daimî mevzusudur. Kadın türü kendisini çalışmak ve hayatı korumak ile ifade ederken, erkek türü kendisi öldürmek ile ifade etmektedir. Psikanaliz erkeklerin savaşı bir erkeklik ödevi olarak görmesine dair birçok neden ileri sürmüş olsa da bu tavır ile kadınların boyunduruk altına alınması arasındaki bağ konusunda kesinlikle hiçbir şey söylememektedir. Dahası, sanki erkekleri kendi içsel çatışmalarına emniyet supabı olarak savaşı kurumsallaştırmaya iten nedenler, insanın kaderine içkindir, insanlık halinin verilisidir. Oysa, kadının insanlık halini tecrübesi aynı ihtiyaçlar ile belirlenmemiştir. Oğulları kıyıma gönderildiğinde onların yasını tutmakta ve her ne kadar pasif olsa da kadının kaygılı tutumu onun rolünü erkeklerinkinden ayırmaktadır. Bizler, kabataslak da olsa, ataerkil sistemin yok edilmesinde (kadınların aile kurumunu parçalaması aracılığıyla) savaş sorununa bu konuda yapılmış çalışmalar tarafından önerilenden çok daha gerçekçi bir çözüm görüyoruz. Bu şekilde, herkesin bahsettiği fakat nasıl gerçekleşeceği konusunda en ufak fikrinin olmadığı insanlığın o dönüşümünü temelden gerçekleştirebiliriz. […]

Bundan böyle kimsenin bize türün hamilleri muamelesi yapmasına müsaade etmeyeceğiz. Ne devlete ne de babalarına; evlatlarımız kimseye ait değildir. Nasıl ki biz kendimizi kendimizde geri aldık, evlatlarımızı da kendilerine vereceğiz.

Raison d’etat ve ahlakçılık kadınları boyunduruk altına almanın silahlarıdır; karşı cinsten korkan tavırlar kadına karşı olan düşmanlığı ve küçümsemeyi gizlemektedirler.

Tanrı’nın rahiplerinin kendilerinin Baba’nın ordusuna ait olduklarına dair sahip oldukları yegâne teminat kadınların dışlanmasıdır. Katolik bakir, erkeğin kadını hakir görmesinin kurumsallaştırılmasının en dramatik ifadesidir. Yüzyıllar boyunca [kadın], nedeni neredeyse anlaşılmaz bir öfkenin nesnesi haline getirilmiş, konseylerle, münakaşalarla, yasalarla ve şiddetle yasaklanmıştır. […]

Dini ve estetik anlayışlar, baskın kültür tarafından potansiyel olarak iktidara zıt iki tutum olarak tanımlanmıştır. Buna uygun olarak da kültür, bunları iktidarın asli iki yapısı olarak içine almıştır: dini ve sanatsal kurumlar. Dini hayatın, ataerkil yasaların dünyevi başarı ile rekabet halinde ve onu reddeden metafiziksel bir alanda yaşandığı bir yaşam biçimi olduğunu; ve, sanatsal çalışmanın kişinin isyankâr iradesinin hercai işleyişi aracılığıyla otoriter değerlerin çürütülmesini içerdiğini görebiliriz. Her ne kadar dindar insanlar ve sanatçılar kendi eylem özgürlüklerine fazlasıyla önem verseler de toplum, onlara dahi bunların prestijlerinden yararlanarak başarının standartlarını uygulamaktadır.

Seçtiğimiz müttefikler davamızı benimseyenler değil fakat bize uygulanan baskının en kötü aşırılıklarından kaçınmış olanlardır. Sanatçılara olan karakter yakınlığımız, başkalarının kültürel değerin teminatları hakkında hissettikleri kaygıdan özgür biçimde, yaptığımız ve bunun anlamı arasındaki doğrudan bağdan kaynaklanmaktadır.

Freud’un kendisine ekspresyonist bir çizim gönderen Karl Abraham’a cevaben yazdığı bir mektubu da aktaralım (Aralık 1922):

Sevgili dostum, güya senin kafanı temsil etmesi gereken çizimini teslim aldım. Korkunç bir şey. Ne kadar muhteşem bir insan olduğunu biliyorum ve bu yüzden daha fazla sarsılmış haldeyim ki modern ‘sanata’ tahammül gibi karakterinin ufak bir kusuru yüzünden böyle zalimce cezalandırılmışsın… Bu sanatçılar gibi kimseler, Adler’in yalnızca doğuştan görme bozukluğu olanların ressam ve teknik ressam olduklarına dair kuramının fazlasıyla nahoş örnekleri olduklarından analitik çevrelere erişimi olması gereken en son kişilerdir. Sana ve ailene 1923’te tüm güzellik ve esenlikleri diliyorken bu portreyi unutmama müsaade etmelisin.

Kadın, diyalektik olarak erkek dünyası ile ilişkili değildir. Dile getirdiği talepler bir antitezi değil, tamamıyla başka bir seviyeye geçişi teşkil etmektedir. Yanlış anlaşılma ihtimalimizin en yüksek olduğu fakat üzerinde ısrar etmemizin hayati olduğu nokta da tam olarak budur. […]

Feminist hareket siyasi davetsiz misafirler ve sempatizanlar ile doludur. Erkek gözlemcileri bizleri çalışma konusu yapmamaları konusunda uyarıyoruz. Bizimle aynı fikirde olmaları ya da olmamaları bizleri ilgilendirmiyor. Daha akıllıca ve daha onurlu olacak olanın müdahil olmamaları olduğunu onlara telkin ediyoruz.

Kendi cinslerinin temsilcilerine karşı bizleri teşvik edici demagojik telkinlere ihtiyacımız yok. Her birimiz yeteri kadar öfkeli ve kendimiz için daha yaratıcı çözümler bulabilmeye yetecek anlayış ve kararlılığa sahibiz.

Ne zaman bir açıklık olacak olursa bu boşluğu işgal etmeye ve bizi kendisine uydurmaya çalışacak birisi [bir erkek] olduğundan kendimizin tamamıyla kendimize ait olmasında ısrarcıyız.

Bir kız için üniversite kültür aracılığıyla kurtuluşa ulaşacağı bir yer değil fakat aile tarafından dikkatlice hazırlandıktan sonra baskı altına alınışının tamamlanacağı yerdir. Onun eğitim süreci, tam da daha sorumlu hareketlere girişeceği ve kendisini kavrayışını genişletecek tecrübelerin keyfini çıkartacağı anda onu felç eden yavaşça zehirlendiği bir süreçtir.

Bizim açık görevimiz, geçmişte ve bugün, kadının boyunduruk altına alınması ile bağlantısı olan her bir olayı ortaya çıkartmaktır. Bu boyunduruğu görmezden gelmeye devam eden kültürün her yönü bizler tarafından aşağılanılacaktır.

Görülüyor ki, Nazizm ve Stalinizm’in vahşetine ve emperyalizmin bugünkü barbarlıklarına rağmen erkekler yine de kendilerini bu korkunç olayların günahlarından arındırabileceklerini düşünüyorlar. Bu olayları sınırlandırmak için harcanan çabayı da hesaba katarak da olsa en azından değerlendirmeyi hak ediyorlar. Erkeğin asıl trajedisini şu oluşturmaktadır: erkek, kendi kaygılarının sebeplerini mücadele etmesi gereken düşmanca bir yapı gibi dış dünyada aramaya alışmıştır, oysa şimdi, insanlığın sorununun içinde, artık yıkıcı güdülerini tutamaz hale gelen psikolojik yapısının katılığında olduğu fikri bilincin eşiğine varmıştır. Bu şekilde, tek çözümün geleneksel tehlike bayrağı olduğu geri çevrilemez bir kriz tesis edilmektedir. Temelinde eski kültürün olduğu her öz eleştiri eski kibirlilik ve sorumsuzluğu yeniden üretecektir. Erkekler bu gelenek ile bağlarını koparmalı ve tarihsel başkahraman rollerini bırakmalıdırlar. Bizim arzuladığımız değişim budur.

Feminist hareketin başlangıcından bugüne son ataerkinin sömürülerine tanıklık etmekteyiz ve bizlerin artık tanıklık etmeye niyeti yok. Yeni bir hal içinde yaşıyor ve hareket ediyoruz: uzun zamandır bir kenarda tutulmuş olan kadın parçasının meselelerin, umutlarının, mücadelelerinin yeni yükselişinin başlangıcı.  

Kadın tam bir bireydir. Değiştirilmesi gereken kadının nasıl olduğu değil, kendisini nasıl gördüğüdür. Dünyadaki yerimize dair başkalarının ve de kendimizin görüşünü dönüştürmeliyiz. […]

Tüm öznel hareketleri gerçekleştireceğiz ve bu da etrafımızdaki alanı ele geçirmemizi sağlayacak. Ve bundan kastımız tanımlama değil. Tanımlamanın zorlayıcı eril bir niteliği bulunmaktadır. […]

Erkeğin zihni yalnızca kendisiyle meşguldür, kendi geçmişi, kendi hedefleri ve kendi kültürü. Gerçeklik [erkeğe] tükenmiş gelir; uzay uçuşları da bunu kanıtlar. Öteki yandan, kadın, hayatın öncelikle kendi gezegenimizde başlaması gerektiğinde ısrar etmektedir. Erkeğin artık hiçbir şey göremediği yerde kadın hala bir şeyler görebilmektedir.

Erkek zihni, bizzat insanlığın varoluşunu tehlikeye atan mekanizmayı harekete geçirdiği anda son bir krize girmiştir. Kadın, ataerkinin karakter yapısında ve onun kültüründe bu çılgın tehlikenin itici gücünü fark ederek rüştünü ispatlamaktadır. […]

Erkekler binlerce yıldır hayatı riske atmakta ve bugün de hayatın devamı ile kumar oynamaktadırlar. Kadınlar bunu reddettikleri için halen köledirler; bu yüzden daha aşağılık, aciz, kudretsiz hale getirilmişlerdir. Kadınlar hayatta devamlılığına bir değer olarak sahip çıkmaktadırlar.

Erkekler, hayatın anlamını hayatın ötesinde ve hayatın kendisinin karşısında aramaktadırlar. Öte yandan, kadınların hayatları ve hayatın anlamına dair hissiyatları örtüşmektedir. Bizler binlerce yıl, onlara karşı tutumumuza dair erkeğin kaygılarının bizim daha aşağı nitelikte oluşumuzun belirtisi haline getirilmesine son verilmesini beklemek zorunda kaldık. Kadın bir içkinlik ve erkek ise bir aşkınlıktır; felsefe, bu karşıtlıkta kaderlerin hiyerarşisini idealize etmiştir. Erkek bir aşkınlık olduğundan onun eylemlerinin niteliğinden şüphe etmek imkansızdı ve, kadın bir içkinlik olduğundan erkek tarihi ödevlerini yerine getirebilmek için kadını göz ardı etmekte haklıydı. Buna uygun olarak, kaçınılmaz karşıtlık temelinde erkek, kadını suiistimal etmiştir. Kadın kendi aşkınlığını üstlenmelidir. Filozoflar çok konuştu; neye dayanarak erkeğin aşkınlığının işaretini kabul ediyorlar da kadınınkini reddediyorlar? Onlar aşkınlığı eylemlerin etkililiği üzerinden tanıyor ve her ne kadar [aşkınlığın] özde olduğunu varsayıyor olsalar da iktidarı arttırmaya yol açmayan eylemlerin aşkınlığını reddediyorlar. Fakat aşkınlığı eylemlerin etkililiği üzerinden ölçmek ataerkil bakış açısına özgündür. Erkekler, alternatiflerin yalnızca kendilerinde gördükleri olduğunu; kadının bir içkinlik, pasif bir şey olduğunu zannediyorlar, aksine erkekler tarafından baskılanmamış olsa [kadınların] başka türlü bir aşkınlık oldukları kendini gösterebilirdi. Kadınlar, bugün, erkeğin aşkınlığını sorgusuz sualsiz kabul eden kültür ve tarihi incelemek ve bizzat bu aşkınlığın yargılamak istiyor. Sayısız -bilinçli ve bilinçdışı- travmaların sonucu olarak erkekler bile yavaş yavaş kendi başkahraman rollerinin krizinin farkına varmışlardır. Fakat erkeğin özeleştirisi halen gerçek olanın rasyonel olduğu varsayımına tutunmaktadır ve halen, bunun kendisini aşması için gerekli olduğu meşrulaştırması ile geleneksel rollerini ileri sürmektedir. Kadınlar, erkeklerin kadınları boyunduruk altına alarak ve aynı zamanda kendi içkinlikleri için onları suçlayarak kendilerini aşma biçimlerinden tiksinmektedir. Özeleştiri yerini hayal gücüne bırakmalıdır.

Erkeğe, dâhiye, rasyonel vizyonere mesajımız şudur: dünyanın geleceği erkeğin zorlukları aşma arzusu ile çizilmiş bir yolda devamlı olarak ileri gitmekte yatmamaktadır. Dünyanın geleceği açıktır: [dünyanın geleceği] bir özne olarak kadınla en baştan yola başlamakta yatmaktadır.

Bizler kendi içimizde hayatın tamamen dönüştürülmesini gerçekleştirebilecek bir kapasite olduğunun farkındayız. Efendi-köle diyalektiği içerisinde hapsolmayarak kendimizin bilincindeyiz; biz Beklenmeye Özne’yiz.

Yeni insan efsanesini bir saçmalık olarak reddediyoruz. İktidar, nihai tercihlerinde en önemli faktör olan ve erkeğin düşünüşüne işlenmiş bir kavramdır. Kadının ikincilleştirilmesi [iktidar kavramını] gölgesi gibi takip etmektedir. Bu öncüllerde temellenen herhangi bir gelecek tasavvuru düzmecedir.

Feminist hareketin kendisi insanlığın herhangi bir temel dönüşümünün aracı ve amacıdır. Geleceğe ihtiyacı yoktur, herhangi bir ayrım yapmaz- burjuva, proleter, ırk, yaş, kültür, klan veya kabile. Ne yukarıdan ne aşağıdan ne seçkinden ne tabandan gelir, ne önderliğe ne de organizasyona, ne dağıtıma ne de propagandaya ihtiyacı vardır. Tamamıyla yeni bir özne tarafından sarf edilen tamamıyla yeni bir kelime. Duyulması için telaffuz edilmesi yeterlidir. Hareket etmek kolay ve sadeleşir.

Hedefler yok, buramızın ve şimdimizin şu anı var. Bizler dünyanın karanlık geçmişiyiz, bizler şu anı şekillendiriyoruz.


[1] Anlam bütünlüğünü ve cümle akışını sağlayabilmek adına köşeli parantezler içerisinde eklenenler çevirmene aittir.

[2] Trip= yolculuk. Fakat aynı zamanda ‘uyuşturucu madde etkisi’ yani ‘kafası’ anlamına da gelmektedir. (ç.n.)

* Paolo Bono ve Sandra Kemp editörlüğünde hazırlanan “Italian Feminist Thought: A Reader (1991)” kitabındaki İngilizce çeviriden çevrilmiştir.

Hazırlayan: Mümtaz Murat Kök