Tüm canlılar güneşe, anaya, gıdaya yönelme ve bunu diğerlerinden ayırt etme özelliğine sahiptir. Bu üç yaşam kaynağı varlık birbiri ile yer değiştirebilir. Bitkilerin güneşe yönelme eğilimi vardır, hayvanların ve insanların anaya ve bunların tamamının gıdaya yöneldiği ortadadır.

Peki bu yönelme eğilimi nasıl başladı?

Böceklerde bildiğimiz türde bir bilinç bulunmaz, daha çok vücutlarının aklı ile yaşarlar. Şöyle ki gıdaya yönelme konusunu ele alacak olursak; canlı, gıdasını deneme-yanılma yöntemi ile rastgele ararken bulduklarında bir sinyal, (cevap) bulamadıklarında başka bir sinyale (başka bir cevap) ulaşmış oluyorlardı. Bu şekilde bu davranış arttı; gıdayı bulan, güneşe yönelen, anasına yönelen canlılar gibi bu sayede hayatta kaldılar. Bu nedenle çoğu zaman baba dış kapının dış mandalı iken anne çocuklar için vazgeçilmezdir, böyle olmak zorundadır. Ve biliyorsunuz ki çocuklar babalarından annelerine “sahip olduğu için” gizli biçimde nefret ederler. Babalar aslında yaşam kaynağının başını tutmuş iktidarlardır. Çocuk bunun küçükken bilincindedir fakat büyüdükçe toplumsal kurallar, ahlak ve din sayesinde bu nefreti bastırır. Babasını seven çocuklar ise itaatkar ve iktidara boyun eğen kişiler olma eğiliminde olmalıdır. Burada ana yalnızca bir cinsiyeti değil çocuğa ana olarak bakan birincil kişiyi temsil etmektedir. Yani annesi olmayan bir canlının babası ona ana gibi bakıyor, doyuruyor, koruyor ve ihtiyaçlarını gideriyorsa o da cinsiyet fark etmeksizin anadır.

Hayatta kalan canlıların genlerinin kalıtımı süreceği için davranış da memetik (kültürel kalıtım) olarak aktarıldı. Anaya, gıdaya, güneşe yönelen canlılar kendi davranışlarının kalıtıldığı yavrular dünyaya getirdi. Yaşam geliştikçe bu yeni çocuklar da milyarlarca deneme-yanılma ile “sensörlerini” geliştirdiler ve davranışlar gelişerek aktarıldı. Buraya kadar bahsedilen deneme-yanılma yöntemi ile gelişmiş olan akıla Daniel Dennet’in demesi ile vücudumuzun aklı diyebiliriz.

Nedir bu “Vücudumuzun aklı”?

Aslında yukarıda böcek örneği ile “bedenin aklı”nın nasıl oluşup geliştiğini bir örnekle aktarmış oldum ki bedenin aklının ve aklın gelişimini birçok türde farklı seviyelerde gözlemlemek mümkündür. Şimdi de size bedenimizin aklının kanıtlarını sıralayacağım; terleme, tuvaleti gelme, yüz kızarması, hasta olduğunda beyazlaşmak, ateşi çıkmak, acıkmak, mide bulantısı. İşte bunların hepsi bizlerin neredeyse tamamımızın hükmedemediği ve bizimle birlikte olan ikinci akıldır ve bu akla bilincimizin söz geçirmesi zordur. Mesela bedeniniz sizin için çiftleşmeye uygun bir aday gördüğünde ona yönelik dizginleyemediğiniz bir ilginiz oluşmaya başlar hatta vücut ritminiz değişir. İnsan bunu dizginlemede neredeyse uzmanlaşmıştır. Eğer bu kişi hoşlandığınız biri ise kulaklarınız kızarabilir. Bunları dizginlememiz pek mümkün değildir çünkü beden aklı bizim bilincimizden önce evrilmiştir. Bilincimiz ise beden aklı üzerine inşa olmuştur. Aslında tüm dinlerin, öğretilerin, yasaların işlevlerinden biri de bedeninizin aklını nasıl dizginleyeceğinizi size dayatmak ya da öğretmektir. Fakat şu an Tibetliler, Ezidiler, Maniciler (bir zamanlar Uygur hanlığının da resmi dini olan) dışında bu konuda başarılı olmuş bir topluluk bulunuyor mu bilmiyorum. Bilinen dinlerin tamamı bu konuda başarısız olmuştur. Örneklemeye gerek yok; dünyanın durumu ortada.

İnsan bilinçli canlılardandır. Fakat unutmayalım ki acı hissi bilincimizle alakalı değildir. Acı hissi tüm canlılarda olduğu gibi beden aklına dayanır. Tüm canlılar acı hisseder ve Darwin’in de dediği gibi; Zevk ve acıyı, mutluluğu ve ıstırabı hissetme kabiliyetleri esas alındığında, insanlar ve hayvanlar arasında fark yoktur.*

Acı hissi olmasa evrimleşemezdik ya da ilkel seviyede kalırdık veya çok azımız hayatta kalırdı. Şöyle ki, gıdaya, anaya, güneşe uzanan canlılar bunu besin aldıkları için ya da kısacası ihtiyaçları olan şeylere ulaştıklarında bir şekilde daha güçlendikleri için bu onların ödülü idi. Yani ödül kavramı da çok uzun süreye dayanan bir eylemdir. Fakat anaya, gıdaya, güneşe yönelmediklerinde hiçbir şey olmuyordu, ihtiyaçları olana ulaşmaları gerekliydi. Mesela gereğinden sıcak bir yere gittiklerinde kaybettikleri bir şeyler oldu ya da boşa enerji harcadıkları için bitkin düştüler. İşte muhtemelen acı hissi de bu durumları yorumlayan ‘sensörlerimizin’ gelişmesini sağladı. Yani bedenle aramızdaki iki his olan ödül ve acı ya da belki ceza, canlılarda ilk evrimleşen duyular arasındadır. Bu yüzden böcekler de biz de acıdan kaçınırız. Bu açıdan evrensel bir ahlaka (hiçbir dine ya da kitaba bağlı olmayan, evrenin her yerinde geçerliliği olan ahlak) sahip olan herkes canlılara acı çektirdiğinde bizim gibi acı çekeceklerini bilir. Boşa yol tepersen aç kalırsın, güçten düşersin, soğursun, ölüme yönelirsin. Bu kadar basit bir kural; bir tarafta güneş, gıda, ana diğer tarafta ölüm.

Evrimin iki altın kuralı hayatta kalmak ve üremektir. Bu iki kural gene en başta gelişen kurallardır. Canlılar varlıkları itibarıyla amaçsız olarak kendilerini kopyalar. Bedenimizin aklı yaşamda kalma ve üreme eğilimlerimize engel olamaz. Canlılar bu iki kuralı yani hayatta kalmaya ve üremeye yönelik bu kuralları güçlendirecek davranışları gerçekleştirdiklerinde bedenleri ve beyinleri tarafından ödüllendirilirler. Yani bedenimizin aklı yüzünden asla tam olarak özgür olamayacağız. Tüm tercihlerimizde olmasa da bilinçli olarak yaptığımızı sandığımız tercihler çoğu zaman bedenimizin tercihidir. Mesela bazen bazı çiftler tam zıtlarıdır hatta eylem söylem farklılığı çok fazladır buna rağmen birlikte olurlar. Çünkü bedenimizin onda bulduğu şeyler vardır. Bu da “aka da konabilir boka da konabilir” sözünü açıklayabilir.

Bu hayatta kalma ve üreme davranışları çeşitli evrimsel mekanizmalara tabidir. Bizler ve diğer canlılar ne yaptıysak bu ödül için yaptık. Hayatta kalma ilkesini gerçekleştirdiğimizde ödül aldık, mesela daha iyi bir barınak, daha büyük bir villa, daha çok para, daha çok koruma, bunların hepsi evrimin birinci kuralı olan hayatta kalmayı garantilemek için. Ve gene bu daha çok güç ve para aynı zamanda üremeyi de garantilemeyi amaçlamaktadır. Canlılar ya çok fazla üreyerek ya da yavrularına çok iyi bakarak seçilimde genlerini daha güvenli aktarırlar (soylarını sürdürürler ki bu evrime saldıranların dahil en önemli amaçlarındandır) Yani ya genini (ya da spermini) daha çok yaymalıdır ya da çocuklarına çok iyi bakmalıdır. İşte bu da size tek eşliliği ve çok eşliliği açıklamaktadır. Bir erkek sayı kasma eğiliminde ise (çocuk yapsın ya da yapmasın) bu onun genlerini çok fazla dağıtma, çok fazla üreyerek bedeninden ödül alma derdinde olduğunu anlarız. Ödül aldıkça mutlu olunur fakat mutluluk paradoksu kaynaklı olarak ödül aldıkça tatmin eşiğimiz artar ve doyumsuz hale gelebiliriz. Bakın sadece bazı insanların davranışlarından bile evrimin bir mekanizmasına nasıl ulaşabiliyoruz! Sizce evrime daha kanıt gerekli mi?

Devam edelim. Çok eşliliğin erkeğin üremesi açısından önemini anlattık. Peki dişiler? Dişiler neden çok eşli olur? Burada gene evrimin çok önemli bir faktörü olan çeşitlilik devreye giriyor. Şöyle ki çok eşli bir dişi bir sürü farklı yavru doğuruyor, bunların içlerinden bazıları kötü genlere sahip olacak ve ölecekler. Ama aralarında illa ki sağlam gene sahip erkekler olacaktır ve bunların yavruları da hayatta kalacaktır. Aslında çok eşlilerin yaptığı belki de boş atıp dolu vurmak gibi bir şey. Üredikçe ödül alıyoruz bedenimizden. Fakat gördüğünüz gibi çok eşlilik de tek eşlilik gibi doğaldır.

Yavrulara iyi baktığımızda da ödül alıyoruz. Bu eğilim de canlıların büyük bölümünde var. Birçoğumuz bir yavruya baktığında şefkat duyarız ve vücudumuzda hormonsal bir süreç başlar ve beynimiz bizi ona iyi davrandığımız için ödüllendirir. Yani doğada altın kurallardan biri de bebeklere şefkattir. İnsan, -en azından kendi türünden- yavruya şefkat gösterecek şekilde evrimleştiği için her insan bu kabiliyete ve eğilimine sahip olarak var olacaktır. Bu açıdan bakacak olursak bir heteroseksüel  ya da LBTİQ’in analık (ebeveynlik) eğilimi diğerlerinden daha aşağı değildir. Tabii ki başka türlerin yavrularıyla, yumurtalarıyla beslenen canlı türlerinin sayısı az değildir. Fakat birçok yırtıcının bebek yemediğine hatta koruduğuna şahidiz. Fakat insan denen sözde gelişmiş tür kuzu yemeye bayılıyor.

Yavrularına iyi bakan ya da çok üreyen ebeveynler üreme işlemlerini garantiye aldıkça ödüllendirilecektir. Yani havuzlu villa, korumalar, çok para aynı zamanda yavruyu da koruyacaktır. Bu yüzden bazı dişiler bunlara sahip erkeği tercih edecektir bu da gayet doğal ve beklenen bir sonuçtur. Bu durum çoğu zaman erkekler için de geçerlidir.

Beynimiz bizi ödüllendirir, bunu hissederiz ve bu, bizden çok çok önce bilinçten de önce evrilmiştir. Ateşin bulunması ile birlikte gıdalar pişirilebildi ve nihayet gıdalardan maksimum besin alınmaya başlandı. Bu sayede kendi ihtiyacı olan besini fazlası ile alabilen canlılar beynin gelişmesi için gerekli enerjiye de sahip olmuş oldu. Beynin evrimindeki en önemli faktörlerden biri de bu dur.

Günlük hayatımızda ne yaparsak yapalım hayatımızı garanti altında alacak şekilde yapmaya çalışıyoruz. Çünkü hayatımızı garantiye alma eğilimi içgüdüseldir. Bedenimizin aklının emridir, evrimin emridir. Onu bilincimizle alt etmek mümkündür fakat bunun için belli bir disiplin seviyesine ulaşmak ya da düşmek gerekir. (intihar etmek, ölüm orucuna yatmak, üremek istememek, zenginleşmeyi ve güçlenmeyi reddetmek)

Peki, ödül sistemimiz yaşamda kalmayı destekliyorsa ve bunun için yaşamda kalmayı garantilemek gerekiyorsa neden herkes daha fazla güce ve paraya ulaşmak için birbirini boğazlamıyor? (aslında bir kısmı boğazlıyor) Çünkü yaşamda kalmayı garantiye almanın tek yolu daha çok güç ve para değil. Daha makul yaşam-kalımı garantileme yöntemleri mevcut. Mesela öldürülmemek ama sömürülmek. Tıpkı karınca ile yaprak biti arasındaki ilişki gibi. (karıncalar yaprak bitlerini besler ve emerler, başka böcekler emdiğinde yaprak biti ölecektir fakat karınca onu öldürmeden emer ve onu düşmanlardan korur)

Devletle, patronlarla aramızda böyle bir ilişki vardır. Bizi ölüme terk etmiyorlar biz de onların bizleri sömürmesine razı oluyoruz. Binlerce villa var fakat milyonlarca bina var. Villalardakiler yaşamını daha çok para ve güç ile garanti altına alma fırsatı bulmuştur fakat bizler apartmanlarda üst üste tıkış tıkış yaşayarak yaşamımızı, devletlere ve şirketlere bağımlı halde yaşayarak garanti altına alan kişileriz. Bir şekilde bunu biliyoruz. Yani sömürülmeye razı gelmek de bir yaşama şeklidir ve öyle görünüyor ki insanlar arasında en çok tercih edilen yaşama şeklidir.

Ve maalesef gıdaya, anaya, güneşe yönelmek için patronlara ve devlete yönelmek zorundayız. Çünkü gıdamızın, toprağımızın başı onlar tarafından tutulmuş. Tıpkı baba gibidir onlar, iktidar iktidardır. Ormandaki hayvanların anaları babalar tarafından öldürülmüştür, süt ve yumurta endüstrisindeki hayvanlar onlar tarafından köleleştirilmiştir. Tıpkı bizim gibi.

Doğada hayvanlar insandan daha ‘asil‘ bir yaşamda kalma mücadelesine sahiptir. Ekonomik şiddet (şiddet kullanmadan, yalnızca maddi tehditlerle açık veya gizli tehdit yolu ile istediğini yaptırmak) varlığını gözardı ederek söylecek olursak; insanlar köleliği kendileri kabul ederler hatta memetik olarak köleliğe razı gelecek şekilde evrimleşmiş insanların sayısı az değildir fakat hayvanlar böyle değildir. İnekler, karacalar, küçük kuşlar. Bunların tamamı köle olmak yerine ölmeyi tercih ederler. Atlar 1800’lerin sonlarına kadar insanlardan kaçarak Sibirya’ya kadar gittiler. Özgürlük uğruna soğuk ve kıtlıkla mücadele ettiler. Karacalar büyük göçlerinde insanların onları katletmesine rağmen durup beklemediler. Özgürlüklerine ve yeni yaşam alanlarına doğru göç ettiler. Hiçbir kuş bilerek ve isteyerek kafese girmedi. Kendi türlerinin devamı için birbirleri ile yardımlaştılar. Sürü haline gelip yırtıcıları savuşturdular ve hayatta kaldılar. İşte biz insanlar kendimizi hayvandan üstün görürken nasıl da köleliğe yatkın canlılar olduğumuzu unutuyoruz. Hayvanların yaşam kalım şekli bizden daha asildir. (daha fazlası için Kropotkin – Evrimin bir faktörü: Karşılıklı yardımlaşma) 

Gıdaya yönelme ve küresel ekonomi:

Eğer dünya tarıma yönelirse bu durumda endüstriye ve makro ekonomiyle çok ilgilenmeye gerek kalmayacaktır. İnsanın hayatta kalmak için ihtiyacı olan şey topraktan çıkanlardır. Sanırım İsrail gibi ülkeler bunun farkında ki şimdi buna hizmet eden devasa tarım köyleri yaptılar ve bu köyler komün gibi yaşıyor. Ama Türkiye ya da diğer Ortadoğu ülkeleri beton döküp bina yapmayı gelişme sanıyorlar. Hayır, beton döküp bina yapmak ve tarımdan uzaklaşmak toprağı yok ettiği için gıdayı kesecektir. Bu durumda gıdayı başka yerden almak zorunda kalacaksın ve bu da en önemli yaşam-kalım faktörü olan gıda konusunda seni dışa bağımlı kılacaktır. Öyle ki tarıma komple yönelmiş, iç gıda pazarını tamamen kendi potansiyeli ile karşılayan ülkelerin küresel krizlerden etkilenmeyeceğini iddia ediyorum. Şu an Türkiye tarımda dışa bağımlı bir ülke olduğu için en önemli ihtiyacımız olan gıdada bu kadar fiyat artışı var. Gıdanın yakınında olmak yaşamı garantiye alır. Dünya ekonomisi bir anda çökse ve hiçbir şey alamayacak duruma gelsek gene tarım alanlarına yakın kişiler gıda sorunu yaşamayacaktır. (hayvanları su ile yetiştirmek gerektiği için ve yakın zamanda su kıtlığı ve küresel ısınma nedeni ile hayvancılık ekonomik manada tamamen zarar anlamına geleceği için değinmeye dahi gerek duymuyorum) Gıda ihtiyacı en önemli ihtiyaç olduğu için gıda ihtiyacının karşılanmasının zorlaştığı durumlarda hiçbir hükümet iktidarda kalamaz. Gelişen sanayi bizi topraktan alıp önce işçiye çevirdi daha sonra robotik üretim sayesinde işçi fazlası oluştu, bu işçi fazlaları AVM’ler gibi yerlerde hizmet alanında çalışmaya başladı. Yani bize ne olacağını bu ekonomik dengeler belirliyor. Birçoğumuz havalı bir işimiz olmasını isteriz fakat hepimiz çalıştığımız işe bir şekilde kanaat etme eğilimindeyizdir. Belki de bu yüzden annelerimiz bizi devlete ve patronlara karşı saygılı olmamız konusunda tembihliyor, genini garantiye almak için. Tabii ki annelerimiz bunun aslında bir çıkarını koruma davranışı olduğunun farkında değil çünkü davranışlar ilk evrimleştiğinde mekanikti, sonradan bilincimizle harmanlandı. Bunlara çeşitli anlamlar yükledik. Böylece ‘anlamlı’ hale geldi birçok anlamsız davranışımız.

Bizler işçi ya da daha acı tanımı ile gönüllü köleler, bu şekilde de hayatta kalabileceğimizi ve üreyebileceğimizi yani genlerimizi ve kültürümüzü aktaracağımızı biliyoruz. Fakat köle olduğumuzun da farkındayız. Çünkü her canlı aynı zamanda özgür olmak ister. Gıdaya yönelmek için, anaya ya da güneşe yönelmek için özgürlüğe ihtiyaç vardır. Her ne yapmak istiyorsan buna ihtiyaç vardır. Özgürlük olmadan yaşamda kalmak %100 garanti altında değildir çünkü ‘efendilerimizin’ kafamıza ne zaman bomba yağdıracağını ya da ne zaman bizi işten kovacaklarını veya savaşlarında öldüreceklerini ya da yaşamımızı nasıl daha zor hale getirebileceklerini de tahmin edebiliyoruz. Bu yüzden özgürlük her canlının ihtiyacıdır. Özgür olduğunda daha çok tatmin olacağımız milyonlarca canlı tarafından deneyimlendi. Kafeste bir kuş, sen parmaklığın arkasında ne hissedeceksen onu hissedecektir. Önüne biraz gıda ve yatacak yer. Mutlu olur muydun?

Hepimiz bu ödül sisteminin, bu hormon salgılama durumlarının bağımlısıyız. Bu yüzden seksi severiz. Çocuk yapmadan seks yapmak bir anlamda bedenin aklını kandırmaktır. Beden senin üreyeceğini sanarak sana mutluluk hormonları / ödülleri verir. Fakat sen çocuk yaparak enerji tüketmek zorunda kalmazsın.

Ve gene fazla yemek kendi bedenimizi kandırmaktır. Şeker nedir? Şekerdeki tat aslında şekerin kendisi ile ilgili değildir. Şeker yüksek enerji anlamına geldiği için beynimiz bizi yüksek enerjili gıda aldığımız için ödüllendirir. Ve tüm canlılar gıdasını dünyanın geri kalanından ayırmakta usta olarak dünyaya gelir. Bir çoğumuz şehirde büyümemize rağmen tek bakışta bir ağaçtaki meyveleri hemen farkedebiliriz bununla kalmaz meyvenin yiyip yiyemeyecğimiz durumda olduğunu da daha onu tatmadan biliriz. Çünkü insanın evriminde meyve en eski gıda türlerinden biridir ve insan meyveyi dünyanın geri kalanından ayırmakta ustadır. Maslow’un ihtiyaçlar listesi piramidinde görebileceğimiz gibi temel ihtiyaçlar daha ilk zamanlarda gelişmiş ihtiyaçlardır ve genel olarak kendinden sonrakilerden daha güçlüdür. Peki bir kuzu ya da inek gördüğünüzde? Onu yemek mi istiyorsunuz? Ben şahsen onla iletişim kurmak istiyorum. Onunda benle aynı evrim sürecinden geçtiğini, benim temel mutluluk ve hüzün sebeplerimin onda da olduğunu bilirim. Bunu bize evrimin ta kendisi anlatır. Onun bedenin aklı benim bedenimin aklından daha aşağı değildir. Acılarımız ve mutluluklarımız ortak olabiliyor. Kısacası onla ben çok benzeriz. Senle olduğumuz gibi.

İnsanın canlı hayvanı ve pişmemiş eti gıda olarak görmemesine bir kanıt ise gene koku alma duyumuza verdiğimiz tepki ile anlaşılabilir. Et yemenin tabii ki evrimsel sürecimize katkısı vardır, iyi ya da kötü, insanı insan yapan şey evrimsel sürecinde deneyimlemiş olduğu toplam bilginin sonucudur. İnsan ateşi bulmadan önce et yiyorsa bile bundan pek haz ve besin almıyordu bu yüzden canlı hayvan ve pişmemiş et kokusu iştahımızı kabartmaz (ödülü yoktur ya da çok azdır). Fakat ateşle birlikte hem bitkilerden hem de etten daha çok besin almaya başladık ve bedenimizce ödüllendirildik. Bu yüzden pişmiş etin kokusu bizlere hoş gelirken canlı hayvan ya da pişmemiş et gelmez. Bu da insanla et ilişkisinin kökeninde aslında insanın etçil eğilimde olmadığına işarettir. Kropotkin’in anlatımı ile insan buzul çağında bitkiler öldüğü ya da kar ve buzun altında kaldığı için et yemeye mecbur kalmıştır. Hayvanları bedenimiz gıda olarak görmüyor. Bedenimiz pişmiş etin ödülüne alışık fakat burada gene bir şey hatırlatmak isterim mesela ızgara düşünün, ızgaradaki domates, mantar, patates, biber gibi gıdalar da bize aynı etkiyi verir. Bir vegan olarak bitkilerle ızgara yapıyorum ve verdiği koku, his ve onun kokusu ve tadı sayesinde aldığım ödül vegan olmadan önce etli bir mangal sırasında aldığım ödülden daha iyi. Muhtemelen bunun nedeni ette bulunan fazla yağın varlığını koku yolu ile vücudumuzun hissetmesi. Bu koku bize bir tip ‘ağırlık’ hissi yaşatır. Hatta karnımız tokken bu koku midemizi bulandırır.

Bu ödül sistemi hayatı yönlendiriyor. Daha çok para kazanan daha çok ödül alıyor. Daha başarılı olan daha çok ödül alıyor. Evlenen ödül alıyor ki çok mutlu oluyor çünkü nihayet genlerini aktarabilecek ve çocukları da tek eşlilik ve aile çatısı altında hayatları güvenli (ama özgürlükleri değil) şekilde büyütme işi garantilenmiştir. Yani evrimin ikinci altın kuralını gerçekleştirmenin mutluluğundadır. İnsanlar düğünler ve törenlerle bu içgüdüsel ve ilkel mutluluğu anlamlı hale getirmeye çalışmaktadır.

Beyne sensörler yardımı ile bilgi aktarmayı başardılar. Tıpkı filmlerdeki gibi. Burada da  gözlemlendi ki fazla bilgiyi daha kısa sürede alan beyinde nöronlar arası bağlar güçlenme eğilimine girdi. Yani bizim şu an ki öğrenme taktiklerimizden daha güçlü bir taktik ile beyne bilgi paket şekilde aktarıldığında etki gözlemlenebildi. Sıradan öğrenme taktiğimiz ile muhtemelen daha uzun sürede daha az bilgiyi depoladığımız için etkileri de daha az olduğundan gözlemlediğimizde bunu yakalamak zor olacaktır. Buna binaen bilginin de beyin tarafından ödüllendirildiğini düşünebiliriz. Çünkü bilgi de hayatta kalma yeteneğimizi de artıracaktır. Yani bir yanda çok para ve güç vardır ama diğer yanda ekinlerin hangi dönem ekilmesini ve hasat edilmesini bilmek de ödüllendirilen bir yetenektir. Göğe bakarak doğal süreçlerin zamanlarını doğru tahmin etmek de kendin ve kabilen için yaşamda kalmayı garanti altına almaya yönelik bir güçtür. Barınak, alet yapma yetenği ve hatta eğlendirme yeteneği olarak müzik ve hayatımızı daha konforlu kıldığı için sanat ve oyun da aynı amaca yönelik yetenektir. Ödüllendirilir.

Hepimiz bu iki ana kurala, yaşamda kalmaya ve üremeye yönelik programlanmış şekilde evrimleştik ve evrimin bu kurallarına bina edilmiş bir şekilde varız. Bu yüzden bu derin eğilimler içindeyiz ve ölmek kolay değil. Bilincimiz bedenimizin aklına yeniliyor ve şehirleri beslemeye devam ediyoruz. Hepimizin bağımlı olduğu gerçek şey işte bu ödüllerdir. Aşk, aile, kabile, tek eşlilik, çok eşlilik, zenginlik, orta hallilik hatta fakirlik… kimi zaman kölelik bile bu ödülleri almak için içinde bulunulan durumlardır. Kısacası bunların hepsi bir yaşama biçimidir. Hayvanlar da insanlar da aynı süreçlere tabi tutulur. Hepimizin bağımlı olduğu şey işte bu hormonlardır. Ve diğer bağımlılık dediğimiz şeyler ise (uyuşturucular, alışveriş, kumar, paraya tapma, iktidara susama vs.) bu ödülleri herhangi bir hayatta kalma ya da üreme davranışı için enerji harcamadan almamızı sağlar. Yani uyuşturucu kullanmak, alışveriş yapmak (ihtiyaç dışında), kumar vs de bedeni kandırmak ve kolaycılıktır ve uzun kullanımlarda ödül sistemimiz dengesizleşmeye ve bozulmaya uğrayabilir bu da sanırım insanın yaşamda kalmak için gerekli olan en önemli motivasyonunun yok olmasını sağlar. Hayatta kalmak için motivasyon olmayınca ya depresif bir hayat yaşarsın ya da intihar edersin ya da eski günlere dönmek için tedavi olur yeni bir disipline girersin.

İşten atılırsan hayatta kalma durumun ve çocuklarına bakma durumun tehlikeye girecektir. Bu yüzden acı hissedersin. Beden ve bilinç seni iter. Bu itki evrimin en önemli güçlerindendir. Dayak yersen aynı şekilde, kaza geçirirsen ya da biri seni gıda olarak görmeye karar verip seni katlederse gene acı hissedersin. Tüm canlılar için böyledir. Hayvanlar gıda ve güneşe ulaşmak için göç ederler. İnsanlar ise şehirler kurar bu dengeyi bozar, sonra da doğal dengeleri bozulduğu için şehirde yaşamanın depresyonu ile başbaşa kalırlar. Şehir canlıya o kadar ters bir kavramdır ki bir ormana gittiğimizde kendimizi iyi, rahatlamış ve özgür hissederiz. Belki de bu yüzden; kendimizi daha iyi hissetmek içindir çevre adına verdiğimiz mücadele?

Bunun kökeni de empatiye dayanıyor. Ayna nöronları karşımızdaki durumu taklit ve simüle etmede işlev görür. Bu da bize o duruma kalırsak ne hissedeceğimiz konusunda bir simülasyon yaşatır ve gerçeğe yakın acı hissederiz. Bu sayede bir işi yapmadan o işten ne kazancımız ya da çıkarımız olacağını anlar ve buna göre hareket ederiz. Taklit yeteneği ile yavru, ebeveyninin peşinden gider ve gıdaya ulaşma ve diğer tehlikeli davranışlar konusunda eğitim alır ve aynılarını yaparak hayatta kalabilir. Fakat diğer yandan bu gelişim yöntemi başkasının çektiği acıyı bizim hissetmemizi sağlayan sistemin de ta kendisidir. Başkasının çektiği acıları ayna nöronlarımız sayesinde hissediyoruz ve tıpkı kendimizmiş gibi onu o durumdan kurtarma eğilimine giriyoruz. Çocuklar bayramda kesilecek koyunlar için ağlar, kafesteki kuşları salmak istersin…. Yani Fromm’un deyimi ile ‘bir oluyoruz’. İşte empati yeteneği de bu kadar eski ve bu kadar önemli bir eğilimdir. Adalet dediğimiz olgu da en basit anlatımı ile bu şekilde ortaya çıkmıştır. Hissedebilen her canlı adaletli olmaya ve adaleti tesis etmeye ya da diğerlerini acıdan kurtarmaya eğilimlidir.

Hayvan deneylerinden ne kadar nefret etsem de şu örneği vermeden geçemeyeceğim, yapılan bir deneyde farelere bir yanda gıda veriliyor diğer yanda ise tutsak ve zor durumda bir başka fare var. Fare karnını doyurmak yerine önce diğer fareyi kurtarıyor. Daha sonra kurtarıcı fareyi aç bırakıyorlar ve deneyi terkarlıyorlar. Fare çok aç olmasına rağmen önce tutsak olan fareyi kurtarıyor. Adaletli olma eğilimi insandan önce evrilmiş bir eğilimdir. Adaletli bir ortamda daha az acı çekersin. Burada adaletten kastım hapishaneler ve devletlerin ‘adaleti‘ değil. İnsan diğer birçok varlık gibi sosyal bir varlıktır. Güven içinde hissetmezse huzursuz olacaktır. Kurtarmanın, yardımlaşmanın bir diğer sebebi de kendisi de aynı durumda kalacağında karşı tarafın onu kurtaracak olması ihtimalidir. Bu yüzden kamuoyu güven ortamı ister. Serçeler bir arada yuva yaparlar ve diğerlerinin yuvasından çalı çırpı çalan serçeler diğer serçeler tarafından cezalandırılarak dövülür. İşte grup içindeki diğer serçeler güven içinde yuvalarını yaptıkları için bu şekilde yuva yapmayı tercih etmişlerdir.

Bu tercihler gene ilk başta ortaya rastlantısal ortaya çıkmıştır. Ve bu tercihten yalnızca yaşamda kalmaya ve üremeye taraf olanlar süregelmiştir. Çünkü tercihleri yapanlar kendilerini yeni nesillere aktarabilmiştir. Yani bir yöntem ya da bir tür hala yaşıyorsa, varsa bu elemeden başarı ile geçtikleri anlamına gelir. Hayvanların aksine insanlar küresel bir medikal, enerji, ya da gıda krizinde hızla tükenme eğilimine girecektir. Hayvanlar ise kendilerini tüketmeye ant içmiş insanlığa rağmen yaşam mücadelesini kendi aralarıda değil bizle veriyorlar. İnsanların soyunu tükettiği, soykırım uyguladığı, köleleştirdiği türün sayısı ortadadır. Bir birimin evriminin gelişimini bir önceki evredeki durum ile karşılaştırarak ‘nasıl’ sorusunun cevabına ulaşmak mümkün. Birlikte yuva yapan serçeler daha çok hayatta kaldığı için birlikte yuva yapan serçeler hala vardır. Karpuz tatlı (yüksek enerjili) olduğu için hala var onun yok olmasına biz insanlar izin vermiyoruz. Fakat ayrık otları daha çok üredikleri ve birçok ortamda yaşayabildikleri için hala varlar.

Kısacası medeniyet bile bu bağımlı olduğumuz ödül sisteminin seçimleri üzerine kurulmuştur. Kabileler, klanlar, aileler, tek eşlilik, çok eşlilik, çıkar amaçlı çok eşlilik, devletler, hapishaneler, okullar, hepsi bu ödül sistemini yönetmek adına ortaya çıkmıştır. Ve bunların hepsi birbiri ile aynı değere sahip yaşama şekilleridir. Hiçbiri evrimsel olarak birbirinden aşağı değildir. Çünkü evrim sürecinde hala varlarsa hala başarılı yöntemler olduğu anlamına gelecektir. Ve işte hepimizin bağımlı olduğu şey budur. Seçimlerimizin büyük bölümünü o belirler. Bedenimizin aklı tam olarak özgür iradeye sahip olmamız karşısında her zaman bize dezavantaj sağlayacaktır. Evrim işte hayatımızın bu kadar içindedir, aslında biz evrimin içindeyiz. Evrim sürecinin içinde ise birey olarak kayda değer olmayan bir yere sahibiz. Tıpkı güneşimizin Samanyolu galaksisinden yok olduğunda galaksinin bundan haberdar olmayacağı gibi biz öldüğümüzde de insanlık hiç etkilenmeyecek. Evrim sürecek, yaşam var oldukça. Her canlı bağımlı doğacak, anaya, güneşe, gıdaya.

http://darwin-online.org.uk/content/frameset?pageseq=52&itemID=F937.1&viewtype=image