Okuma süresi: 5 dakika

Mutfakta barbunya içi çıkarıyordu. Akşam yemeğini hazır etmesi için birkaç saati vardı. Aslında hiçbir şey yapmak istemiyordu. Yorganın altına girip saatlerce düşünebilir, düşündüklerinin içinde yarattığı yoğun basınçla hiçbir sonuca ulaşamadan sadece kafa patlatarak uykuya dalabilirdi. Barbunyaların tek tek içini açıyor tanelerini çıkarıyor ve kabın içine biriktiriyordu. Tüm hareketleri otomatikti. Zihnini yoransa iç sesiydi. Dipsiz karanlık bir kuyunun yankıları gibi… Bazen net sesler bazen de duyulması zor mırıltılar…

İstanbul… Taşı toprağı altın şehir, yedi tepeli şehir, masal şehir ve karanlık şehir… Ne çok nitelemeye maruz kalmıştı. Bu şehre geleli tam 15 sene olmuştu. Üniversiteyi burada okumuş ve sonra bu şehrin büyüsünde yaşamak için burayı seçmişti. Ailesi Samsun’da yaşıyordu. Her şeyi geride bırakmıştı; ailesini, akrabalarını, ona sunulan şatafatlı ama toplumsal normların kutsallaştırıldığı o ezber hayatı… Kendi ayakları üzerinde durmak istiyor; düşmek, kalkmak, tökezlemek, ağlamak ve gülmek… Hepsini kendi yarattığı dünyasında yaşamak istiyordu. Ona sunulan her şeyi elinin tersiyle itmesinin nedeni buydu. Kendi yaşam yolculuğunda kendi kendine ışık olmak… Hem zaten ailesiyle manevi bağları da çok kuvvetli değildi. Sevildiğini hiç hissetmemişti, sevgi gösterileri bile nasıl da duygudan yoksundu. -Bazen bu kadar içe dönük ve sadece kendinde anlam bulan biri olmanın nedeni bu diye düşünürdü.- Ama o gerçek olanı istiyordu. İnsana dair her duygunun ve yaşantının özgünlüğüne inanıyor ve kendini hayatın sunduğu her duyguyu kucaklayabilecek kadar özgür hissediyordu.

Babası aramıştı yarım saat önce ve kafasını allak bullak eden onun bir cümlesi olmuştu aslında. ”Daha ne kadar bizden ayrı İstanbul’da yaşayacaksın? Bizi sevmiyor musun, özlemiyor musun hiç?” gibi acıklı cümleler kurmuştu babası. Ne kadar iğrendirici sözler, iç gıcıklayıcı laflardı bunlar. Babasını severdi o yüzden “ben böyle iyiyim ve elbette sizi seviyorum” gibi geçiştirici sözler dışında bir şey söyleyememişti babasına. Ama düşünmeye başlamıştı… O hiç susmayan iç sesiyle konuşuyor ve hatta kavga ediyordu. Küçüklüğünden beri bu iç sesi en iyi arkadaşı yol göstericisi ve hayatının ışığı olmuştu. Karşılıklı konuşurlar sorular sorarlar ve en acımasız cevapların gerçekliğini esirgemezlerdi birbirlerinden. Herkesten vazgeçer ama asla iç sesinden vazgeçemezdi… Ve yine vazgeçmiyor ona kulak veriyordu:

       -Canım, balım, çiçeğim.. Güzel kadın… Bak yavrum bağımsız olmak istiyorum diye yıllardır ayrısın memleketinden. İyi bir gazetecisin, başarılısın, sevilen saygı duyulan birisin ama memleketin hiç mi çağırmıyor seni? Ailenin yanında olma gereğini hiç mi duymuyorsun içinde? Hadi cevap ver bana!

       -‘Memleket’ ne demek? Ait hissettiğin yer demek değil mi? Ben “ben” olabildiğim yerdeyim. Ait hissettiğim yerdeyim. Şimdilik burası, yarın nereye ait hissederim bilmiyorum. Nerede yeşeriyorsam orada benim köküm. Ailemin yanında olma gereği duymuyorum. Yanında olmak mekanla sınırlanamaz. Bunu biliyorsun.

        -Tamam, peki ya sevmek?

        -Kimi sevmek? Ailemden bahsediyorsan seviyorum elbette. O nasıl soru?!

        -İyi de vazgeçebiliyorsun.. Herkesten.. Yok sayabiliyorsun.. Hiç olmamış gibi davranabiliyorsun. Bazı sözler hiç söylenmemiş gibi yapabiliyorsun.. Sevmek böyle bir şey mi sence!

       -Evet sevmek tam olarak böyle bir şey. En azından benim dünyamda benim varoluşumda böyle. Bana bin defa söylediklerimi tekrarlatmandan nefret ediyorum. Benim sevme kapasitem ve anlayışım kimseninkine benzemek zorunda değil. Değer vermek, özveride bulunmak, duygudaşlık etmek, birbirine iyi gelmek gibi sadece yaşarken anlamı olan, üzerine konuşunca hafif kalan bu değerlerde buluştuğum insanları seviyorum. Büyü gibi bir şey bu. İnsanı hipnotize eden bir yanı var. Ama bilirsin büyü ve hipnoz bozulabilir. İnsanların, birbirlerinin hayatındaki misyonları sona erebilir. Bu misyonun sona erdiği zamanı doğru kestirmek önemli aksi taktirde yaşanmamışlık olarak kalacaktır… Ve işte o vakti kestirememek kanayan bir yaraya dönecektir.

            -Peki o zamanı nasıl kestiriyorsun?

            -Çok zor değil inan. Her ilişki türü devriliyor. Ama o devrilen yerden her iki taraf bir avuç toprak almadan kalkmıyorsa başka bir yöne evriliyor ve o sevgi yaşıyor, yaşatılıyor. Yok eğer tek taraflı evrilme varsa bir cacık olmuyor biliyorsun. İşte orası bana müsaade deme noktası. Bu hep böyle oldu biliyorsun, beraber yaşadık gördük.

            -Sevmekten gittiğin için mi vazgeçiyorsun yoksa vazgeçtiğin için mi sevmekten gidiyorsun?

            -Bunun bir kesinliği yok ki. Ama genelleştirilecek deneyimlerim var. Ben genelde umudum bitince vazgeçiyorum, vazgeçtiğim noktada da gitmeye karar veriyorum. Gittiğim halde sevmekten vazgeçmediğim zamanlar oluyor.

            -Sevmek varsa umudun niye tükeniyor ki? Herhangi bir insanı sevmek umut demek değil mi?

            -Sevmek dediğin şey insana iyi gelmeli.. Birisi seni seviyordur ama iyi gelmiyordur mesela. Kendince seviyordur, ikna da ediyordur ama ruhun dans etmiyordur, anlayamıyordur mesela seni ya da sohbet edemiyorsundur belki de canın sıkılıyordur yanında.. İyi gelip gelmemesine aklın karar veremez ruhun karar verir. Akla düşense sadece vazgeçmen gerektiğine seni ikna edebilmektir.

           -Konuyu asıl mevzudan uzaklaştırıyorsun. Ailenden bahsediyorduk…

           -İç sesim olarak doğru soruları sor o zaman. Demek ki sen de kaçaksın mevzudan.

           -Umudum kalmadığında vazgeçerim ve giderim demiştin.. Ailenden de umudun kalmadığını söyleyebilir misin o zaman?

          – Daha fazlasını bile söylerim. Umudum kalmadığında gittim ve ikinci defa umudum kalmadığında ise bittim.. Bittim dediğim yerde kendime kök saldım. İşte en güçlü kendimle buluşmam buydu. Biliyorsun, hepsine şahitsin.

          -Evet şahidim. Ama bu vazgeçtiğin halde bitmeyen sevmelerinden, anladım.

          -Doğru anladın ama bu sevgi insan olmalarından mı kaynaklı yoksa ailem olmalarından mı bilmiyorum gerçekten. Kan bağım olmayan insanları da böyle sevebiliyor olmak hatta bazılarını daha fazla sevebiliyor olmak garip değil mi?

          -Kime göre! İnsana dair hiçbir duygu garip değil. Herkesten vazgeçebiliyor olma özgürlüğün belki de bundandır. Hatta belki de kendinden başka kimseye güvenmiyor oluşunun nedeni budur. Kendi içinde bulmuşsun sadece, neyse ki bulmuşsun. Ya bulamasaydın..

          -Kesinlikle haklısın. Dışarda bulamadığım her şeyi kendi içimde buldum ben. Meğer ne zenginmiş insan denen canlı. Meğer ne güzelmiş insanın kendisini koşulsuz sevmesi, en büyük şefkati kendine göstermesi. Ancak böyle çiçek açıyormuş insanın bahçesi.

          -İçin hep bir hoşça kal ülkesi gibi farkında mısın?

          Cevap veremeden telefonu çalar… Arayan gazetenin yazı işleri  müdürüdür. Beklenen haberi vermenin gururuyla birlikte sesi buyurgandır:

          -Yönetim, Kanada’ya gazetenin Türkiye temsilcisi olarak seni göndermeye karar verdi. Toronto’dan göçmenlerle ilgili haberlerin kaynağı artık sensin. Yazılı olarak da sana tebliğ edilecek ama ben önceden müjdeyi vermek istedim. Hazırlıklara başlasan iyi edersin.

          -Çok teşekkür ederim müdür bey diyerek telefonu büyük bir heyecanla kapattı.

Ne zamandır bu haberi bekliyordu. Belki de hayatını fırsatıydı. Belki de geçici olmayacak ve eğer yaşam koşullarını beğenirse hayatının geri kalan kısmını da burada geçirecekti. Hemen hazırlıklarını yapmalı yeni hayatına doğru hızla yol almalıydı. Onu en zorlayan kısım ise bu haberi ailesine söylemekti. Ailesi İstanbul’da yaşamasına bile anlam veremiyorken, o Kanada’ya gidecekti. Ailesi ile ilgili kaygılarını kafasından çabuk attı. Zira bu hep böyle olmuştu. Bir şekilde bu kaygılar yok sayılmadan atlatılamıyordu çünkü çözümü olan durumlar değildi. Bu, onun hayatıydı ve ortada çözülecek bir durum değil “kabul edilecek bir durum” vardı ve bu onların sorunuydu. İşte bu kadar… Kafasını netleştirmesi her zaman kısa sürerdi…

Aradığı ilk kişi erkek arkadaşı oldu. Karşılıklı anlayışın, sevginin ve özgürlüğün olduğu bir birliktelikti bu. Onu anlayacağını biliyordu, bağlıydılar birbirlerine. Belki artık zor olacaktı ama imkansız değil. Hem belki o da gelirdi. Büyük bir heyecanla ve umutla ne zamandır beklediği bu haberi vermek için telefonu eline almıştı. Telefonu hemen açtı sevdiği adam..

          -Canım, nasılsın?

          -Çok iyiyim ve heyecanlı. Beklediğim haber geldi, Toronto’ya ben gidiyorum.

           Uzun bir sessizlik..

          -Ciddi misin?

          -Ne oldu sevinmedin mi? Ama bana destek olmuştun hep. Şaşırtıyorsun şu an beni!

          -Evet destek oldum ama bir yanım da nedense olmayacak diye düşünüyor ve buraya tutunuyordu. Senin benden 8000 km uzakta olduğunu düşünmek bile istemiyorum. Lütfen gitme, eskisi gibi olmaz korkuyorum.

Bu sözle onu fena halde kızdırmıştı. İkiyüzlü davrandığını düşünüyor ve umutsuzluğuna, kendisini desteklemeyişine inanamıyordu. Birden nasıl böyle değişivermişti. Nasıl böyle kolay vazgeçebilirdi. Hayal kırıklığıydı yaşadığı.. En aşina olduğu duygu. O yüzden atlatması kısa sürdü ve..

         -Gerçekten böyle mi düşünüyorsun?

         -Evet, lütfen gitme.Gidersen biter.

       Dudaklarından tek bir kelime dökülür, gözlerinde ise yaşlar..

         -HOŞÇA KAL!!!